Dario Argento'nun kült filmi Suspiria'nın yeniden çevriminin gerçekleştirilmesi başlı başına önemliyken bu eylemi bir de Call Me by Your Name ile geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden birine imza atan Luca Guadagnino'nun üstlenmesi, sanıyorum ki son dönemin en büyük olaylarından biri. Nitekim Luca Guadagnino, bu sorumluluğun altından umulmadık bir biçimde kalkmayı başarmış. Umulmadık dememin sebebi ise Guadagnino'nun yeteneğiyle ilgili bir beklentiden ziyade, Suspiria'nın orijinal hikâyesinden çok başka noktada bir film görüyor oluşumuz ile ilgili. İki filmde de yer alan karakter isimleri neredeyse aynı olsa da, bu karakterlerin bir kökten alınıp götürüldüğü noktalar oldukça farklılaşıyor. Kısaca Guadagnino'nun Suspiria'nın en temeldeki fikrini alıp bunun üzerine kendi dünyasını inşa ettiğini söyleyebiliriz. Renklerin doygunluğu, tezatlığı, kırmızının yoğunluğu yerini soluk renklere bırakırken 1977 yapımı Suspiria'nın etkili müzik kullanımının da bu kez minimuma indirildiğini ancak kullanıldığı anlarda da Thom Yorke'un filme bambaşka bir atmosfer kattığını belirtmekte yarar var. Kurgu tercihlerinin genellikle ani kesmelerle farklı bir estetiğe büründürülmesi ise bir yandan izleyiciye arzuladığını vermezken diğer yandan filmin tekinsizliğine katkıda bulunuyor. ***Yazının bundan sonraki bölümü Suspiria ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.*** Suspiria: Kaybolmanın Estetiği Amerika'dan Berlin'e gelerek hayallerinin peşinden giden Susie (Dakota Johnson) karakterinin, anlatı boyunca neredeyse mütemadiyen görünüp kaybolan bir kurulumunun olduğunu söylemek mümkün. Bu durumda Jean Baudrillard'ın Baştan Çıkarma Üzerine adlı kitabını hatırlamak mümkün. Bir görünüp bir kaybolmanın baştan çıkarıcı etkisinin olduğunu vurgulayan Baudrillard üzerinden Susie karakterine baktığımızda, herhangi bir cinsel metalaştırmaya başvurmadan ya da karaktere kamera aracılığıyla voyeuristik bir bakışla yaklaşılmadığını söyleyebiliriz. Susie karakterinin zihninden geçenleri, hislerini tam olarak adlandıramamak ve ortak düşünceler üzerinden (hayallerinin peşinden gitmek) film boyunca bir özdeşim kurmak istemek, Susie'nin bu bir görünüp bir kaybolan yapısını baştan çıkarıcı bir noktaya taşıyor. Okul içerisinde, Susie cadılar arasında yaşanan mücadelede nasıl bir arzu nesnesine dönüşüyorsa izleyici için de aynı dönüşümün yaşandığını söylemek mümkün. "Bulunacağının sanıldığı yerde bulunmamak, arzu edildiği yerde olmamak. Virilio'nun da belirttiği gibi o, gerçekten de ortadan kaybolmanın estetiğidir." Susie kaybolmanın estetiğini üzerinde öyle iyi taşıyor ki, onu bulduğumuz belki de tek anda karakter içini açarak, izleyicisine varlığını kanaya kanaya ispatlama yoluna başvuruyor. Belirtmek gerekiyor ki, ana karakter Susie gibi görünse de filmin dramatik kurulumunu Tilda Swionton'ın canlandırdığı üç ayrı karakter üzerinden de okumak gerekiyor. Madame Blanc, Dr. Josef Klemperer, Helena Markos olmak üzere üç ayrı karaktere hayat veren Tilda Swinton'ın filmdeki varlığı adeta bir imza niteliği taşıyor. Nitekim canlandırdığı üç karakter de birbirleriyle ilişki ya da mücadele hâlinde olan karakterler. Bu sebeple yapılan tercihin yalnızca oyunculuk konusunda bir meydan okumadan çok daha fazlası olduğunu düşünmek için yeterli sebebe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Filmin en görünen iki karakteri olan Klemperer ve Madame Blanc birbirleriyle birebir ilişki hâlinde bulunmasalar da Markos ile bir yarışın içindeler. Birbirine galip gelmeye çalışan Blanc ve Markos'un mücadelesi, zihnin farklı yanlarının var olma mücadelesini andırıyor. Klemperer ise, bu mücadelenin içerisinde daha ziyade her duruma mantık çerçevesinde yaklaşmaya çalışan bir psikolog ancak bu psikoloğun hayatındaki en önemli handikabı da bir seyirci ya da dinleyen olarak yer alması ve aksiyona geçememesi. Belki de aksiyon aldığı tek anda dahi içine düştüğü büyük bir ritüele yeniden seyirci kalıyor. Klemperer'in filmin yapısı içerisinde…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

1977 yapımı Suspiria'nın izleyiciye verdiği sır üzerinden Guadagnino'nun izleyicisine bir başka sır yarattığını söyleyebiliriz. Bu sırrın sırrı, bireyin içinde devinim hâlindeki bir hisse kapı aralamayı sağlıyor ancak bu hissi kendi bağlamı içerisinde ya da bundan soyutlayarak dile getirmek neredeyse mümkün değil.

Kullanıcı Puanları: 3.9 ( 10 votes)
80

Dario Argento’nun kült filmi Suspiria’nın yeniden çevriminin gerçekleştirilmesi başlı başına önemliyken bu eylemi bir de Call Me by Your Name ile geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden birine imza atan Luca Guadagnino’nun üstlenmesi, sanıyorum ki son dönemin en büyük olaylarından biri. Nitekim Luca Guadagnino, bu sorumluluğun altından umulmadık bir biçimde kalkmayı başarmış. Umulmadık dememin sebebi ise Guadagnino’nun yeteneğiyle ilgili bir beklentiden ziyade, Suspiria’nın orijinal hikâyesinden çok başka noktada bir film görüyor oluşumuz ile ilgili. İki filmde de yer alan karakter isimleri neredeyse aynı olsa da, bu karakterlerin bir kökten alınıp götürüldüğü noktalar oldukça farklılaşıyor. Kısaca Guadagnino’nun Suspiria’nın en temeldeki fikrini alıp bunun üzerine kendi dünyasını inşa ettiğini söyleyebiliriz. Renklerin doygunluğu, tezatlığı, kırmızının yoğunluğu yerini soluk renklere bırakırken 1977 yapımı Suspiria’nın etkili müzik kullanımının da bu kez minimuma indirildiğini ancak kullanıldığı anlarda da Thom Yorke’un filme bambaşka bir atmosfer kattığını belirtmekte yarar var. Kurgu tercihlerinin genellikle ani kesmelerle farklı bir estetiğe büründürülmesi ise bir yandan izleyiciye arzuladığını vermezken diğer yandan filmin tekinsizliğine katkıda bulunuyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü Suspiria ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Suspiria: Kaybolmanın Estetiği

Amerika’dan Berlin’e gelerek hayallerinin peşinden giden Susie (Dakota Johnson) karakterinin, anlatı boyunca neredeyse mütemadiyen görünüp kaybolan bir kurulumunun olduğunu söylemek mümkün. Bu durumda Jean Baudrillard’ın Baştan Çıkarma Üzerine adlı kitabını hatırlamak mümkün. Bir görünüp bir kaybolmanın baştan çıkarıcı etkisinin olduğunu vurgulayan Baudrillard üzerinden Susie karakterine baktığımızda, herhangi bir cinsel metalaştırmaya başvurmadan ya da karaktere kamera aracılığıyla voyeuristik bir bakışla yaklaşılmadığını söyleyebiliriz. Susie karakterinin zihninden geçenleri, hislerini tam olarak adlandıramamak ve ortak düşünceler üzerinden (hayallerinin peşinden gitmek) film boyunca bir özdeşim kurmak istemek, Susie’nin bu bir görünüp bir kaybolan yapısını baştan çıkarıcı bir noktaya taşıyor. Okul içerisinde, Susie cadılar arasında yaşanan mücadelede nasıl bir arzu nesnesine dönüşüyorsa izleyici için de aynı dönüşümün yaşandığını söylemek mümkün. “Bulunacağının sanıldığı yerde bulunmamak, arzu edildiği yerde olmamak. Virilio’nun da belirttiği gibi o, gerçekten de ortadan kaybolmanın estetiğidir.” Susie kaybolmanın estetiğini üzerinde öyle iyi taşıyor ki, onu bulduğumuz belki de tek anda karakter içini açarak, izleyicisine varlığını kanaya kanaya ispatlama yoluna başvuruyor.

Belirtmek gerekiyor ki, ana karakter Susie gibi görünse de filmin dramatik kurulumunu Tilda Swionton’ın canlandırdığı üç ayrı karakter üzerinden de okumak gerekiyor. Madame Blanc, Dr. Josef Klemperer, Helena Markos olmak üzere üç ayrı karaktere hayat veren Tilda Swinton’ın filmdeki varlığı adeta bir imza niteliği taşıyor. Nitekim canlandırdığı üç karakter de birbirleriyle ilişki ya da mücadele hâlinde olan karakterler. Bu sebeple yapılan tercihin yalnızca oyunculuk konusunda bir meydan okumadan çok daha fazlası olduğunu düşünmek için yeterli sebebe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Filmin en görünen iki karakteri olan Klemperer ve Madame Blanc birbirleriyle birebir ilişki hâlinde bulunmasalar da Markos ile bir yarışın içindeler. Birbirine galip gelmeye çalışan Blanc ve Markos’un mücadelesi, zihnin farklı yanlarının var olma mücadelesini andırıyor. Klemperer ise, bu mücadelenin içerisinde daha ziyade her duruma mantık çerçevesinde yaklaşmaya çalışan bir psikolog ancak bu psikoloğun hayatındaki en önemli handikabı da bir seyirci ya da dinleyen olarak yer alması ve aksiyona geçememesi. Belki de aksiyon aldığı tek anda dahi içine düştüğü büyük bir ritüele yeniden seyirci kalıyor. Klemperer’in filmin yapısı içerisinde sahip olduğu önemli detaylardan biri de filmin siyasi arka planını geçmişi sebebiyle bütünüyle üstlenmesi. Bir Yahudi olan karısını kurtarmak adına belki de daha iyi seçenekler mevcutken tercih ettiği yol, karısının akıbetini bilememesine sebep olmuş bir karakter Klemperer. Bu sebeple karakterin dramatik yolculuğunda yaşayacağı dönüşüm için aksiyon alması şart. Ancak bu aksiyonun dahi filmin sonunda Anne’ye dönüşen Susie tarafından unutturulması, unutuş ve yok oluşun kendine has estetiğinin Suspiria’nın geneline detaylarda da olsa güçlü bir biçimde sirayet ettiğini vurguluyor.

Bir seyir deneyimi olarak Suspiria, Baudrillard’ın sırlar üzerine kurduğu şu cümlelerle de açıklanabilir: “Anlamı olmadığı için ifade edilemeyen, dolaşımda olduğu hâlde ifade edilmeyen şeyin baştan çıkarıcı, sırra vakıf edici olma niteliği. Yani ben, ötekinin sırrını biliyorum, fakat bunu söylemiyorum; o da benim bildiğimi biliyor, fakat ortaya çıkarmıyor. İkisi arasındaki yoğunluk, bir sırrın sırrı olma durumundan başka bir şey değildir… Zaten taraflar da, açığa çıkaramayacakları bir sırrı açığa çıkarmak istemezler; çünkü söylenecek hiçbir şey yoktur.” Suspiria adeta bir sırrın sırrı gibi. 1977 yapımı Suspiria’nın izleyiciye verdiği sır üzerinden Guadagnino’nun izleyicisine bir başka sır yarattığını söyleyebiliriz. Bu sırrın sırrı, bireyin içinde devinim hâlindeki bir hisse kapı aralamayı sağlıyor ancak bu hissi kendi bağlamı içerisinde ya da bundan soyutlayarak dile getirmek neredeyse mümkün değil.

Kaynakça

Baudrillard, Baştan Çıkarma Üzerine (2001) Çev: Ayşegül Sönmezay Ayrıntı Yayınları

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi