Geçtiğimiz yıl 36. İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye prömiyerini gerçekleştiren ve festivalin en beğenilen belgesellerinden biri olan Sessizliğin Kardeşleri filminin yönetmeni sevgili Taylan Mintaş ile filmin vizyona girmesi vesilesiyle oldukça keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportaj: Ecem Şen, Utku Ögetürk

Deşifre: Sıla Şahinöz

Utku Ögetürk: Önce sizi tanıyarak başlayalım. Kısaca bahsetmek gerekirse Sessizliğin Kardeşleri’nden önce ne gibi çalışmalar yaptınız? Bu belgeselin çıkış noktası neydi?

Taylan Mintaş: Ben bu filme başlamadan önce sinemayla ciddi bir ilişki içinde değildim. Daha çok video işleri, resim ve heykel yapıyordum. Sonra üniversiteyi bitirmeden Kars’taki  insanları anlatan bir heykel bitirdik Erol (Mintaş) ile birlikte. Sonra ben kamerayı alıp, köyüme gidip, orada unutmuş olduğum yüzleri, insanları tanıyarak onları kamera aracılıyla bir video portreye dönüştürmek istiyordum ve sonrasında Sessizliğin Kardeşleri ortaya çıktı.

Ecem Şen: Köyden siz ne zaman ayrılmıştınız ve bu geri dönüş neleri beraberinde getirdi?

Taylan Mintaş: Ben 2002’de ayrılmıştım. Geri döndüğüm tarih ise 2013’tü aslında. O heykeli saymazsak, ben hep şehre gidiyordum. Köye doğru gitme meselem 2012’nin sonları, 2013’ün başlarıydı. O zaman gittim, annem ile babam İstanbul’a gitmişti. Bir yanda orada bıraktıkları bir ev var, bir yanda anılarımız var onları kayıt altına alıyordum. Akraba ziyaretleri başladı. Onları yaparken; bu sefer sonuçta yıllardır İstanbul’da yaşıyorsunuz, akademide okumuşsunuz, başka bilgilerle donanmışsınız. Hayata az da olsa farklı bakmaya başlıyorsunuz. Yaşadığınız alanın zaman zaman bazı yerlerini sorguluyorsunuz bazı yerlerine de hayran kalıyorsunuz ve onları da kayıt altına almaya uğraşıyorsunuz.

Sonra bu iki kardeşle karşılaştığımda onları takip etmem gerektiğine karar verdim. Bir-iki hafta takip ettim. O kış bitti ve İstanbul’a geldikten sonra bunları biraz Erol ile paylaştım. Bu iki kardeşi anlatacağım bir film yapmak istiyorum dedim. Gerçekten onları tanıdıktan sonra uzun metrajlı bir film yapmayı düşündüm. Onların hayatlarını hiç kısa metrajda hayal edemedim. Onların dört mevsimini takip etmeyi kafamda kurguladım. Aklıma uzun bir film geliyordu. Sonra hayatlarını kamerayla takip etmeye başladım. Hep tek başıma çalıştım çünkü biraz mahremiyet meselesi vardı. Yani ailevi işlerdi, bir yandan da çok özel iki karakterdi. Onlara bu rahatlık hissini vermem gerekiyordu zira bir yerden sonra beni, kameranın varlığını dahi unutuyorlardı.

Ecem Şen: Evet, başlangıçta kameraya karşı biraz tepkileri vardı.

Taylan Mintaş: Evet başlangıçta hem biraz tepki var kameraya karşı hem de biraz çekingen davranıyorlardı. Tam olarak açılamıyorlardı, belki de rahat davranamıyorlardı.

Utku Ögetürk: Kurgu, filmde gördüğümüz gibi mi yoksa bazı değişiklikler yaptınız mı?

Taylan Mintaş: Hayır olduğu sırayla kurguladım. Filmde Toprak diye bir karakter var. Toso’nun torunu. Gerçekten ilk kış gittiğim zaman küçücük çocuk. Sonraki kış çocuk büyümüş, okula gitmeye başlamıştı. Sonuçta dört yıl geçmiş.

Utku Ögetürk: Belgeselde etik mevzusu uzun süredir yüksek sesle tartışılan bir konu. Yönetmenin belgesele ne kadar müdahele ettiği ya da ne kadarının  kurmaca olup olmadığı elbette önem kazanıyor. Siz belgeselinize herhangi bir müdahelede bulundunuz mu? 

Taylan Mintaş: Yazı Yenge’nin gülmesi gibi belgeseldeki tüm sahneler gerçek, tamamen doğal.

“Sonuç itibariyle sizin hayata bakış açınız, sizin filmi kurgulama şeklinizi oluşturuyor.”

Utku Ögetürk: Bir kavga sahnesi var ki çok saf ve temiz. Keşke herkes sinirlendiğinde karşısındakine egosu üzerinden söylemler üretmek yerine derdini gülerek anlatabilse dediğimiz bir sahne aslında.

Taylan Mintaş: Mesela ben hep şundan yakınıyorum: Kürt Sineması’nda hep şiddet, hep savaş filmleri var. Bu filmler bir süre sonra hayatımızda da olduğu gibi bu tür şeylerin normalleştirilmesine sebep oluyor. Ne yazık ki bu böyle. Bunları göstere göstere, bir yerden sonra toplum için de bunlar normalleşiyor. İnsanlar normal karşılamaya başlıyor. Mesela hatırlıyorum Güneydoğu’da bir-iki olay oluyordu, medya onu bir anda, çok sert şekilde aktarıyordu. Şimdi gerçekleşen olaylar, çok daha fazla ve sert ancak medya bunu her geçen gün normalleştiriyor. “Çay içelim” demek kadar basit bir şeyden bahsediliyormuşçasına basitleştirilen olaylar oluyor. Biraz da Kürt Sineması’nda böyle sıkıntılar var. Umarım bu aşılır. Kürt toplumu olarak daha iyi, daha güzel değerlerimiz var ve bu değerleri daha çok sinema ve diğer sanat dilleriyle buluşturursak bence daha doğru olacaktır. Ben böyle görüyorum. Çünkü toplum savaşmaktan, savaş mağdurluğundan ibaret değil. Benim filmde  bu iki kardeş üzerinden gitmemin sebebi budur. Ben orada siyasi ya da politik söylemler katabilir, onlarla da ilgili filmde yapabilirdim. İşte kurmaca dediğimiz nokta burada devreye giriyor. Yönetmen neyi seçiyor? Aslında müdahele meselesi biraz da budur. Sonuçta ben 50 saat film çektim ve 50 saatin hepsini gösterecek olsam, kimse izleyemez ve tam anlamıyla bir hikaye de oluşmaz. Ama sonuç itibariyle sizin hayata bakış açınız, sizin filmi kurgulama şeklinizi oluşturuyor. Siz politik bakıyorsanız, o filmi politik bir şekilde kurgularsınız. Daha absürt bir şey düşünüyorsanız, daha absürt kurgularsınız. Çünkü hayatın her yerinde, her köşesinde bunları barındıran bir alan var. Bu aslında sizin seçiminize ve buna nasıl karar verdiğinize bağlı.

Belgeselde etik meselesi sıkıntılı ve sonuçta ben de bunu çok yaşadım. Toso’nun kızı Bahar vardı, bana “Amca beni düğün gününe kadar çekme” diyordu. Ben onu hiç çekmedim. Burada şu var demek ki Bahar, evlendikten sonra öyle bir rahatlık hissetti. Ben o zaman çekebildim. Filmde, üç yıl süresince bu kızı görmüyoruz ve sonra bir anda görüyoruz. İlk üç sene sırtından falan görüyoruz çünkü Bahar orada var, bunu gizleyemem. O kadrajı oluştururken öncelikle ona dikkat ediyorum. Bu biraz da sizin olaylara ne kadar hassas baktığınızı gösterir. Mesela ben Bahar’ı o güne kadar hiç göstermedim ve kurgularken de çok rahatladım. Öyle güzel sahneler var ki, o anda Bahar geçse oradan ben o sahneyi atacağım belki. Çünkü Bahar’a söz vermişim. İşte bu gibi etik durumlar var. Sonuçta ben bu filme başladığımda konuşmayan, duymayan iki kardeşin hayat hikayesini yapmak üzere yola çıktım. Bunları doğru anlatmak, doğru bilgilendirmek lazım -ki ben öyle yaptığımı düşünüyorum. Öyle olmasaydı şu anda bu iki kardeş, bana güvenip İstanbul’a kadar gelmezdi. Bu ailevi de bir durum. Bizim kültürde bu çok değerlidir, bu hassasiyetlere değer vermek lazım. İnanç da aynen böyle, kültürün bir parçası olarak bakarsanız bu işe, aslında hiç kimse hiç kimsenin inancına karışmaz. Hiç kimse hiç kimsenin oturup kalkmasına karışmaz. Siz buna kültürün bir değeri olarak bakmayıp, ölüm-kalım meselesi ya da yüce-aşağılık olarak bakarsanız bu din çatışmaları ortaya çıkıyor. Toso’nun camiye gidip saf, temiz ibadetini yapması belki de toplumsal bir olgudur. Onda da bir psikoloji yaratıyor ve adam camiye gidiyor. Ama Çao’da yaratmıyor ve gitmiyor. Yani bu kadar da özgür bireyler. Orada her şey çok sade, çok temiz. Bir yandan da ben dilden çevirirken de çok zorlandım. Çünkü işaret dilini Kürtçeye çeviriyorum. Kürtçeden Türkçeye çeviriyorum. Türkçeyi gönderiyorum İngilizceye çevriliyor. Çevirilerde acayip bir sirkülasyon vardı aslında.

Sessizligin Kardesleri-01-filmloverss

Ecem Şen: Kullandıkları işaret dili kendi aralarında gelişen bir dil mi ?

Taylan Mintaş: Ben gittiğimde biri 55, diğeri de 36 yaşlarındaydı. Sonuçta iki kardeşin aralarında net 20 yıllık bir fark var. Toso, Çao’ya nazaran birçok şeyle daha önceden tanışıyor. Dil sorunuyla ilgili olsun, var olma sorunuyla ilgili olsun. Bu gibi sosyal sorunlarla Çao’dan daha önce tanışıyor ve bu zorlukları daha çok o üstleniyor. İkisi de doğuştan dilsiz.  Aslında bu işaret dilini Toso’nun ve ailelerinin yarattığını söyleyebiliriz, hepsini değil ama bir çoğunu. Bunu ilkel bir dil gibi düşündüğümüzde etraftaki diğer insanlar ortaklaşa bir dil yaratıyorlar. Kimin için yaratılıyor? Toso ve Çao’nun varlık meselesi üzerine yaratılıyor. Oradaki kelimelerin birçoğunu annesi ya da babası bulmuştur ya da öğretmiştir, bunu kimse bilmiyor. Onlar da bu dilin nasıl geliştiğini bilemiyorlar. Bazen insanların lakaplarıyla, kusurlarıyla bazen de şekilleriyle takip ederler. Atıyorum adam kiloludur, şişko der. Başka şişkoların da başka lakapları vardır ama köyde bir tane gördükleri için bir şişko amca vardır. Bu gibi işaretleri siz orada yaşamadığınız zaman, oradaki bir halk olmadığınız zaman bilemezsiniz.

Utku Ögetürk: Peki siz bu işaret dilini nasıl çözdünüz?

Taylan Mintaş: Benim çocukluğum orada geçti. Toso ve Çao, özellikle de Toso benim için bir amca rolüydü. İçli dışlıydık. Evlerimiz dip dibe. Ben birçok şeyi biliyordum ama araya bir 10 yıl mesafe girmişti. Ben geri gittiğimde bilmediğim birçok kelimeyle de karşılaşıyordum. Yönetmen yardımcımız Sercan bana bu konuda çok yardımcı oldu. Kurban sahnesini tamamen Sercan çekti. Çeviri zamanında da bana çok yardım etti.

Utku Ögetürk: Bu biraz da sizin doğduğunuz yere, çocukluk kahramanlarınıza bir vefa borcunuz sanki.

Taylan Mintaş: Evet, evet. Onlarla küçükken çok başka ilişki kuruyorsunuz. Sonra İstanbul’a gittiğinizde siz bunu yapmasanız bile orada size bir kaftan biçiliyor. Bir köy için bu büyük bir başarıdır. Belki senin için çok büyük bir şey değildir. Bu seni ilgilendirmiyor, onları ilgilendiriyor.

Utku Ögetürk: Sinema tarihine baktığımızda Yılmaz Güney’den Tarkovski’ye baskı yapılan topluluklardan her zaman daha iyi fikirlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Kendilerine özgü bir üslup çıkartmışlar ortaya. Açıkçası bana göre Türk Sineması’ndansa Kürt Sineması’nın bir akım yakalama ihtimali şu anda çok daha fazla. Çünkü Türk Sineması’nda bir bütünleşme yok, bir üslup yok, bir mesele yok. Kürt Sineması’nda mesele anlatmak gibi daha elverişli bir ortam var. O yüzden bazı filmler daha önce bahsettiğiniz gibi çekim teknikleri açısından vasat kalsa da, bir cep telefonuyla çekiliyor olabilse de meselesi açısından çok daha önemli bir yerde duruyor.

Taylan Mintaş: Kesinlikle ben filmlere hep bir mesele olarak bakıyorum. Meselem şu: Benim bir derdim var, bir sorunsalım var ve ben bunu anlatmak istiyorum. Eğer bunu heykel anlatıyorsa benim dilimde, benim bakış açımda heykel yaparım onun için. Bir resim anlatıyorsa bir resim, bir video anlatıyorsa bir video yaparım onun için. Bu iki kardeş için gidip bir video portre yapmak istiyordum ama yapamadım. Anlatmak istediğim şeyi tam olarak anlatamıyordum ama bu iki kardeşin dillerini bulma biçimi hakkında akrabalarıyla bir sürü röportaj yaptım ama filmde bunların hiçbirini göremiyorsunuz. Klasik bir belgesel gibi onların dilleri hakkında hiç kimse gidip size bir bilgi vermiyor. Gerçekten ben bunun böyle anlatılmasına önem verdim ve sizin de onu izleyerek, onu yaşayarak algılamanız daha doğru. Birinin tutup bunu size röportaj olarak vermesi işlemiyor. Bu iki kardeşin dil meselesi; mesela annesiyle, babasıyla röportaj yaptım, bunları nasıl evlendirdiklerini sordum ve bütün bu 50 saatlik dökümanın içinde bunların hepsi var. Bunlar daha çok küçük video portreler için yaptığım şeyler ve ben bu film için kullanamazdım onları. Bu filme bunları koyamazdım çünkü koyduğumda başka bir dil oluşmuş oluyordu.

Utku Ögetürk: Filmin başında şöyle bir sözünüz var: ‘Şimdi biz bir şeyler çekeceğiz ve neler olduğunu göreceğiz’ Bu belgeselden yakalayacağınız üsluba filmi  çekerken mi karar verdiniz? Oraya gidip bambaşka bir şeyler yapmayı da deneyebilir miydiniz?

Taylan Mintaş: Orada bir şeyleri küçük küçük deneyimliyordum. Bu da aslında deneyimin bir parçası. Hangi deneyimin peşine düştüğünüze bağlı bir şey. Kırsal bir alanda yürürsünüz ne bir pusulanız vardır ne de başka bir şeyiniz ama bir şekilde bir yerlere yönelirsiniz. O zaman bazı yollar karşınıza çıkıyor ve hangi yolu takip ettiğiniz önem kazanıyor.

Sessizligin Kardesleri-02-filmloverss

Ecem Şen: Zaten oraya gittiğinizde de Toso ve Çao yoktu kafanızda değil mi?

Taylan Mintaş: Vardı ama onların gidip hayat hikayelerini çekmek değildi benim derdim. Onları çekmekti, onların dilleriyle ilgili küçük bazı videolar yapmaktı. Yoksa gerçekten bunları dört mevsim takip edebilecek uzun soluklu bir şey yapmak hiç aklımda değildi. Çok planlı bir şey değildi ama çok programsız da bir şey değildi. Gittiğimde onlara yönelik bir şey yapacağım belliydi. Çünkü zaten filmin girişinde de kendimi çekiyorum. Filmi çektiğimde başka bir kamera dili var filmin ismi görünene kadar. Aslında benimle ilgili bir sorun ilk önce ama sonra bir köyün ortasına geliyorum. Akraba ziyaretlerine gidiyorum. Bir süre sonra o kardeşleri görme isteği doğuyor. Oradaki topluluğu onların etrafında göstermeye başlıyorum. Onlardan önce çektiğim sahnelerde halen de bir video art yapma fikrim vardı. Onlarla iki hafta zaman geçirdim ve sonradan bu iki kardeşin gerçekten de hayat hikayelerini anlatmak bir sorun olmuştu benim için. Bu bir sorundu artık. Bu dillerini anlatmam gerekiyordu ve nasıl anlatmam gerektiğine karar vermem gerekiyordu. Aslında onun doğalında karar vermiştim. Takip bir kamera kullanmam gerekiyordu çünkü çok hareketli bir yaşamları var. Tripota koyup asla takip edemezdim. Çünkü sabit durduğumda bile karar veremiyordum. Durayım mı, yoksa hareket mi edeyim, bekleyeyim mi kadrajdan mı çıksın. Bu gibi şeylere bile zamanla ve o anki deneyimlerinize bağlı bir şekilde karar verebiliyorsunuz. Mesela kavga çok ilerliyor ama siz görmüyorsunuz. Olaya dahil oluyorum. Çünkü bazı şeylerde kayıtsız kalamıyorsunuz. İneği kaldırma meselesi var. Adam orada perişan ve bana kızıyor: ‘Biz ineği kaldırmaya çalışıyoruz, sen orada ineği çekiyorsun’ diye. Çünkü gerçekten Bruni de bana ineğin kaldırma sahnesini görseydik şeklinde sormuştu ama bunu göremezsiniz. Çünkü ben gerçekten ineğe elimi attığım andan itibaren inek kalkmıştı. Ben kamerayı kapatıyorum, ineğe el atıyorum ve inek kalkıyor. Benim bunu kayıt altına almam imkansız.

Utku Ögetürk: Aslında bir yerden sonra iki kardeşin hikayesinden çıkıp, doğa ve insan belgeseline dönüyor.

Taylan Mintaş: Tabi ki yani. Sonuçta bir var oluş filmi de diyebiliriz. O insanlar, doğada yaşamıyorlar ve doğayla kavga ediyorlar. Yoksa öbür türlü var olamıyorlar. Bir yandan eksik görülüyorlar, çok sert bir coğrafyadalar, ham insanların arasındalar ve orada kusurlar insanların yüzüne pat diye vurulur. Siz normal bir insanken, küçük bir hata yaptığınızda pat diye yüzünüze vurulurken; böyle kusurlu, duymayan, dilsiz, deli gibi hakaretleri içeren bir sürü kullanım olabilir. Bir yerden sonra o toplumun bir parçası oluyor ama bu insanlar bunun bir parçası olduğunu kabul ettikleri gibi biraz da etmiyorlar. Çünkü buna karşı bir savaş da veriyorlar. Bir hakareti kabul etmiyorlar. Onun dediği gibi yapılmadığı zaman kavga çıkıyor. Sonuçta halen bir var olma peşindeler. Baba-oğul iktidar çatışması var. Çok net bir şekilde görüyoruz ilkbahar mevsiminden. Çünkü baba-oğul çatışması şöyle ki oğlu evlenmiş, bir çocuğu, bir ailesi var ama babasıyla birlikte yaşam sürdüğü bir evi var. Ama bu evde birinin güçlü olması gerekiyor. Hangisinin sözü geçerse o iktidar o ailede. Aslında bütün mesele burada. Yoksa oradaki patozun doğru kurulup kurulmaması değil. Orada adam diyor böyle kur diğeri de böyle kur diyor. Oradaki anlaşmazlık çatışmaya neden oluyor ve çatışıyorlar. Mesela yemek üzerinden adam beni yemeğe davet ediyor. Orada da bir kavga çıkıyor, çünkü adamın yetiştiği jenerasyon, yaşam şekil farklı. Adam artık başka şekilde bakıyor olaya çünkü o patozun bir yarım saat gecikmesi demek belki de bir yağmurun gelip onun günlerce devam etmesine neden olacak. Adam bu deneyimi bildiği için bir an önce yiyip, acele acele gidip o işi yapmak istiyor. Onunla konuşmak, şakalaşmak onun işine gelmiyor. Yine de hayatın içinden güzel şeyler yakalayabiliyoruz.

“İnsana dair hikayeler bir aşiret meselesinden çıkarılıp bir bireye, bir hayvana, doğayla oluşan bir ilişki meselesine indirilirse orada çok güzel hikayelerin saklı olduğunu düşünüyorum.”

Utku Ögetürk:  Kürt Sineması ile ilgili gözlemleriniz neler?

Taylan Mintaş: Doğu’da, Güneydoğu Anadolu’da Kürt sinemacılar için Kürt kültüründe acayip bir şey var. Mesela benim Ege’de gördüğüm bir durum var. Bir zamanlar Kürtleri sinemalarda ve dizilerde gösterme biçimini artık Ege’ye yönelik yapıyorlar. Şivelerini, yaşam biçimlerini çok yanlış bir şekilde veriyorlar. Yıllarca bu Kürtler’e yapıldı ve tüketildi. İnsanlar artık orada gülebilecek bir şey bulamıyor. Şiveden tutun da oradaki olaylara kadar kara mizah bile yapılamıyor artık. Bağımsız sinemacıların dikkatini çekebilecek, belki de gerçekten insana dair, var oluşa dair anlatabileceğiniz hikayeler orada çok saklı kalmış. Gittiğinizde, küçük bir ucuna bastığınız anda parlayacak bir elmas gibi önünüzde duruyor. Buna işte nasıl, hangi vizyonla baktığınız, hangi perspektifle baktığınız çok önemli aslında. Kürt sinemacıların birçoğu da bu yıkım üzerinden gidiyor ve bu yanlış bir şey benim kendi tarzıma göre. Çünkü herkes savaşı gösteriyor zaten bir yıkım var hayatımızda, ben size onu tekrar tekrar perdede göstererek bunu biraz normalleştiriyormuşum gibi geliyor. Hani daha insani şeylere dönebilir Kürt sineması, o zaman o dediğiniz akım ya da üretim dalgası oluşur. Fakat böyle giderse olmaz. Gelen bütün Kürt sinemacılar böyle takip etmeye devam ederse bir şey olmaz ama insana dair hikayeler bir aşiret meselesinden çıkarılıp bir bireye, bir hayvana, doğayla oluşan bir ilişki meselesine indirilirse orada çok güzel hikayelerin saklı olduğunu düşünüyorum. Öyle hikayeler çok var yeter ki kameranı ve fikrini oraya çevir. Başka hiçbir işi yok. Işığa da çok gerek olmuyor çünkü sizin bazen kuracağınız doğru kamera kadrajı ve kuracağınız doğru hikaye dramaturjisi çok doğal işleyecektir.

Utku Ögetürk: Son olarak sizin gelecek planlarınızdan bahsedelim. Kurmacayla ilgili bir plan var mı yoksa yine belgeselden mi devam edecekseniz? Sanatın başka dallarıyla da ilgilendiğinizi söylediniz.

Taylan Mintaş : Kafamda bazı projeler var. Bir şeyler yazıyorum hatta bir tane tek mekanda geçen bir uzun yazmıştım. Antalya Film Destek Fonu’na kabul edilmişti. Finale kalmıştı, onun üzerinden çalışmalarıma devam ediyorum. Onun dışında bir-iki tane daha hikaye var yazdığım, üzerinden devam ediyorum çalışmalara. Bu film sürecinde iki tane kısa çekmiştim. Video işlerini devam ettiriyorum bir yandan. Resim çalışmalarım da var.

Utku Ögetürk: Teşekkür ederiz.

Taylan Mintaş: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi