Advertisement

Audre Lorde, Zami: A New Spelling of My Name kitabında “Nerede ayakları olmayan bir kuş uçsa, orada dalları olmayan ağaçlar bulurdu” der. Amerikalı yazar ve aktivist bu sözüyle bir yandan “öteki” olmaya, bu dünyada ait olduğu bir yer bulamamaya değinirken, bir yandan da ailenin ve toplumun bu ötekileştirmedeki rolüne vurgu yapar. Mart ayında Avustralya’da yayınlanan, uluslararası prömiyerini ise bu ay Netflix’te yapan Stateless, hikâyesinin merkezine bu ayaksız kuşları koyuyor. İzleyici olarak onların olduğu yere gittiğimizde ise, bizi dalları olmayan ağaçlar bekliyor.

Elise McCredie, Tony Ayres ve usta oyuncu Cate Blanchett’ın yaratıcısı olduğu Stateless, gerçek olaylardan esinlenen hikâyesini, Avustralya’da göçmenlerin gözaltında tutulduğu bir toplama merkezinde hayatları kesişen dört karakter üzerinden anlatıyor: Avustralya vatandaşı bir hostes olan Sofie (Yvonne Strahovski), kendisine tecavüz eden adamdan uzaklaşmak için kimliğini gizleyip ülke dışına çıkmaya çalışırken kaçak bir göçmen sanılarak toplama merkezine getiriliyor. Afganistanlı bir mülteci olan Ameer (Fayssal Bazzi), eşi ve henüz çocuk yaştaki iki kızını Taliban teröründen kurtarabilmek ve onlara daha iyi bir yaşam sunabilmek için ailesi ile birlikte Avustralya’ya doğru zorlu bir yolculuğa çıkıyor. Cam (Jai Courtney), yaşadığı mali sıkıntılardan kurtulmak için gönülsüzce de olsa toplama merkezinde gardiyan olarak çalışmaya başlıyor. Clare (Asher Keddie) ise basının merceği altındaki toplama merkezinde yönetimi devralıp sorunları çözmesi için göç idaresi tarafından görevlendiriliyor.

İster bir Akdeniz kıyısında olsun, ister Meksika-Amerika sınırında, söz konusu göçmenler olduğunda karşımıza çıkan etkenler, umutlar, ön yargılar ve sistematik sorunlar dünyanın neredeyse her yerinde aynı olduğu için Stateless’ta da aşina olduğumuz bir manzarayla karşılaşıyoruz. Stateless dizisinin benzer yapımlardan ayıran ise Sofie karakteri oluyor.

Çocukluğundan beri kendisini ihmal eden ailesinin ona biçtiği rolü reddedip kendi yolunu çizmeye çalışan Sofie, ailesinden göremediği sevgi ve desteği GOPA adını taşıyan bir dans grubunda buluyor. GOPA’nın karizmatik lideri Gordon Masters (Dominic West) ve eşi Pat (Cate Blanchett) tarafından oraya ait olduğuna inandırılan Sofie, kısa süre sonra bu tarikatvari topluluğun gerçek yüzüyle karşılaşıyor ve Gordon’ın kendisine tecavüz etmesiyle hayatı alt üst oluyor. Geçmişte de boğuştuğu psikolojik sorunlar, yaşadığı bu büyük travmayla yeniden tetiklenen Sofie, kendi benliğinden kaçma çabası içinde Alman vatandaşı bir kadının kimliğini çalıyor ve bu kimliği kullanarak Almanya’ya, saldırganından olabildiğince uzağa gitmeye çalışıyor. Sofie’nin aile ve toplum tarafından yüz üstü bırakılması, yolu göçmen toplama merkezine düşmeden çok önce başlıyor. Kendisine biçilen rolün dışına çıkmaya çalıştığında ihmal ve suistimal ile karşılıyor. Bu yüzden, mahkûm oldukları yaşamlardan kaçıp kendi yollarını çizmeye çalışan göçmenlerin arasına karıştığında, yeri pek yadırganmıyor.

Stateless dizisinin esin kaynağı olan gerçek olayda olduğu gibi Avustralya vatandaşı olduğu hâlde göçmenlerle birlikte toplama merkezine kapatılan ve durumu, iş yükü altında ezilen memurların insafına kaldığı için haftalarca kim olduğu anlaşılmayan Sofie, göçmenlerin yüzleşmek zorunda olduğu sistemin ne denli kusurlu olduğunu gözler önüne seriyor.

Stateless: Dalları Olmayan Ağaçlar

Sıradan insanların göçmen sorununa karşı yaklaşımını ele alma konusunda ise Jai Courtney’nin hayat verdiği Cam karakteri devreye giriyor. Göçmenlerin gözaltında tutulmasını protesto eden bir aktivist olan ablasının da etkisiyle ilk başta bu toplama merkezine mesafeli yaklaşan Cam, yaşadığı mali sıkıntılar nedeniyle burada gardiyan olarak çalışmaya başlıyor. İlk başta mahkûmlara iyi davranıyor, hayatlarını kolaylaştırmak için elinden geleni yapıyor. Ancak bu iyi niyetli tavrı diğer gardiyanlar tarafından pek hoş karşılanmıyor ve alaylı sözleri beraberinde getiriyor. Bu tutum yüzünden işinde sorunlar yaşamaya başladığında göçmenlere karşı tutumu sertleşmeye başlıyor. İşi ve yeni taşındığı havuzlu evi ile doğruyu yapmak arasında seçim yapması gerektiğinde, bu seçim ilk başta düşündüğü kadar kolay olmuyor. Sonunda doğru kararı verdiğinde bu kez de sistemdeki yozlaşmaya tosluyor.

Sistemdeki bu yozlaşma dizi boyunca kendisini farklı şekillerde gösteriyor. Cam’in elleri kelepçeli bir mahkûmu acımasızca dövdüklerini itiraf ettiği ifadesinin Clare tarafından hasır altı edilmesi, kendisini açıkça gösterdiği örneklerden biri. Ancak dizi boyunca bu yozlaşmanın ve kayıtsızlığın farklı emarelerine de rastlamak mümkün. Göç idaresi memurları, kaderlerini ellerinde tuttukları göçmenleri isimleriyle değil BTC-345, IND-058 gibi onlara atadıkları kodlarla ele alıyor. Dünyanın en iyi toplama merkezlerinden biri olmasıyla övünülen bu merkez Korvo adını taşıyan özel bir şirket tarafından idare ediliyor ve bazen şirketin çıkarlarını korumak göçmenlere insanca davranmaktan daha önemli olabiliyor. Merkezdeki göçmenlerin basın helikopterleri tarafından görüntülenmemesi için harcanan çaba, başka hiçbir konuda gösterilmiyor.

Göçmenler konusunda farkındalık yaratabilmek için Birleşmiş Milletler ile çalışan Cate Blanchett’ın konu üzerindeki hâkimiyeti, yaratıcıları arasında yer aldığı Stateless’ın bu soruna içeriden bir bakış sunmasını sağlıyor. Göçmenlerin geldikleri yerdeki yeni kültüre adapte olma çabalarının, Afganistan’da soyadı kullanılmadığını görüştüğü memura açıklamak yerine bir soyadı uyduran Ameer üzerinden anlatılması, Blanchett’ın sunduğu bu içeriden bakışın dizi için ne kadar kıymetli olduğunun en belirgin örneklerinden biri. Dizinin en büyük artılarından biri yaşadıklarını anlattığı göçmenlere oryantalist bir yerden yaklaşmaması oluyor. Öte yandan onların hikâyelerini romantize etme gibi bir hataya da düşmüyor.

Böylesine zorlu konularda doğru kararlara imza atan senarist ekibi, sıra altı bölümlük dizide anlatılarını şekillendirmeye geldiğinde ise aynı parlaklığı gösteremiyor. Sınır güvenliği ve insan hakları gibi konularda karşı görüşleri sunmak için Clare’ın aynı motelde kalan gazeteciyle yaptığı kısa konuşmalara bel bağlanması, karakterlerin yaşadıkları üzerinden anlatılanların konuyu derinlikli bir şekilde ele almakta yetersiz kaldığını, boşlukları tamamlamak için bu tarz ucuz çözümlere gerek duyulduğunu gösteriyor. İzleyiciye sunulan eserin dizinin göçmen konusuna yaklaşımı kadar incelikli olmamasında yönetmenlerin de payı bulunuyor. Emma Freeman ve Jocelyn Moorhouse’un üçer bölümünü yönettiği diziyi görsel dil ve kurgu bakımından Avustralya televizyonlarındaki diğer kalbur üstü yapımlardan ayırmak pek mümkün değil.

Senaryo kurgusu ve yönetmenlik konusundaki bu zaafları Stateless’ın uzun süre konuşulacak, yıllar sonra bile akıllarda yer edecek bir dizi olmasının önüne geçiyor. Ancak günümüzün en büyük meselelerinden biri olan göç sorununa ve bu dünyada yersiz yurtsuz hissetmeye getirdiği incelikli bakış, Stateless’ı bu meselenin altından başarıyla kalkan ender dizilerden biri yapmaya yetiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information