"Bunun yetenekle ilgisi yok. Mesele kendini elinde bir mandalina olduğuna inandırmak değil, mandalinanın olmadığını unutmak." Lee Chang-dong'un sekiz yıl aradan sonra çektiği yeni filmi Burning'in henüz başlarında, ana karakterlerden Haemi, uzun bir aradan sonra karşılaştığı eski mahalle arkadaşı Lee'ye yaptığı küçük pandomim numarasını açıklarken böyle bir cümle kuruyor. Tek bir perspektiften yapılacak okumaların eksik kalacağı, sinemanın her ögesine dair müthiş bir zenginlik sunan Burning'in çıkış noktasını bu cümlede aramak en doğrusu olabilir; her ne kadar yeterli olmayacaksa da... Haruki Murakami'nin Barn Burning isimli öyküsünün bir uyarlaması Burning. Ama böyle bir filmi uyarlama yerine, zenginleştirme diye tanımlamak daha yerinde bir ifade olabilir. Zira yönetmen Lee Chang-dong, bu son derece çarpıcı öykünün iskeletini alıyor, onu dallanıp budaklandırarak özünden kopmayan ama öykünün ele aldığı konuyu alabildiğine derinleştiren, bunu yaparken de bir yandan sinemanın temsil trükleri üzerine kafa yoran bir katıksız başyapıt ortaya koyuyor. Burning'in merkezinde, yarı zamanlı olarak bir tür hamallık yaparken ilk romanı üzerine çalışan yirmili yaşlarındaki yazar adayı Lee var. Yazarlık konusundaki hevesi son derece yüksek olsa da nasıl ya da nereden başlayacağına dair bir bilememe durumu seziliyor Lee'nin eylemlerinden. Haemi'yle yıllar sonra karşılaşması sonrasında içine çekildiği süreç de bu hevesle alakalı aslında. Aynı çevrede büyüyen iki genç, tesadüfi bir karşılaşma sonrasında sohbet ederlerken, Haemi pandomim eğitimi aldığından bahsediyor ve mandalina yeme eylemini canlandırırken yukarıda alıntıladığım sözleri sarf ediyor. Bu cümleler Lee'nin yazacak ilginç bir şeyler bulmak için fellik fellik aranan zihninde bir yol açıyor ve genç adam bu yola koşar adım dalıyor. Öyle ki, henüz doğru düzgün tanımadığı Haemi'nin kedisiyle, o Afrika seyahatindeyken ilgilenmeyi kabul ediyor. Haemi'nin Lee'ye sunduğu bu imkân, onun hem yazarlık hevesine hem de erkekliğine içinde at koşturabileceği kadar geniş bir alan açıyor. Bir kadının bölgesinde kurduğunu sandığı bu hakimiyet durumu, Haemi'nin çıktığı geziden yakışıklı ve zengin bir erkek olan Ben'le dönmesiyle birlikte çatırdıyor. Burning: Olmayanı Unutmak Bu noktadan sonra Burning'in çok koldan ilerleyen anlatısındaki en belirgin kırılma gerçekleşiyor. Ben'in dahil oluşuyla ortaya bir tür aşk üçgeni çıkıyor ama bir yandan da Ben, yazarlık konusunda sunabilecekleriyle Lee'nin ilgisini fazlasıyla çekiyor. Zira Ben, Lee'nin tamamen uzak olduğu, belki de başka hiçbir şartta yolunun kesişmesinin mümkün olmadığı bir sınıftan geliyor. Lee, Kuzey Kore sınırına yakın bir taşra bölgesinde yaşarken Lee, Seul'un en gözde semtinden geliyor. Şehrin en lüks kulüplerine, restoranlarına gidiyor ve son model bir Porsche'si var. Ben'in varlığı Lee'nin yazarlık hevesine yoğun bir katkı yaparken hoşlandığı kadına ulaşması noktasında güçlü bir engel teşkil ediyor. Bu ikilem arasında gidip gelen Lee'nin ruh hâli, Burning'in genel tonunda da değişikliğe yol açıp filme bir gerilim damarı eklenmesine yol açıyor. Lee Chang-dong, hikâyenin gizem-gerilim potansiyeli doğduğu noktada, filmin o yöne doğru genişlemesini sağlıyor. Bunu yaparken öyle bir zarafet sergiliyor ki; bütün olarak Burning'i tanımlamak için kullanılabilecek en tatmin edici kelimelerden birinin "zarif" olması kaçınılmaz hâle geliyor. Burning, türler arasında gezen, konvansiyonelden uzaklaşıp meta anlatı sularına giren (ve bunu tekrar tekrar yapan), diyalogların ve imgelerin filmi durmaksızın derinleştirdiği, yazar olma heveslisi Lee'nin peşine takılıp bu girdapta kaybolma arzusu doğuran bir başyapıt. Chang-dong; Ben'in hikâyeye dahil olmasıyla açılan sınıfsal eleştiri kanadı, kadın-erkek ilişkilerine dair…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Genel itibarıyla sinema, sürekli orada olana odaklanan, olmayanı da anlatısı içinde var etmeye, izleyiciyi göstermek istediğinin mevcut olduğuna inandırmak üzerine bir sanatken Lee Chang-dong, seyircisini orada olmayanın yokluğunu unutma fikrinin peşinden bir serüvene sürüklüyor.

Kullanıcı Puanları: 4.15 ( 8 votes)
90

“Bunun yetenekle ilgisi yok. Mesele kendini elinde bir mandalina olduğuna inandırmak değil, mandalinanın olmadığını unutmak.” Lee Chang-dong’un sekiz yıl aradan sonra çektiği yeni filmi Burning’in henüz başlarında, ana karakterlerden Haemi, uzun bir aradan sonra karşılaştığı eski mahalle arkadaşı Lee’ye yaptığı küçük pandomim numarasını açıklarken böyle bir cümle kuruyor. Tek bir perspektiften yapılacak okumaların eksik kalacağı, sinemanın her ögesine dair müthiş bir zenginlik sunan Burning’in çıkış noktasını bu cümlede aramak en doğrusu olabilir; her ne kadar yeterli olmayacaksa da… Haruki Murakami’nin Barn Burning isimli öyküsünün bir uyarlaması Burning. Ama böyle bir filmi uyarlama yerine, zenginleştirme diye tanımlamak daha yerinde bir ifade olabilir. Zira yönetmen Lee Chang-dong, bu son derece çarpıcı öykünün iskeletini alıyor, onu dallanıp budaklandırarak özünden kopmayan ama öykünün ele aldığı konuyu alabildiğine derinleştiren, bunu yaparken de bir yandan sinemanın temsil trükleri üzerine kafa yoran bir katıksız başyapıt ortaya koyuyor.

Burning’in merkezinde, yarı zamanlı olarak bir tür hamallık yaparken ilk romanı üzerine çalışan yirmili yaşlarındaki yazar adayı Lee var. Yazarlık konusundaki hevesi son derece yüksek olsa da nasıl ya da nereden başlayacağına dair bir bilememe durumu seziliyor Lee’nin eylemlerinden. Haemi’yle yıllar sonra karşılaşması sonrasında içine çekildiği süreç de bu hevesle alakalı aslında. Aynı çevrede büyüyen iki genç, tesadüfi bir karşılaşma sonrasında sohbet ederlerken, Haemi pandomim eğitimi aldığından bahsediyor ve mandalina yeme eylemini canlandırırken yukarıda alıntıladığım sözleri sarf ediyor. Bu cümleler Lee’nin yazacak ilginç bir şeyler bulmak için fellik fellik aranan zihninde bir yol açıyor ve genç adam bu yola koşar adım dalıyor. Öyle ki, henüz doğru düzgün tanımadığı Haemi’nin kedisiyle, o Afrika seyahatindeyken ilgilenmeyi kabul ediyor. Haemi’nin Lee’ye sunduğu bu imkân, onun hem yazarlık hevesine hem de erkekliğine içinde at koşturabileceği kadar geniş bir alan açıyor. Bir kadının bölgesinde kurduğunu sandığı bu hakimiyet durumu, Haemi’nin çıktığı geziden yakışıklı ve zengin bir erkek olan Ben’le dönmesiyle birlikte çatırdıyor.

Burning: Olmayanı Unutmak

Bu noktadan sonra Burning’in çok koldan ilerleyen anlatısındaki en belirgin kırılma gerçekleşiyor. Ben’in dahil oluşuyla ortaya bir tür aşk üçgeni çıkıyor ama bir yandan da Ben, yazarlık konusunda sunabilecekleriyle Lee’nin ilgisini fazlasıyla çekiyor. Zira Ben, Lee’nin tamamen uzak olduğu, belki de başka hiçbir şartta yolunun kesişmesinin mümkün olmadığı bir sınıftan geliyor. Lee, Kuzey Kore sınırına yakın bir taşra bölgesinde yaşarken Lee, Seul’un en gözde semtinden geliyor. Şehrin en lüks kulüplerine, restoranlarına gidiyor ve son model bir Porsche’si var. Ben’in varlığı Lee’nin yazarlık hevesine yoğun bir katkı yaparken hoşlandığı kadına ulaşması noktasında güçlü bir engel teşkil ediyor. Bu ikilem arasında gidip gelen Lee’nin ruh hâli, Burning’in genel tonunda da değişikliğe yol açıp filme bir gerilim damarı eklenmesine yol açıyor. Lee Chang-dong, hikâyenin gizem-gerilim potansiyeli doğduğu noktada, filmin o yöne doğru genişlemesini sağlıyor. Bunu yaparken öyle bir zarafet sergiliyor ki; bütün olarak Burning’i tanımlamak için kullanılabilecek en tatmin edici kelimelerden birinin “zarif” olması kaçınılmaz hâle geliyor. Burning, türler arasında gezen, konvansiyonelden uzaklaşıp meta anlatı sularına giren (ve bunu tekrar tekrar yapan), diyalogların ve imgelerin filmi durmaksızın derinleştirdiği, yazar olma heveslisi Lee’nin peşine takılıp bu girdapta kaybolma arzusu doğuran bir başyapıt.

Chang-dong; Ben’in hikâyeye dahil olmasıyla açılan sınıfsal eleştiri kanadı, kadın-erkek ilişkilerine dair ortaya attığı parlak fikirler, yazma eyleminin doğası ve bunlara ekleyebileceğimiz onlarca konu arasına girip çıkıyor film boyunca. Böylesine yoğun ve kolaylıkla “oyuncaklı” bir anlatıya dönüşebilecek bir film olan Burning’in üzerinde kurduğu gösterişsiz olduğu kadar kusursuz yönetmen hakimiyeti önünde saygıyla eğilmekten başka bir şey yapılamayacak düzeyde. Bu noktada yazar adayı Lee’nin yeni deneyimlerine karşı duyduğu hevesle, yönetmen Chang-dong’un Murakami’nin öyküsüne yaklaşımı arasında zıt yönlü bir bağlantı kurulabilir. Lee, cereyan eden olaylar karşısında hem bir birey hem de bir yazar olarak ne yapacağını, hayatın (ya da zihninin) ona gösterdikleri karşısında nasıl adımlar atacağını bilemezken, Chang-dong ise ne yaptığının son derece farkında. Kaynak aldığı öykünün üzerine gittikçe içinden kendi anlatısını daha da zenginleştirecek detaylar yakalıyor. Filmin ana karakteri diyebileceğimiz Lee’nin çaylaklığıyla, yönetmenin ustalığı müthiş bir zarafetle bir araya geliyor. Lee’nin bu detaylar karşısındaki çaresizlik hâli, yönetmenin sinemasının lokomotifine dönüşüyor. Karakterinin yaşadıkları karşısında hissettiklerine ve düşündüklerine odaklanarak, iki buçuk saatlik süresi boyunca durmaksızın genişleyen, izleyicinin zihninde sayısız kapı açan, ortaya attığı sorulara net cevaplar vermektense sunduğu ipuçlarıyla seyirciyi oyunun içine çeken masif ve bunun üzerine oynamadıkça daha görkemli hâle gelen bir film karşımızdaki.

Baştaki pandomim konusuna dönersek; genel itibarıyla sinema, sürekli orada olana odaklanan, olmayanı da anlatısı içinde var etmeye, izleyiciyi göstermek istediğinin mevcut olduğuna inandırmak üzerine bir sanatken, Lee Chang-dong seyircisini orada olmayanın yokluğunu unutma fikrinin peşinden bir serüvene sürüklüyor. Bunu yaparken sinemanın da, yazma eyleminin de potansiyellerinden de kusursuz bir şekilde faydalanarak  – hem de bu kavramlar üzerine kafa yorarak – sadece son yılların değil, tüm zamanların en özgün sinema anlatılarından birine imza atıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi