Bir insan ömrü boyunca ne kadar acı yaşayabilir? Kaderini dizginlemek mi daha kolaydır yoksa ona boyun eğmek mi? Sokolov’un hikâyesine de bu pencereden bakmak mümkün. Filmin ana karakteri Sokolov, marangozluk ve şoförlük yapan Voronejli bir köylüdür. İnsanlığın kaderini değiştiren savaşın başlamasıyla onun da talihi değişir. Bondarçuk, kaderiyle mücadele eden, yenilen ve tekrar ayağa kalkıp tekrar yenilen fakat yılmayan, aynı zamanda baba olan bir askerin, yaşamını sunuyor bize. Filmin, özellikle başarılı kamera hareketleri, çarpıcı bombalama sekansları ve anlatının dağılmadan düz bir çizgide yürütülmesiyle Şolohov’un aynı adlı romanına da görsel anlamda can veren bir nitelik taşıdığını da belirtmek mümkün. Gerilimin yükseldiği anlara paralel olarak devreye giren müzikler ise karakter merkezli hikâyeyi doruğa çıkartmaya yetiyor. Savaş yıllarında cephede yer alan Bondarçuk, yaşadığı trajedinin temsilini, VGIK’de (Gerasimov Sinematografi Enstitüsü) aldığı sinema eğitimiyle de bütünleştirip tarihteki en etkileyici epik-dram filmlerinden birinİ çekmeyi başarmış. Konusu itibarıyla film, savaşın durdurulmasını veya faşist karanlığa karşı duruşu propagandif bir dil ve teknikle aktarmak yerine, savaşın insan hayatına etkilerini çarpıcı biçimde veriyor diyebiliriz. Ayrıca savaş filmlerinde bolca görülen propaganda amaçlı ideolojik vurgunun da olabildiğince kısıtlanarak, onun yerine daha çok karakter odaklı bir anlatısının olduğunu görmek mümkün. Sinema tarihi açısından birtakım önemli detaylara da değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bunlar arasında özellikle Sokolov’un esir olmasına sebep olan kamyonun devrildiği plan sekansın, helikopter çekimleri ile yapılması döneminin ötesinde değerlendirilmesini gerektiren bir olgu kanımca. Öyle ki günümüz filmlerinin çoğunda kullanılan kaçış sekansı burada da kendine, başarılı bir dokunuşla yer bulmuş. Özellikle kameranın havadan çekimiyle ilgili çalışmaların kıtlığı düşünüldüğünde Bondarçuk bunu hakkıyla yerine koymuş diyebiliriz. Kameranın enstantane yakalamadaki gücü, filmde manzarayı en dramatik biçimde verme gayesi olarak karşımıza çıkar. Rus sinemasının da bu anlamıyla yeni bir tekniği kazandığını söylemek doğru olacaktır.

Sudba cheloveka: Herkese Eşit Olarak

Dikenli teller Sokolov için gerçekliğin ötesinde rüyalarına hükmeden bir imge olma özelliği taşır. Savaş bitmesine ve hür bir adam olarak yaşamasına rağmen kaderle mücadelesi de sürer. Çünkü savaş, Sokolov’un kaderi için yalnızca bir cephe hatta siper olma özelliği taşır. Ruhu savaşta sıkışıp kalır ve buna engel olamaz. Zafer onun için yıkılmakla eş değerdir adeta.  Sokolov karşı konulmaz şiddetin, acımasızlığın ve sefaletin pençesi altında kalır. Bütün bunlara rağmen ruhunu özgürleştirecek bir dayanak bulma arayışından da bir an olsun vazgeçmez. Bondarçuk’un görsel olarak tüm bunları atlamadan, başarıyla yansıtması da iyi bir yönetmenliğin işareti olsa gerek.

Özellikle Sokolov’un esirlikten, karşısına çıkan olanakları doğru değerlendirerek kurtuluşu ile savaşın ardından esirlere yapılan baskı ve hainlik vurgusu arasında bir karşıtlık yaratılmaya çalışıldığı da gözükmekte. Çokça kez dillendirilen ve Sovyetler Birliği’nin kendi yurttaşlarına karşı işlediği savaş suçları algısını da yıkmaya çalışan bir örnek teşkil etmekte Sudba Cheloveka. Savaş temasının Sovyet iktidarını ideolojik anlamda yeniden üretmek için değil; aksine daha evrensel bir kaygıyla tercih edildiği de görülüyor. Savaşın, bireyler üzerinde yarattığı antagonistik hava da yalnızca Nazileri temsilen değil, Sovyet askerlerini de kapsayacak şekilde aktarılır. Ek olarak Nazi subayların akıl dışılığı değil aynı zamanda insana dair akıl dışılığın da başarılı bir tezahürünü yaratıyor Bondarçuk. Sokolov, bu akıl dışılığa karşı konumda yer almayı tercih ediyor çoğu zaman. Savaşı başlatan Nazi çılgınlığına ek olarak savaşın çığırından çıkardığı Sovyet askerleri arasındaki pragmatist ilişkiler de insana dair sorgular içermektedir. İdeolojik olarak yoğun bir anlatıya sahip olmasa da belirli sahneler oldukça politik sınırlar içerisinde kendini ortaya koyar.  Örneğin Nazi ideolojisinin akıl almazlığı ve savaşta sınır tanımaz tavırları her fırsatta öne çıkarılırken, aynı zamanda Sovyet askerleri arasındaki hayatta kalma çatışması da öne çıkarılır.

Sokolov’un esir olarak geçirdiği zaman aslında onun kahramansı yolculuğunu da yaratmaya yetmiştir. Bu süreçte Sokolov’a yalnızlık dayatılmaz, yalnızlığını büyük ölçüde kendisi belirler. Savaş boyunca yalnız kalışı ve herhangi biriyle sosyalleşmemesi de buna örnek teşkil eder. Bu dönemi açıklamak için özellikle Vogler’in kahraman yolculuğu modeli ele alınabilir. Vogler’i kısaca tanıtmak gerekirse, Joseph Campbell’in ‘’Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’’ modelini eklemeler yaparak ‘’kahraman yolculuğu’’ modeli olarak tekrar oluşturan kişidir diyebiliriz. Vogler, hikâyelerin, mitlerin, peri masallarının ve düşlerin topluca ‘’Kahraman Yolculuğu’’ modelini oluşturduğunu söyler. Sokolov’da bu yolculuk modelinin kahramanı olarak karşımıza çıkar. Sıradan dünyasını sarsan savaş durumu ile orduya katılır. Ardından Vogler’in modelindeki rehber tanımına uygun biçimde yalnızlığı rehber edinmek durumunda kalır. Sürdüğü kamyonun yakınına bomba düşmesi sonucunda ilk eşiği de geçer. Ardından savaşın getirdiği yalnızlık durumu, çevresindeki askerlerle kaçınılmaz bir ortaklık yaratsa da diğer esirlerle yakınlaşmasını engeller. Toplama kampına ve ardından da çalışma kampına gelişi ise ‘’mağaranın derinliklerine yaklaşmasını’’ sağlar.

Çalışma kampında geçirilen vakit aynı zamanda ölüme yaklaşılan dakikaları da temsil etmektedir. Vogler’in çile bölümünü; Yahudi, komiser ya da komünist olduğu için kurşuna dizilen askerlerin acıları tamamlar. Her ne yaşanırsa yaşansın ölüm, tesadüflerle ona yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Nazi ordularının zaferine kadeh kaldırmayışı aynı zamanda ‘’ödül’’ ile bağlantı kurulan bölümdür. Cesur bir asker olduğu için ekmek parçasıyla ödüllendirilmesi, aslında o an itibariyle cesur sıfatını kazanmasını sağlar. Nazi subayının şoförlüğünü yaptığı sırada aslında başlangıç noktasına da dönecektir Sokolov. Şoförlük aynı zamanda hürlükten esirliğe geçişi ve tekrar özgürlüğüne kavuşmasını temsil eden bir detaydır da. Gelen tüm darbelere rağmen, dünyaya umutla bakmak için arayış hâlinde olan bir adamın dirilişidir de aslında hikâyenin sonu. Savaştan daha sefil bir durum varsa o da yalnızlıktır Sokolov için. Bunun için Vanya ile kurduğu ilişki bu arayışın bir sonucu olarak da okunabilir. Vanya, Sokolov’a kendini canlı hissettirmektedir, çünkü kendi yaşadığı acının yalnızca ona ait olmadığını görmesini sağlar. O da tıpkı Sokolov gibi ailesinin tüm üyelerini savaşta kaybetmiştir ve yetim kalmıştır. Sokolov’un, Vanya ile yeni bir yaşam kurma arayışı da, yaşantılarının ortaklığı üzerinden okunabilir.

Nazi mottosu “Jedem das Sein (Herkese Hak Ettiği Kadar)’’ düşüncesi ile Sokolov’un toplama kampında vurguladığı ‘’Herkese Eşit Olarak’’ düşüncesi ideolojik olarak açıklanabilecek sınırlara sahiptir. Nasyonal sosyalist düşüncenin makbul insan tanımı ile reel sosyalist deneyimin yarattığı yeni insanın arasındaki farkı ortaya çıkartmaya yeter bu karşıtlık. İdeal faşist benliğin oluşumu üstün ırksal özelliklere göre temellendirilirken, filmde karşıtı olarak sunulan sosyalist insan tipinin de tam tersi dayanışma, ortaklık ve emek eksenli oluşturulduğu görülmekte.

Savaşın Sovyetler nezdinde zaferle sonuçlandığı 9 Mayıs günü aslında Sokolov için de yıkılış ile diriliş arasındaki köprüyü simgelemektedir. Hikâyenin görkemli uyarlamasıyla ilgili son sözü belki de Rosselini ile açıklamak mümkün olacaktır: ‘’Savaş hakkında çekilmiş en güçlü, en büyük film.’’

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi