“Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı”

Sonya, son sahnedeki adaleti sorgulayan tiradına bu cümleyle başlıyor Vanya Dayı’da. Yüzleşmelerin, varoluşa dair sorgulamaların, kişiliğin ardında yatanların her bir sahnede teker teker açılıp, neden ve ne için yaşadığımızın mutlulukla doğru orantılı gitmeyen bir gösterisi aslında Vanya Dayı. Bir nevi dünyadaki temsillerimizin neye tekabül ettiğini bize sormakla yükümlü bir oyun. Çehov’un kurduğu çiftlikten, emektar Vanya ve yeğeni Sonya’nın dilinden bugüne gelmiş, her sahnelenişinde de yaşamak denilen mefhumu sorgulamış. Bu temsilin kat edeceği yolları arayan ve metinlerarası bir işlev kazandırarak anlamın farklı boyutlarına da ışık tutan bir diğer yapım ise Louis Malle’in kamerasından yansıyor. Vanya on 42nd Street’in hikâyesi de My Dinner with Andre’de olduğu gibi Andre Gregory ve Louis Malle’i bir araya getirip yeni nesil bir Vanya Dayı seremonisi sunmak amacında.

Temsillerin farklı sanat dallarındaki karşılığından bahsederek filmin hikâyesine başlarsak, iki farklı disiplinden alınan kimi temel ögelerin birbirleriyle eşleştirilmesinden oluşan bir ahenkten bahsedebiliriz Vanya on 42nd Street için. Bu, Louis Malle’in hikâyeyi ele alışıyla doğrudan bağlantılı olduğu gibi aynı zamanda Malle’in sinemasının hakikatin sorgulanması üzerine kurduğu ilişkiyle de doğru orantılı. Le feu follet’nin intihar sınırında ilerleyen ana karakterinin hayatın hakikatine dair kurduğu cümlelerle, Vanya Dayı’nın ömrünü tükettiği çiftliğe yüklediği anlamlar, iki durumun da karakterler üzerinde derin bir boşluk yarattığını bizlere yansıtarak yollarını kesiştiriyor örneğin. Yolunu arayan, yolunu bile bile kaybeden, başka bir ihtimalin her şeye rağmen var olabileceğini umut eden karakterlerin varlığı Malle’in sinemasının kilit noktası. Burada da temsilin ve karakter yaratımının yarattığı etkiler karşımıza çıkıyor. Vanya on 42nd Street’in kurduğu anlatı yapısı, her şeye rağmen o başka ihtimali arayan karakterlerin gözünden aslında bir yönetmenin bakış açısını farklı metinler üzerine nasıl gezdirdiğinin göstergesi. Andre Gregory’nin Louis Malle’le yaptığı ortaklık da bu yüzden bu ikilinin sinemanın ögelerine dair genişlettikleri perspektifleri izleyiciye aktarmak konusunda oldukça önemli. Zira My Dinner with Andre’de de benzer ortaklığı gördüğümüz metinsel alışveriş var. Varoluşun postmodern dünyanın şaha kalkmasıyla ısıtılıp “modern” toplumun önüne sunulmasının tek mekân anlatısı diyebileceğimiz My Dinner with Andre, Andre ve Wallace’in varlık sebeplerini bu yeniden ısıtılan yemekle birlikte derin bir eleştirinin içine alıyordu. Cümlelerde, mekânlarda, zamanda sıkışıp kalan toplumun iki birey üzerindeki yansımasını geçmişe attıkları kancalarla film boyunca oturdukları yemek masasına getiren My Dinner with Andre, o hayatın içine fark etmeden sıkışıp kalmış ve varlığını belirsizleştirmiş Wallace’in bizlerle paylaştığı ve içinde büyüttüğü dertlerin bir yansıması gibiydi. Kendi dünyası olmuş bir çiftlikte ne için yaşadığını unutan Vanya gibi aynı… Wallace Shawn’ın Vanya on 42nd Street’te Vanya Dayı’yı oynaması da bu iki yapımın, Andre Gregory ve Louis Malle -ve dahi Wallace Shawn- ortaklığının yüz güldüren bir yansıması.

Temsilin İki Yüzü

Filmlerin kendi içlerindeki temsillere göndermeleriyle başlayan bu girizgâh bu kadarla da kalmıyor hâliyle. Aslında Andre Greogory’nin bir tiyatro projesi olan Vanya Dayı, 1989 yılında provalarla yolculuğuna başlıyor. Lâkin uzun bir prova döneminin oyunun ve ekibin bir gösteri deneyine dönüşmesi durumu ortaya çıkıyor bu noktadan sonra. Oyun seyircilerin karşısına çıkamıyor ve prova içinde kendi sesini duyuran, kendi yorumunu çoğaltan bir metne evriliyor. Louis Malle’in bu prova sürecini sinemaya aktarmak istemesi de bir nevi bu süreci belgelemek anlamı taşıyor aslında. Vanya on 42nd Street’in tiyatronun sinemaya ya da sinemanın tiyatroya bakış açısı üzerine geliştirdiği birçok ikilik var. Film, kurmaca metnin temsil anlamında geliştirdiği imkânları ve uyarlamanın deneysel sınırlarını hem metnin kendi içinde hem de yansıtılma şeklinde gösteriyor. İki farklı ülke ikiliğini ele alış biçiminden, oyun metninin senaryoya dönüşmesine, prova sürecinin çekim sürecine evrilmesine, kadrajın perdenin sınırlarından dışarı çıkabilmesine kadar birçok biçim ve içerik özelliğini sinema ve tiyatronun doğasındaki ögeleri değiştirmeden birbiriyle harmanlıyor Louis Malle. Adını film boyunca diğer oyunculara nazaran daha sık duyduğumuz Andre Greogory yönetmen kimliğiyle filmin bir karakteri olurken, varlığını sadece ismiyle belli ederek Louis Malle’in yanında bir yönetmen temsili olarak yerini alıyor. Tiyatro ve sinema yönetmenliğinin ayrımını ve bu ikilikten ortaya çıkan zenginliği seyirciye yansıtmayı başaran bir anlatı var ortada. Karakterlerimizin provaya geldiklerini gösteren açılış sahnesinin ardından, bir konuşmanın içine dahil olduğumuz ama o konuşmanın oyunun kendisi olduğunu bize bir anda fark ettirmeyen bir geçişle gerçekliğin anlamını daha ilk dakikalardan kurmaya başladığımız bir oyuna dönüşüyor film. Anlamın yaratıldığı durumları, mekânları, ülkeleri hikâyenin temelindeki varlık duygusuna hizmet eder şekilde konumlandırıyor. O yüzden sinemanın temel ögelerinden olan çerçevelemenin, geniş ölçekte anlamını da sorguluyor. Baktığımız sahnenin seyirci koltuğundan göremeyeceğimiz noktalarına kamerayla beraber gidebiliyoruz. Sinemanın kurduğu çerçevede hâlâ sahnenin dışında konumlansak da baktığımız ve şahit olduğumuz noktalar tiyatro sahnesinde şahit olacaklarımıza nazaran çok farklı. Bu sefer ortaya bizim gördüğümüz anlardan çok bize gösterilen anların anlamlarına dair bir çelişki çıkıyor. Louis Malle, temsil farkıyla ilgili düşünebileceğimiz her soruyu böylesi karşılaştırmalarla fark etmeden filme konuşlandırmış aslında. Böylece Vanya Dayı’daki her karakterin dünyasına o karakterin baktığı noktada konumlanıp yeniden bakabiliyoruz.  Provaların gerçekleştiği The New Amsterdam Theatre’ın yapısının bir tiyatro sahnesinin alanına göre çok daha serbest alan sağlaması bir taraftan eski bir binanın içinde defalarca tekrarlanan bir tiyatro uyarlamasına sıkışıp kalmış oyuncuların oyun alanlarına dair özgürlük yaratsa da bu durum diğer taraftan sinemanın tiyatro sahnesine girerek kendi bakış açısına yeni bir alan eklediğini de gösteriyor. Rusya’da geçen hikâyenin 90’ların giyim tarzıyla masaya yatırılmasından, çiftlikten alınan rublelerin yarattığı tartışmada soluklanmak için I Heart NY bardağından içilen suya kadar geçmişin bugüne, coğrafyaların birbirlerine taşıdıkları anlamlardan yoğrulan bir tablo çıkıyor önümüze. Oyunun içinde atlayan zamanları belirten Andre Greogory, o tiyatro salonunda geçen ayları somutlaştırırken, oyuncuların peşinde zamana ve mekâna bağlı olmadan var olduğumuz anın gerçekliğini tartışmaya zemin hazırlıyor Vanya on 42nd Street’de.

Louis Malle’in provalara giderken başlattığı ve oyunun bitimine paralel olarak sonlandırdığı film, Sonya’nın tiradındaki “Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak, inanıyorum, inanıyorum buna” cümlesindeki gibi varlığa biçilen gelecek hayalini sahnenin tam ortasına bırakarak, temsilin işaret ettiği mekânı da (sahne) işaretliyor. Hakikati sorgulayıp sorgulamamak ise bize kalmış.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi