69. Berlin Film Festivali’nde en iyi belgesel seçilmesinin ardından, İstanbul Film Festivali’nde de FIPRESCI Ödülü’ne layık görülen Ağaçlardan Bahsetmek – Talking About Trees’in yönetmeni Suhaib Gasmelbari ile 2. Başka Sinema Ayvalık Film Festival’inde bir araya geldik, filmin ortaya çıkış sürecini, Sudan’daki diktatörlüğün sinema üzerindeki etkilerini ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Talking About Tress, Sudan sinemasında önemli yere sahip dört yönetmenin, diktatörlüğün sinemayı yasaklamasından 30 yıl sonra Devrim Sineması isimli gösterim mekânını yeniden açabilmek için giriştikleri mücadeleyi anlatıyor.

Güvenç Atsüren: Öncelikle Talking About Trees’in Afrika sinemasının tarihi hakkında düşünmeme sebep olduğunu söyleyebilirim. Ousmane Sembene ya da Youssef Chahine gibi efsanevi yönetmenleri tanıyoruz ama Sudan sineması hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Bize biraz Sudan sinemasından özellikle de diktatörlük öncesi döneminden bahsedebilir misiniz?

Suhaib Gasmelbari: Sudan sineması hakkında iki farklı tarih algısından söz edebiliriz. Birincisi resmi tarih; diğeri, belgeselde de gördüğümüz daha çok yer altında kalmak durumunda olan sinema tarihi. Sudan’daki ilk sinema gösterimi, yanılmıyorsam 1911’de yapılmış. Bundan önce Sudan İngiltere’nin sömürgesiyken, bu ülkede çekilmiş bir film de mevcut. İngiltere’nin ülkedeki varlığı ve etkisi, dikkatlerin sinemanın teknik kısmına çekilmesine neden olmuş aslında. Stüdyolar kurulmuş; ek olarak Sudan’da 13 bin saatten uzun bir görüntüye sahip bir arşiv mevcut, ki bu Afrika’daki en büyük arvişlerden biri. Sudan’ın ilk görüntü yönetmeni Gadalla Gubara gibi önemli zanaatkârlar ortaya çıkmış. Ama bu dönem yapılan filmlerin neredeyse tamamı devlet destekli, resmi kurumlarca yönlendirilmiş belgesellerdir. Tabii bunlar propaganda türünden dokunuşlar da içeriyordu. Sanatsal anlamda sinema yapmak isteyen kişiler için özgür bir alan yoktu. Gadalla Gubara’nın başını çektiği bir grup, kurmaca filmler da çekmeye çalışmış aslında. O dönem Sudan’da birçok gezici sinema gösterimleri düzenlendiği gibi, sinema salonları da bulunuyordu. Dolayısıyla gerçek bir sinefillikten ve film izleme kültüründen söz edebiliriz. Kayıtlar, diktatörlükten önce Sudan’daki sinema seyirci sayısının, futbol seyircilerinden iki-üç kat fazla olduğunu söylüyor ve buna bahsettiğim gezici gösterimler dâhil değil. Ama söylediğim gibi, iş sanatsal filmlere geldiğinde, şartlar çok kısıtlıydı. Hiçbir Sudanlı yönetmenin tanınmıyor oluşu da buna bağlanabilir.

Filmde de gördüğümüz Ibrahim Shaddad, yurtdışına, Doğu Almanya’ya sinema okumak için giden ilk kişidir. Kendisi bu ülkede Hunting Party – Jagdpartie isimli, ırkçılık ve kölelik gibi konularla ilgilenen zamansız bir film yapmıştır ve bu film o dönem festivallerde de ses getirmiştir. Ama Sudanlı bir yönetmen tarafından çekilmesine rağmen Almanya yapımıdır. Yine filmde gördüğümüz Suleiman Ibrahim’in de parçası olduğu bu jenerasyon, sinema okuyup bir süre sonra sinema yapmak için ülkelerine döner, ama o sırada tüm imkânlar devletin hâkimiyeti altındadır, diktatörlükten önce bile. Dolayısıyla sürekli bir mücadele hâlinde olduklarını söyleyebiliriz. Kendi istedikleri filmleri yapabilmek için devlete senayo satıyorlarmış örneğin. Burada Ibrahim Shaddad’ın Deve – Jamal adlı filmine bir parantez açılabilir belki. 13 dakikalık bu yapım, bence sinema tarihinin en güçlü deneysel filmlerinden biridir. Ama bu filmi yapabilmek için devlet için de bazı filmler çekmesi gerekmiştir. Tüm bunlar ışığında, yapılan çalışmalar, devasa arşiv ve uzun metrajlı film hazırlıklarına rağmen bugün Sudan sineması diye bir olgundan bahsedebilmek ne yazık ki mümkün değil.

Güvenç Atsüren: Peki diktatörün yönetimi ele almasının ardından süreç nasıl gelişti? Sinemalar mı kapandı, yönetmenler sürgüne mi gönderildi ve belki de en önemlisi bahsettiğiniz arviş ortadan kaldırıldı mı?

Suhaib Gasmelbari: Ordu ve destekçisi olan İslami cephe, 30 Haziran 1989 gecesi yönetimi ele alınca tüm Sudanlıların hayatı değişti; her şey çöktü, her şey kültürel bir çöle dönüştü. Sinema salonlarını kapatmak yönünde bir emir vermediler ama sokağa çıkma yasağı koydular. Sudan’da hava çok sıcak olduğu için tüm sinemalar açık alanlardadır ve gösterimler sadece gece yapılır. Dolayısıyla o dönem akşam yediden sonra sokağa çıkamadığınız için sinemaya da gidemiyordunuz. Böylece sistematik olarak sinemalar kapanmış oldu. Aynı zamanda Ulusal Sinema Merkezi’ni de kapattılar. Ibrahim Shaddad’ın başkanı olduğu, kültür bakanlığı içinde bir sinema bölümü de vardı. Bir gün işe giderken güvenlik görevlileri tarafından tutuklandı, diğer herkesi de kovdular. Bunun, Sudan’da modernitenin tüm kazanımlarını, tüm bir arvişi, hafızayı silmeye yönelik bir proje olduğu çok açık. Bodrum katında olan arvişin büyük bir kısmı, su ve toz sebebiyle yok oldu. Aynı zamanda sinemacıların projeleri durduruldu. O sırada Sudan’da sadece siyah-beyaz filmler için laboratuvar vardı, renkli yapımlar için filmler Londra’ya gönderilmişti ama devlet bunlar için ödemeye yapmayınca o filmler de ortadan kayboldu. Tabii ki bu yaptırımlar sinemayla sınırlı değildi ama bu alanda çok agresiflerdi. Sinemanın yasaklanması gereken bir şey olduğunu düşünüyorlardı. Ama bunu sinemayı haram olarak gördükleri için mi -bu yönde bir şey söylemişlerdi- yoksa insanları bir araya getirdiği için mi yaptıkları hâlâ tartışılıyor. Ben ikinci ihtimali daha mantıklı buluyorum.

“Filmlerini ve film izleme deneyimini paylaşmayı tercih ediyorlardı; onlar için hayatın anlamı sinemaydı.”

Güvenç Atsüren: Talking About Trees gibi bir film yapma fikri nasıl ortaya çıktı? Filmin odaklandığı dört yönetmenle yollarınız ne şekilde kesişti?

Suhaib Gasmelbari: Sudan’ın kasti olarak silinmiş görsel hafızası ile ilgili bir araştırma yapıyordum. Bu yönetmenler ve filmlerinden haberdardım. Deve filmini uzun süre önce Mısır’da izlemiştim örneğin. Ama söz konusu filmlerin çoğuna ulaşılamıyordu. Fransa’daki sinema eğitiminin son yılında kurmaca bir film çekmek için Sudan’a gitmiştim. Bana fazlasıyla destek olan bir yapımcım varken ve her şey yolunda giderken işler bir anda tersine döndü. Çünkü yapmak istediğim filmi, ülkenin o dönemki şartları altında çekmek mümkün değildi. Mekânların fotoğraflarını bile çekemiyordum. Dolayısıyla Ömer el Beşir yönetimdeyken bu filmi yapamayacağıma karar verdim. Ama bu seyahat sırasında, filmdeki yönetmenlerle tanışma fırsatı buldum. Sürgünden dönmüşlerdi, 1990’larda yasaklanan Sudan Sinema Topluluğu’nu yeniden bir araya getirmeye çalışıyorlardı. Geri döndüğümde hükümet, imajını düzeltebilmek gayesiyle bazı tavizler vermeye başlamıştı, barış anlaşmaları yapılıyordu. O esnada evlerinde çok kötü şartlar altında saklamak durumunda kalsalar da, çektikleri filmlerin makaralarına hâlâ sahip olduklarını öğrendim. Bu yönetmenler 70’lerden beri sinema hakkında yazıp çizen eleştirmenlerdi aynı zamanda. Bana çıkardıkları dergileri ve filmlerini verdiler. O filmleri izlediğimde çok zor şartlar altında çıkardıkları işlerden çok etkilendim. Klişelere sığınmayan, uluslararası sinema dilini bile zorlayan çalışmalarla karşılaştım. Özgün bir ses arayışında oldukları hissediliyordu. Sonrasındaki süreçte oldukça yakın arkadaş olduk. O sırada aklımda böyle bir film yapma fikri olmamasına rağmen onların sinema aşkı beni fazlasıyla etkiliyordu. Aslında sinema sevgisinin tüm Sudan’a yayıldığını söyleyebilirim. Bir anektod aktarayım: Costa-Gavras’ın Ölümsüz – Z filmi Sudan’da gösterildiğinde müziklerinin bestecisi Mikis Theodorakis de gösterime katılmış ve filmin ardından insanlar onu oteline kadar omuzlarda taşımışlar. Böyle bir noktadan, hayatında hiç sinemaya gitmemiş bir jenerasyona geçmiş olmak gerçekten üzücü. Ama bahsettiğim sinema sevgisinin temellerini filmimdeki yönetmenler atmıştı. Onlar, kendi filmlerini her şeyden çok önemseyen, egosantrik tipler değillerdi. Filmlerini ve film izleme deneyimini paylaşmayı tercih ediyorlardı; onlar için hayatın anlamı sinemaydı.

Güvenç Atsüren: Filmde de gördüğümüz gezici film gösterimleri sizi ve Talking About Trees’in yapım sürecini nasıl etkiledi?

Bir gün beni bir gösterimlerine davet ettiler. Devletin baskısı sebebiyle başkent Hartum’da film göstermek imkânsızdı ama küçük kasaba ya da köylerde gösterimler bir şekilde düzenlenebiliyordu. Oradaki aileler ya da topluluk bu konuda yardımcı oluyordu. Çok eski bir arabaya atlayıp yola çıktık, ama bu araç yolda yüzlerce kez bozuldu. Bir komediye dönüşmemesi için bu görüntüleri filmimde kullanmadım ama birçok kez yola devam edebilmek için bu aracı itmek zorunda kaldık. Gösterim alanına vardığımızda perdeyi kurma anına şahit oldum. Beyaz bir kumaşı, toprağa saplanmış sırıklar yardımıyla gerdiler. Gösterim sırasında, Sudan’da sık sık olduğu üzere yoğun miktarda toz taşıyan şiddetli bir rüzgar çıktı. Rüzgar perdeyi sallıyordu. Fransa’dan gelmiş bir genç olarak, gösterim duracağını, herkesin evine döneceğini düşündüm. Ama tam tersi oldu. Kimse bir yere gitmedi. İki kişi sandalyelerini sırıklara bağlayarak ve tabii ki kendi ağırlıklarını kullanarak perdenin sallanmasını engellemeye çalıştı. Perdedeki görüntüler sanki bir teknedeymişiz gibi sallanıyordu. Bu esnada filmi izlemeyi bırakıp çevremde olan biteni gözlemlemeye başladım. Herkes gülüyordu. Varoluşsal bir ders gibiydi. O an, bu hissiyatı aktarmak için bir gereklilik hissettim. Bence her film bir gereklilik duygusundan doğmalıdır. Talking About Tress’i çekme fikrinin de bu yaşadıklarım üzerine, bu gereklilik hissi üzerine oluştuğunu söyleyebilirim.

“Devrime ihtiyacımız vardı. Bunu benim filmimde de hissedebilirsiniz.”

Güvenç Atsüren: Talking About Trees, geneli itibarıyla nahif bir direniş anlatısı sunuyor. Filmin ilk gösteriminin üzerinden kısa bir süre geçmesinin ardından diktatörlüğün yıkılışına şahitlik ettik. Bu ikisi arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?

Suhaib Gasmelbari: Aslında bunun sadece nahif bir direniş olduğunu söyleyemeyiz. Tabii ki biz çekimleri yaparken çevremizde o sinemayı açabilmek için gerekli umudu nereden bulduklarını soran birçok insan vardı. Ama ben filmimdeki yönetmenleri “umudun filozofları” olarak tanımlıyorum. Çevrelerinde olan biten her şeyin; devletin, silahlı güçlerin karşısında ne kadar zayıf olduklarının farkındalar. Hayatları boyunca birçok bedel ödemek zorunda bırakılmışlar, hapse atılmış, sürgüne gönderdilmişler. Aslına bakarsanız, çekimlerin başındayken ben de sinemayı açma girişimini nafile bir çaba olarak görüyordum. Ama onları tanıdıkça hissettiklerini daha iyi anladım. Yapmak istedikleri şey, geçici zaferler de olsa otoritenin gücü karşısında bir şeyler kazanmaktı. Çünkü devlet onları yüzlerce defa yok ekmek istemişti ama onlar hâlâ hayatta olduklarını göstermeye çalışıyorlardı.

Sudan’daki rejime karşı yedi defa ayaklanılmıştı, ama devrim girişimi bu kez sonuca ulaştı. Biliyorsunuz umut çok acı verici bir şey de olabilir. Defalarca denedikten sonra başarıya ulaşamazsanız, umudunuzu kaybedersiniz. Bu sebeple insan kendini umuttan uzak tutmak dahi isteyebilir. Ama devrime ihtiyacımız vardı. Bunu benim filmimde de hissedebilirsiniz. Politikayla ilgisi olmayan kişiler dahi gündelik hayatlarında ya da ekonomik olarak yaşadıkları sorunlardan bıkmış durumdaydılar. Hayal edemeyeceğiniz kadar zengin olan oligarklar her şeye sahipken, halk tamamen fakirdi. İnsanların gözlerini kapamak için islamı kullanıyorlardı.

Güvenç Atsüren: Türkiye’deki durum da hiç farklı değil.

Suhaib Gasmelbari: Kesinlikle. Hâl böyleyken hükümet, bu devrim arzusunu propagandayla geçiştiremedi. Sudan bütçesinin yedide biri silahlanmaya harcanıyordu. Sağlık hizmetleri tamamen çöktü. İnsanlar bu gibi olumsuzlukları görmeye başladı. Dolayısıyla bu devrimin gerçekleşmemesi imkânsızdı. Filmi çekerken de bu konuda şakalaşıyorduk, Ibrahim “bizi hapse attıracaksın” deyip duruyordu. Ben film gösterilmeden önce Ömer el Beşir’in gideceğini iddia ediyordum, onlar da “bizi bu saçmalığa inandırma, artık umut etmek istemiyorum” diye karşı çıkıyorlardı. Filmle ilgili son çalışmaları yaparken Sudan’da eylemlerin büyümesi, beni bir çelişkiye düşürdü. Filmi bırakıp Sudan’a gitmeyi dahi düşündüm. Ama filmi birlikte çalıştığım kişilere karşı etik bir sorumluk hissedip çalışmaya devam ettim. Berlin Film Festivali’ndeyken, yaşananlara dair ailemden aldığım haberler beni oldukça üzüyordu. Film prömiyerini yaptığında ben depresyondaydım ama mutlu görünmeye çalışıyordum. Sonrasında Berlin’de kazandığımız ödül, sembolik bir anlam da kazandı. Yaptığım ödül konuşması neredeyse viral oldu, birçok kişi tarafından paylaşıldı. Filmi çekerken, anlattığımın bu yönetmenlerin hissettikleri umutla ilgili olduğunu düşünüyordum ama tüm bunların biteceğine dair bir umut benim içimde de her zaman vardı. Nasıl olacağını bilmiyordum ama bu rejim bir şekilde sona erecekti.

Güvenç Atsüren: Devrimden sonra, aradan geçen 30 yılın ardından yeni bir sinemanın açılmasına yönelik çalışmalar var mı?

Suhaib Gasmelbari: Bu yönde çalışmalar var. Özellikle gençler bu konuyla ciddi şekilde ilgileniyor. Ama genele baktığımızda, devletin kendisi mahvolmuş durumda, hiç parası yok. Ve tabii ki eğitim, sağlık, tarım ya da adalet gibi konular daha öncelikli. Dolayısıyla sinemanın kısa vadede devlet desteği görmesi çok zor. Ama sinemayı seven insanların daha önce kapalı kapılar ardından yürüttükleri faaliyetleri, özgürce gerçekleştirme imkânları var artık. Gençlerin kendi mahallelerinde sürekli gösterimler düzenlemesi beni çok şaşırtıyor örneğin. Biz de Talking About Trees’i filmde gördüğümüz Devrim Sineması’nda göstermek istiyoruz. Gezici gösterimlerin sayısını arttırmak, şartlarını iyileştirmek için çalışıyoruz. Ama gerçek anlamda sinema sektörünün yeniden oluşabilmesi için, özgürlükleri kısıtlayan yasalarda da değişiklikler yapılması gerekiyor. Yine de bu yeterli olmaybilir. Çünkü söylediğim gibi, devletin şu an buna ayırabileceği bir bütçesi yok. Bu sebeple, zengin insanların ellerini taşın altına sokması gerekiyor. Ama burada rejimin zenginleştirdiği, dini bir ticari metaya dönüştüren, kültürel faaliyetlere karşı duran topluluktan değil, kendini daha modern gören kesimden söz ediyorum. Ama burada şuna dikkat edilmeli ki, bu kesim de sinemayı liberallerin propaganda aracına dönüştürmemeli

Güvenç Atsüren: Sınırsız bir özgürlüğünüz olsa, belgeselinizdeki gibi 30 yıl sonra açılan Devrim Sineması’nda Zincirsiz – Django Unchained yerine siz hangi filmi gösterirdiniz?

Suhaib Gasmelbari: Öncelikle şunu söyleyebilirim ki Django Unchained tercihi uzun tartışmalar sonunda yapıldı. İnsanların ilgisini çekebilecek bir film göstermek, insanlara sinemada bir arada olmaya dair bir deneyim yaşatmak istiyorlardı. Çünkü sinemanın insanlardan destek görmesi için onları eğlendirmesi de gerekiyordu. Ama ben bu tercihten memnun değildim (gülüyor). Seçim şansı bende olsaydı, filmdeki yönetmenlerin eserlerini gösterirdim sanırım. Zamanında yerel halkın ilgisini çok çekmese de bu filmlerin ilgi çekebileceğimi düşünüyorum. Ama bu yine de çok zor bir soru. Neden bilmiyorum ama şu an aklıma Akira Kurosawa’nın Dodes’ka-den filmi geldi. Savaş sonrası toplumun durumunu anlatması sebebiyle onu da göstermek isterdim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi