Avangart sinema akımları, görsellik üzerine kurulu bir medyum olan sinemada, görüntüyü ikinci plana atacak kadar cüretkâr olabilir. Gustav Möller’in 2018 tarihli ilk uzun metraj denemesi olan Den skyldige de bu denli iddialı bir film.  Acil durum hattında çalışan bir polis memurunun, telefonun başından ayrılmadan çözmeye çalıştığı bir kaçırılma vakası ne derece sinematiktir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, filmin tüm görselliğinin bir polis memurunun yakın ve orta plan çekimlerinden ibaret olup olmadığı tartışılmalı. Den skyldige: Ödünç Alınmış Bakış John Berger’e göre imge, bir kişinin, bir nesneyi ya da başka bir kişiyi görme biçimidir. Fotoğraf bir imgedir; çünkü fotoğrafçı o nesneyi o perspektiften görmüştür. İmge, muhakkak plastik bir medyumla belgelenmek zorunda değil. Düzyazı ve şiirde imge, ufak bir anlam kaymasıyla birlikte, bu şekilde karşımıza çıkar. Betimlemelerle dolu bir roman, görsellik açısından zengindir. Jane Eyre ya da İnce Memed gibi zengin betimlemelerle dolu bir roman okuyan bir kişinin imgelemi, film izleyen bir kişinin gözlerinin gördüğü vasfı görür diyebiliriz. Tam olarak bu yer değiştirme, Den skyldige filmini, görüntü konusundaki kıtlığına rağmen görsellik açısından tatmin edici bir film hâline getiriyor. Bir yönetmenin kamerası nasıl en mahrem anlara ulaşma yeteneğine sahipse, Asger de benzer bir mahareti telefon ile sergiliyor. Kaçırılma vakasını analiz edebilmek için kontağa geçtiği kişilerin gözleri ve arka planda duyulan sesler kendi gözleri hâline geliyor. Ne var ki, her ne kadar aksiyonu çoğunlukla diyaloglar vasıtası ile öğrensek de bu görme biçimini edebi olarak nitelemek yanlış olacaktır. Hector Berlioz ve Franz Liszt gibi besteciler, müziğin, dinleyicilerin duygularına hitap etmekten ziyade, bir zaman-mekân illüzyonu yaratarak (tıpkı sinema gibi) onlara bir hikâyeyi yaşatabilme potansiyelini fark etmiştir. Bir önceki paragrafta belirtildiği gibi, Asger aksiyonu sadece anlatılanlardan öğrenmiyor; arka planda duyulan sesler de olayın üzerindeki gizem perdesini kaldırabilmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu seslerin bir diğer işlevi de gerçeklik yanılsamasını desteklemek; dehşet verici bir sahne gösterilmese de, gören kişinin sesindeki dehşet, kesik bir şekilde nefes alıp vermesi, kapı ve tahta gıcırtıları ile yaratılan suspense, seyircide sahneyi kafasında canlandırmaktan ziyade, o anı yaşadığı hissiyatını uyandırıyor. Yukarıda bahsedilenler ilgi çekici buluşlar; ne var ki hikâyeyi sinematikleştirmek konusunda tek başlarına yeterli değiller. Enteresan bir karakter ve onu daha da enteresanlaştıracak bir içsel çatışma, her sinefilin, bir filmi tam anlamıyla sevebilmek için ihtiyaç duyduğu anlatı ögeleri olsa gerek. Asger’in bu ikisine de sahip olduğu söylenebilir; telefon başındayken yüzünde oluşan mimikler her ne kadar açıklayıcı (ve başarılı bir oyunculuk performansının ürünü) olsa da karakteri tanımak oldukça uzun sürüyor. Uzunca bir süre, merhametli bir polis memurundan fazlası değil bizim için Asger. Yaşadığı suçluluk duygusu, araştırdığı kaçırılma vakasına haddinden fazla ilgi duymasını en sonunda haklı çıkarsa da, filmin final sahnesine kadar bu suçluluk duygusunun sebebini öğrenemememiz de bir başka eksi puan. Hikâye başarılı bir şekilde çözüme ulaşarak izleyiciyi tatmin ediyor. Üstüne üstlük yarattığı suspense’ler ve twist’lerle izleyicinin nabzını elinde tutmasını biliyor yönetmen. Ne var ki, filmin sinematografiyi en sınırlı şekilde kullanması ve görsel kurgusunun yetersizliği, pek çok sinefili hayal kırıklığına uğratabilir.

Yazar Puanu

Puan - 50%

50%

Hikâye başarılı bir şekilde çözüme ulaşarak izleyiciyi tatmin ediyor. Üstüne üstlük yarattığı suspense’ler ve twist’lerle izleyicinin nabzını elinde tutmasını biliyor yönetmen. Ne var ki, filmin sinematografiyi en sınırlı şekilde kullanması ve görsel kurgusunun yetersizliği, pek çok sinefili hayal kırıklığına uğratabilir.

Kullanıcı Puanları: 3.73 ( 5 votes)
50

Avangart sinema akımları, görsellik üzerine kurulu bir medyum olan sinemada, görüntüyü ikinci plana atacak kadar cüretkâr olabilir. Gustav Möller’in 2018 tarihli ilk uzun metraj denemesi olan Den skyldige de bu denli iddialı bir film.  Acil durum hattında çalışan bir polis memurunun, telefonun başından ayrılmadan çözmeye çalıştığı bir kaçırılma vakası ne derece sinematiktir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, filmin tüm görselliğinin bir polis memurunun yakın ve orta plan çekimlerinden ibaret olup olmadığı tartışılmalı.

Den skyldige: Ödünç Alınmış Bakış

John Berger’e göre imge, bir kişinin, bir nesneyi ya da başka bir kişiyi görme biçimidir. Fotoğraf bir imgedir; çünkü fotoğrafçı o nesneyi o perspektiften görmüştür. İmge, muhakkak plastik bir medyumla belgelenmek zorunda değil. Düzyazı ve şiirde imge, ufak bir anlam kaymasıyla birlikte, bu şekilde karşımıza çıkar. Betimlemelerle dolu bir roman, görsellik açısından zengindir. Jane Eyre ya da İnce Memed gibi zengin betimlemelerle dolu bir roman okuyan bir kişinin imgelemi, film izleyen bir kişinin gözlerinin gördüğü vasfı görür diyebiliriz. Tam olarak bu yer değiştirme, Den skyldige filmini, görüntü konusundaki kıtlığına rağmen görsellik açısından tatmin edici bir film hâline getiriyor.

Bir yönetmenin kamerası nasıl en mahrem anlara ulaşma yeteneğine sahipse, Asger de benzer bir mahareti telefon ile sergiliyor. Kaçırılma vakasını analiz edebilmek için kontağa geçtiği kişilerin gözleri ve arka planda duyulan sesler kendi gözleri hâline geliyor. Ne var ki, her ne kadar aksiyonu çoğunlukla diyaloglar vasıtası ile öğrensek de bu görme biçimini edebi olarak nitelemek yanlış olacaktır.

Hector Berlioz ve Franz Liszt gibi besteciler, müziğin, dinleyicilerin duygularına hitap etmekten ziyade, bir zaman-mekân illüzyonu yaratarak (tıpkı sinema gibi) onlara bir hikâyeyi yaşatabilme potansiyelini fark etmiştir. Bir önceki paragrafta belirtildiği gibi, Asger aksiyonu sadece anlatılanlardan öğrenmiyor; arka planda duyulan sesler de olayın üzerindeki gizem perdesini kaldırabilmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu seslerin bir diğer işlevi de gerçeklik yanılsamasını desteklemek; dehşet verici bir sahne gösterilmese de, gören kişinin sesindeki dehşet, kesik bir şekilde nefes alıp vermesi, kapı ve tahta gıcırtıları ile yaratılan suspense, seyircide sahneyi kafasında canlandırmaktan ziyade, o anı yaşadığı hissiyatını uyandırıyor.

Yukarıda bahsedilenler ilgi çekici buluşlar; ne var ki hikâyeyi sinematikleştirmek konusunda tek başlarına yeterli değiller. Enteresan bir karakter ve onu daha da enteresanlaştıracak bir içsel çatışma, her sinefilin, bir filmi tam anlamıyla sevebilmek için ihtiyaç duyduğu anlatı ögeleri olsa gerek.

Asger’in bu ikisine de sahip olduğu söylenebilir; telefon başındayken yüzünde oluşan mimikler her ne kadar açıklayıcı (ve başarılı bir oyunculuk performansının ürünü) olsa da karakteri tanımak oldukça uzun sürüyor. Uzunca bir süre, merhametli bir polis memurundan fazlası değil bizim için Asger. Yaşadığı suçluluk duygusu, araştırdığı kaçırılma vakasına haddinden fazla ilgi duymasını en sonunda haklı çıkarsa da, filmin final sahnesine kadar bu suçluluk duygusunun sebebini öğrenemememiz de bir başka eksi puan.

Hikâye başarılı bir şekilde çözüme ulaşarak izleyiciyi tatmin ediyor. Üstüne üstlük yarattığı suspense’ler ve twist’lerle izleyicinin nabzını elinde tutmasını biliyor yönetmen. Ne var ki, filmin sinematografiyi en sınırlı şekilde kullanması ve görsel kurgusunun yetersizliği, pek çok sinefili hayal kırıklığına uğratabilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi