Filmlerde çoğunlukta kan görüntülerini olabildiğince ‘’güzel’’ izliyoruz. Kırılan kemik seslerini olabildiğince ‘’güzel’’ duyuyoruz. Seks sahnelerini şehveti abartılmış bir süslülükte izliyoruz. Her şey estetiğin konusu hâline geldi. Sinemada her şey, belirlenmiş arzuya uygun bir estetiğe sahip olarak sunuluyor; şiddet bile, kan bile… Kanın ise nereden çıktığı, hangi sebeple çıktığı hiç önemli değil, önemli olan nasıl gözüktüğü. Görsel olarak ‘’dayak’’ yemekten hoşlanan bir seyirci kitlesi, görsel olarak dayak atmayı vadeden bir sinema anlayışı çığ gibi büyüyor. Özellikle son yıllarda filmlerde karşılaştığımız seyirciyi ‘’şiddet ile boşaltma’’ yöntemi, sinemanın entelektüel zeminini kaydırıyor. Tek amacı vahşetle katarsis yaşatmak olan bu filmler, temeli güçlü olmayan sosyal çıkarımlar yaparak aslında ‘’çok derin’’ filmler olduklarını vurgulamaya çalışıyor. Üstelik şiddet temsilinde seyirci, artık etken değil edilgen olarak konumlanıyor. Dolayısıyla sinema, mental ve entelektüel derinliğini kaybetmeye başlıyor. Film izlemek, gittikçe fiziksel bir deneyim hâline geliyor. Önceleri entelektüel tatmini kapsayan filmler, ilerleyen yıllarda tamamıyla fiziksel arzulara yönelecek gibi duruyor. O zaman sanattan nasıl bahsedeceğiz? İlave bir soru soralım: Seyirci böylesi bir şiddeti gerçekten istiyor mu, yoksa ona alıştı mı? Şiddetin temsili neden böyle bir hâle geldi?

Sinemada şiddetin ‘’porno’’ etiğine yakın bir şekilde sunulduğu istismar filmleri, 60’ların sonundan itibaren yaygınlaşmıştı. Çünkü 60’ların son dilimlerinde film içeriklerine müdahale azalmış ve Ecologia del delitto, Beyond the Valley of the Dolls gibi nice film, özellikle arka sokaklarda kendilerine salon bulabilmişti. Ancak istismar sinemasının öncülü, aslında snuff denilen film türüyle oluşmuştu. Bu filmlerde özel efektler kullanılmaz ve gösterilen tüm şiddet sahneleri gerçekten yapılırdı! Yani film sırasında ölen gerçekten ölür, öldüren ise gerçekten öldürürdü! Snuff filmleri, sadece yeraltı dünyasını kapsasa da istismar sinemasının daha hafifletilmiş hâli günümüzde de hâlâ yaygındır. Örneğin Tarantino, bariz bir şekilde eski istismar sinemasından etkilenmiş ve bu türün üzerine kendi mizahi dilini oluşturmuş bir yönetmendir. Tarantino filmlerinde şiddet, ‘’güzel’’ sunulan, estetik bir şeydir.

Dušan Makavejev, 1974 yılında oldukça protest bir filmi dünya sinemasına sundu: Sweet Movie. Film, Makavejev’in diğer filmleri gibi anlatı olarak aslında ‘’Karşı Sinema’’ya hizmet ediyordu. Ancak Sweet Movie’nin protestliği, anlatı yapısındaki radikalliğinden değil gösterdiği şiddet ve çıplaklık temsilinden geliyordu. Çünkü Sweet Movie’de izlediğimiz çıplaklık, alıştığımız şekilde bizi tahrik etme amacını gütmüyordu. Aynı şekilde izlediğimiz şiddet de pornografik nitelik taşımıyordu. Film, iğrençlikten, ‘’çirkinlikten’’ besleniyordu ve buna ‘’tatlı’’ diyordu. Yazıda şiddet üzerine bu kadar durmamın sebebi Makavejev’in filminin pornografik ve şiddet dolu sahneler nedeniyle oldukça sert eleştirilmesidir. Şimdi filmin bu konuya nasıl yaklaştığını biraz inceleyelim.

Sweet Movie: Ancak Bu Kadar Tatlı Bir Dünyada Şeker Aslında Acıdır!

Her şeyin alınıp satıldığı bir dünyada (sakın yanlış anlaşılmasın, bu bizim dünyamız değil) bir güzellik yarışması düzenlenir. Yarışmanın kazananı, bu dünyanın en varlıklı insanı olan Mr. Kapital’in eşi olacaktır. Kazanmak için belirleyici şart bakire olmaktır. Yarışma televizyondan canlı olarak yayınlanır. Ve bu yarışmanın finansörü de ‘’Bekaret Kemeri Vakfı’’ndan yaşlı bir kadındır. Tüm adaylar bir muayene koltuğunda uzanır ve bir jinekolog tarafından test edilir. Bu sahne bizlere Hristiyanlık anlatılarında karşılaştığımız bakireliğin test edilmesi motiflerini hatırlatır. Bir örnek verelim:

Meryem’in İsa’yı doğurma anı Orta Çağ tablolarında ve tahta oymalarda oldukça sık resmedilmiştir. Robert Campin’in The Birth of Jesus (1420 – 1425) adlı panel resminde, Meryem’in yanında Zelomi ve Salome adında iki tane ebe bulunur. Çerçevenin sağ köşesinde bulunan mavi giysili Zelomi’nin elinde ‘’Bakın, bir bakire çocuk doğurdu’’ yazan bir flama bulunur. Salome’nin elinde tuttuğu flamada ise ‘’muayene etmeden inanmam’’ yazmaktadır*. Bu tablonun detaylarına girmek bu yazının görevi değil ancak sanat sosyolojisi çerçevesinde incelenirse içinde Sweet Movie’den çok şey bulunacaktır.

İzlediğimiz bu sahne çeşitli kültürlerin bekâret sembollerinden derlenerek görselleştirilmiştir. Bu yüzden bu denli süslü ve abartılıdır. Ancak bakireliğin test edilmesi, ona aşırı değer yüklenmesi filmin uydurduğu bir şey değildir. Film, bu gerçekliği gösterirken sadece bir miktar abartmaktadır. Sweet Movie’nin çıplaklığa bakışı da böyledir. Gösterilen şey abartılmıştır ancak arkasındaki fikir kesinlikle gerçektir.

Bir diğer nokta ise şiddet… Filmin bir sahnesinde komün olarak yaşayan bir grup, koro hâlinde Beethoven’ın 9. senfonisinin son kısmını söyler. Yani o meşhur ‘’Neşeye Övgü – Ode to Joy’’ bölümünü. “Neşeye Övgü” bilindiği gibi Friedrich Schiller tarafından yazılmış bir şiirdir. Bu şiir, insanlığın birleşmesine ve sonsuz barışa vurgu yapmıştır. Öyle olmalı ki bugün Avrupa Birliğinin marşı hâline gelmiş durumdadır. Ancak eserin gücü bununla da kalmamış; 1936 Berlin Olimpiyatları’nda ve Hitler’in doğum gününde de çalınmış. Çin’deki Kültür İhtilali sırasında bütün Batı müzikleri tek tek yasaklanırken 9. senfoniye dokunulmamış. 1974-1979 yılları arasında Apartheid’in zirve yaptığı yıllarda Rodezya’nın milli marşı bile olmuş. Belli ki “Neşeye Övgü”, Schiller’in istediği gibi olmasa insanlığı gerçekten birleştirmiş. Ancak nasıl oluyor da hem AB hem de zalimliğiyle ünlü Nazi Almanyası aynı melodiyi gururla kucaklamış? Slavoj Žižek, “Sapığın İdeoloji Rehberi”nde bunu çok güzel açıklar. 9.senfoni birçok farklı ideolojiye hizmet etmiş, her türlü amaç için malzeme olmuştur ama Schiller’in tarif ettiği barışı getirmemiştir.

 ‘’Pardon hanımlar. Beethoven dünyasal kardeşliğin, ya da ne bileyim işte biz özgürlüğü, şan ve şerefi paylaşan mutlu, büyük bir aileyiz tarzı yakıştırmaların ucuz yollu bir kutsayıcısı değildir. Aslında Osama Bin Laden’in başkan Bush’u kucakladığı, Saddam’ın, Fidel Castro’yu sarmaladığı, beyaz ırkçıların Mao Tse Tung’a sahip çıktığı ve hep beraber ‘Neşeye Övgü’yü söyledikleri, evrensel kardeşliğe ilişkin sapkın bir sahneyi düşleyebiliriz.’’

Bir Sapığın İdeoloji Rehberi – Slavoj Žižek

Sweet Movie’nin de 9. senfoniye bakışı aynen Žižek’in vurguladığı gibidir. Bu müziği duyduğumuz sekans, filmin gerçek anlamda seyredilmesi en zor ‘’iğrenç’’ sahnelerini kapsar. Çünkü kanla örülü bir dünyada şiddeti, yozlaşmışlığı sanki tatlı bir reçelmiş gibi gösteremezsiniz. Neredeyse bütün etiğinize açgözlülük ve güç arzusu hâkim olmuşsa, onlar sanki dünyada yokmuş gibi davranamazsınız. Bu bakımdan filmdeki bu cinsel özgürlükçü komün grup, medeniyetin çıplak hâlini simgesel olarak sunar, bu bakımdan dürüsttür. İşte bu nedenle söz konusu sahnenin dışında filmde çıplaklık ve şiddeti sadece reklam estetiğiyle izleriz. Cinayet işlenir ancak bedenden çıkan kan reçel gibidir; kadın bir meta gibi pazarlanır, ancak tüm vücudu çikolatayla kaplanır. Ve ancak bu kadar tatlı bir dünyada şeker aslında acıdır!

Birth of Jesus – Robert Campin

Kaynaklar

*Dünyanın Kökeni: Vajina – Jelto Drenth
The Pervert’s Guide to Ideology – Slavoj Žižek
Notes on “Camp” – Susan Sontag

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi