Yönetmenlik sanatını, inanılmaz bir titizlikle bambaşka bir mükemmellik boyutuna taşıyan Stanley Kubrick, kendisinden sonra gelen her sinemacıyı bir şekilde etkisi altına almayı başarmıştır. Kariyerinde çektiği 13 film ile simetriden renge, ışıktan ses kullanımına her tür ayrıntının önemini yeniden temellendiren Kubrick, bu tür teknik detayların yanı sıra derinlikli hikâyeleriyle de üzerinde durulması gereken bir yönetmen. Bugüne kadar film yapım teknikleriyle ilgili çok fazla detaya sık sık yer verdiğimiz Stanley Kubrick’i 19. ölüm yıl dönümünde filmlerinin felsefi dayanaklarıyla bir kez daha anmak istedik.

Stanley Kubrick Filmlerinin Felsefi Dayanakları

Dr. Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the BombDr. Strangelove-filmloverss

Stanley Kubrick imzalı 1962 yapımı kara komedi niteliği taşıyan Dr. Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb filmi; soğuk savaşın kendini en net biçimde hissettirdiği sıralarda dönemin parodisini ortaya koyan ve savaş, soykırım ve güç gibi kavramlara hiciv sanatını kullanarak eleştirel bir perspektiften yaklaşan bir yapım.  SSCB’ye saldırmak isteyen çatlak General Jack D. Ripper karakterine odaklandığımız filmde, bu çılgın militer adam, soğuk savaş zamanında Rusların “Amerikan halkının vücut sıvılarını kirlettiği” gerekçesiyle SSCB’ye nükleer saldırı yapma kararı alır. Bu esnada, herkes (özellikle Dr. Strangelove (Peter Sellers) olan eski bir Nazi bilim adamı), dünyayı yok etmeye devam eden nükleer soykırımdan kaçınmak için elinden gelen her şeyi yapar.

Özellikle bu film özelinde ABD-SSCB gibi tarafların hegemon güç olmak için verdikleri soğuk savaşı onları birbirleriyle karşı karşıya getirerek veren Kubrick’in süper güç olmanın ardındaki sebepleri ima ettiğini ve süper güç olmayı başaran bir ülkenin diğer ülkeler üzerindeki üstünlüğünü ileri sürdüğünü görmek yeterince kolaydır. Yine benzer biçimde, Kubrick insandaki kibir duygusunu ortaya koyarken bu güçlü konumları ve iktidarı elde etmenin ardındaki motivasyon kaynaklarını da sorguya açar. Bu bağlamda, Dr. Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb filmi Foucaultcu iktidar ve güç dinamikleri kavramları üzerinden geliştirilebilecek okumalara oldukça açık anlamlar bahşeder. Aynı zamanda film, insanın iktidar altında ezilen doğası, bencilliği ve kibrine de gerçekçi ve eleştirel bakış açıları sunar.

2001: A Space Odyssey

2001-a-space-odyssey-filmloverss

2001: Space Odyssey, belki de 20. yüzyılın en sembolik Amerikan filmlerinden biridir. Birçok kişi tarafından Kubrick’in en büyük eseri olarak görülen bu film, ayın yüzeyinin altında görülen gizemli bir monolit’i anlamaya çalışan bir astronot olan Dr. Dave Bowman’ın (Keir Dullea) epik yolcuğulunu anlatır. Aynı zamanda film, yapay zekayı kullanan bilgisayar H.A.L 9000 (Douglas Rain)’i de bu serüvenin içine katarak insan sonrası (post-human) sürece dair önemli çıkarımlarda bulunur. Filmin açılış sekansındaki sinema tarihine geçen zaman sıçraması, evrenin oluşumundan homo sapiens’in evrimini tamamlamamış olduğu zamanlara atıfta bulunurken gerçekten büyüleyici bir sinemasal şöleni de ortaya koyuyordu. İnsan denen varlık homo erectus’tan homo sapiens haline dönüşürken aradan yüzbinlerce yıl geçmişti ve insan nihayet alet kullanma konusunda o kadar ilerlemişti ki; artık uzay gemileri yaparak gezegenler arası seyahate dahi çıkabiliyordu. Doğaya karşı verdiği mücadelen galibiyetle ayrıldığını düşünen insanın kendini efendi konumuna getirirken hesaba katmadığı bir şey vardı: artık insan alete değil alet insana egemen olmuştu.

2001: Space Odyssey filminde Tanrı, insan, yapay zeka gibi olguları post-modernizm ve post-human çalışmaları bağlamında felsefik ve etik incelemeye girişen Kubrick insanın ve evrenin özünü sorgulamaya açarken hakikati ve Tanrı’yı arama girişiminde bulunuyor. Bu anlamda değişen koşullarda değişmeyen insan özünü ve insanın Tanrılaşma dürtüsünü ortaya koymak isteyen Kubrick, bu tür post-human çalışmaların henüz güncelleştiği günümüzden yıllar yıllar önce geliştirdiği bir öngörüyle, heykellerden tablolara filmde yer alan her bir sembolik detayla günümüze ve geleceğe dikkat çekiyor.

A Clockwork Orange

Alex-DeLarge-A-Clockwork-Orange-filmloverss

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’ın kitabını sinemaya uyarlamasıyla gerçekleşen filmde, Alex ve arkadaşları bir çete kurup geceleri umarsızca şiddet uyguladıkları, girdikleri evlerde kadınlara tecavüz ettikleri bir döngünün içerisindedirler. Çetenin diğer üyelerinin, liderliğini istememeleri sonucu polis tarafından yakalanan Alex, suçluyu topluma geri kazandırmak için ilk kez uygulanacak olan yöntemle tedavi edilmeye çalışılır. Alex üzerinde gerçekten işe yarayan bu yöntem sonucu topluma geri kazandırılan ve artık onlardan biri olan Alex’in toplumla yeniden hesaplaşması başlar. Fiziksel bir şiddetin izleyici üzerinde bırakacağı rahatsız edici etkiden çok bunu psikolojik yollarla yapan filmin yarattığı gerginlik, film bittiğinde de üzerinizde kalacak kadar etkili.

Özgür iradenin varlığının sorgulandığı ve bu sorgunun politik bir baskıyla farklı noktalara evrildiği A Clockwork Orange, Alex’in yetiştiği çevrede de normalleşen şiddet eğilimi üzerinden ilerliyor. Alex’in bu şiddet eğitimini törpülemek için bir yöntem uygulayan devlet, bu noktada bizlere özgür iradenin varlığını sorgulatıyor. Her şeyden bağımsız gündelik hayatta ne kadar özgürüz, irademizin ne kadarı kendi seçim ve yönelimlerimizle şekilleniyor? Ne kadarı dönemin politik koşulları ve baskılarıyla bazen biz anlamadan bambaşka bir yöne evriliyor? Tüm bunları A Clockwork Orange üzerinden irdelemek mümkün.

Barry Lyndon

Barry Lyndon-filmloverss

Stanley Kubrick’in yazıp yönettiği film, William Makepeace Thackeray’ın 1844 yılında yazdığı The Luck of Barry Lyndon (Barry Lyndon’ın Talihi) romanından uyarlanmıştır. Genellikle ışık ve lens kullanımıyla ön plana çıkan filmin bu ünvanı elde etmesinde filmin tamamen mum ışığı kullanılarak çekilmesinin etkisi büyüktür. Film, 18. yüzyılda meydana gelen 7 Yıl Savaşları esnasında İrlandalı Redmand Barry’nin soylu bir kadınla evlenerek Barry Lyndon adını almasını, soyluların arasında girmesini, zenginlik elde etmesini ancak hırslarına yenik düşerek yeniden eski konumuna dönmesini konu alır.

Varoluşçuluk merkezinden bakabileceğimiz Barry Lyndon, aynı zamanda sınıfsal durumlara da atıfta bulunur ve Barry Lyndon üzerinden yeni bir sınıfın ortaya çıkabileceğinin altını çizer. Barry Lyndon’ın basit zaaf ve hırsları bizi burjuvazi üzerine düşünmeye iter. Toplumun yıkıcı ve hatta delice geleneklerinin içine sıkışıp kalan insan ile yer yer dalga geçen ve bu kötülük üzerine düşünmemizi sağlayan Barry Lyndon, Kubrick’in önemli filmlerinden biri.

The Shining

MCDSHIN EC023

Stanley Kubrick’in tüm zamanlara damga vuran başyapıtlarından biri olan korku/gerilim türünde çektiği The Shining, birçok felsefi püf noktasına sahip bir film. Her ne kadar film hakkında geliştirilen bir çok teori ve gizli anlamı gereksiz bulsak da insanların bu film üzerine bu kadar sık biçimde düşünüp anlamlar üretmeye çalışması da faydalı perspektifler sağlayabiliyor. Özellikle Room 237 filmini izleyenler bilir ki, bu film, The Shining’de yer alan her detay hakkında mutlak surette bir teori (kabul ediyorum bazıları korkunç saçma) geliştiriyordu; amma velakin bizim konumuz bu değil. Stephen King’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan film; yazar Jack Torrance’ın, kış sezonunda kapalı olan Overlook Oteli’nin bakımını üstlenerek, ailesiyle birlikte otele taşınması sonrasında gelişen birtakım doğaüstü olayları konu alır. Jack’in doğaüstü sezgilere sahip olan küçük oğlu, zamanla otelin içerisinde yalnız olmadıklarını, geçmiş ve gelecekten gelen hayaletlerle birlikte yaşadıklarını görür ve ailesini buna inandırmaya çalışır. Aile bir kar fırtınası sebebiyle dağda konuşlanan bu otelde mahsur kaldığındaysa Jack doğaüstü varlıklar tarafından ele geçirilir ve yavaş yavaş aklını kaybetmeye başlar.

İşin özünde film, üç büyük felsefi temaya odaklanır: obsesyon, tarih ve ceza konsepti. Bu tarihi otel tesisinin bir kayak merkezi olarak yeniden kullanılmak üzere (muhtemelen çok sayıda hayatın bedeli ile) Amerikan yerlilerine ait topraklar üzerine kurulduğunu öğreniriz. Kubrick, tam da bu bağlamda Amerikan tarihine ve kuruluş ilkelerine dair eleştirel bakış açılara sunar. Irkçılıktan soykırıma birçok tarihteki birçok katliamı postkolonyalist bir perspektiften kurarak sömürgeciliğin bıraktığı mirası sorunsallaştırır.

Full Metal Jacket

full-metal-jacket-filmloverss

Vietnam Savaşı öncesi, bir grup askerin eğitimi ve savaş sırasında adeta rutinleşen, olağan olaylara değinen Full Metal Jacket, Stanley Kubrick’in 1987 yılında senaristliğini, yönetmenliğini ve de yapımcılığını üstlendiği unutulmaz bir film. Savaşta ya da savaş öncesi eğitimde etik kavramının sorgulanması, neredeyse beyin yıkamaya ve insanlıktan çıkarmaya dönüşen bir eğitim sürecinin özgür iradeye müdahalesi ve bu müdahalenin zorunlu kabulü gibi konularda kafa açıcı noktalara değinen Full Metal Jacket, Çavuş Hartman’ın psikopatlık derecesindeki eylemlerine sık sık yer verir. Söylemlerinde cinsiyetçi tavrın yanı sıra ırkçılığa da kaçan Çavuş Hartman, filmin etik, kimlik ve özgür irade konularında adeta düğümlendiği karakter olarak karşımıza çıkar. Pyle’ın yetersiz gördüğü hareketleri üzerine eğilen ve yaptığı hatalardan tüm ekibi cezalandırarak Pyle’ı ötekileştiren Hartman, onarılamaz travmalara sebep olur.

Eyes Wide Shut

eyeswideshut-filmloverss

Stanley Kubrick’in unutulmaz filmleri arasında yer alan ve erotizm, gerilim, gizem üçgeni içerisinde izleyicisini hapseden son filmi Eyes Wide Shut izleyiciyi deneyimlemediği arzuları ve hisleri deneyimlemesi için  kurulmuş bir başyapıttır. Tom Cruise ve Nicole Kidman’ın başrolünde olduğu film evli bir çiftin yeni bir deneyim içerisine girerek içlerindeki en gizli ve en güçlü dürtüleri bulmalarını konu edinir. Birçok ikonik sahnesi ve akıllara kazınan erotik gerilimi ile kendini beyazperdede unutulmaz bir yere konumlandırmış olan Eyes Wide Shut; özellikle erotizmin ve gerilimin birleştiği noktada kendini var eden ve fantezi içerisindeki cinselliğin manifestosunu muazzam bir kompozisyonla yaratan unutulmaz bir filmdir.

Arthur Schnitzler’in Traumnovelle isimli novella’sından beyazperdeye uyarlanan Eyes Wide Shut’ta Kubrick, Tom Cruise tarafından canlandırılan Bill karakterini bir anda beklemediği bir partinin içerisine çeker. Bill ile beraber izleyici de şifre ile bir malikanenin kapısından girer ve içerideki erotizm yüklü gerilimli yolculuğun bir parçası olur. Bu gerilim ve erotik maceranın mekanı olarak seçilen yer ise İngiltere’deki Mentmore Malikanesi’dir. Bu malikane 1800’lü yıllarda Buckinghamshire’de Rothschild ailesi tarafından kır evi olarak inşa edilmiştir. Ve daha sonra bu malikane gizli bir şekilde yapılan maskeli partilerin mekanı olmuştur. Aynı zamanda bu partilerin katılımcıları arasında sürrealist ressam Salvador Dali’nin de yer aldığı bilinir. Bu partileriyle ünlü olan malikaneyi filmdeki maskeli erotizm şehveti için kullanan Kubrick, bir noktada gerçek ile kurgu arasındaki duvarı yıkmış ve bu yıkımla beraber erotizmi gerçek hayata indirgeyen bir felsefenin kapılarını aralamıştır. 

Kaynak: Taste of Cinema

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi