Advertisement

Birçok spor dalı, kendi içinde güçlü bir dramatik yapı taşıması itibarıyla sinemaya çok zengin bir malzeme sunmaz. Zira sporun dramatik yapısı, sinemanınki ile kesiştiğinde ortaya çıkan sonuç genellikle doğrudan duygulara oynayan, kolaycı bir yapım olur. Basketbol da bu durumdan nasibini almış bir spor dalı. Dolayısıyla basketbolu merkezine alan birçok film, doğrudan kahramanlık ya da başarı anlatıları olarak karşımıza çıkar. Fakat bu genellemenin dışına çıkan, başarı öyküsü anlatsa dahi, bunu ayakları yere sağlam basarak yapan filmler de yok değil. Biz de basketbolun doğasına özgün noktalardan bakan, spora farklı açılardan yaklaşan 9 çarpıcı basketbol filmini derledik.

Spora Farklı Açılardan Yaklaşan 9 Çarpıcı Basketbol Filmi

Drive, He Said (1970)

Drive, He Said, büyük bir basketbol tutkunu ve azılı bir Los Angeles Lakers taraftarı olduğu bilinen Jack Nicholson’ın yönetmen olarak kamera arkasına geçtiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Jeremy Larner’ın aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan filmin merkezinde üniversite basketbol takımının yıldız oyuncusu ve aktivist ev arkadaşı yer alıyor. Yeni Hollywood olarak adlandırılan dönemin ilk işaretlerinden biri olarak da niteleyebileceğimiz Drive, He Said, başta Vietman Savaşı olmak üzere dönemin sosyo-politik çalkantılarından nasibini almış ve giderek politize olan Amerikan gençliğinin uçarı bir portresini çıkartıyor.

Kazanmak Arzusu – Hoosiers (1986)

Hollywood’un efsanevi karakter oyuncularından Dennis Hopper’a En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında hem Oscar hem de Altın Küre adaylığı getiren Hoosiers’ın başrolünde bir başka usta oyuncu Gene Hackman yer alırken, yönetmen koltuğunda ise David Anspaugh oturuyor. 1954 yılında Indiana’nın küçük kasabasından bir lise takımının eyalet finallerine kalmaya kadar varan başarı sürecini gerçek olaylardan hareketle anlatan Hoosiers; iyi ya da kötü birçok örneğini gördüğümüz, sıfırdan zirveye çıkan başarı öyküleri arasında hala en üst seviyede kalmayı başarıyor. Bunda da aslan payı filmin her noktasına sinmiş, oyunculukların etkisiyle yaratılmış gerçeklik hissinde saklı.

Beyazlar Beceremez – White Men Can’t Jump (1992)

90’larda çocuk olmuş ve o dönem bir şekilde basketbola heves etmiş birçok kişide ayrı bir yere sahiptir White Men Can’t Jump. Filmin mekânı kapalı spor salonları, parke zeminler değil, Los Angeles’in kavurucu sıcağının hüküm sürdüğü asfalt basketbol sahalarıdır. Sokak basketbolunu merkezine alan bir film olarak White Men Can’t Jump, sokak olan bağlantısını hiç kesmez, arka sokaklarda hayata tutunmaya çalışan bireylerin temas ettikleri suça da ırkçılığa da alan açar. Fakat filmin en büyük gücü, başrollerindeki Woody Harrelson ve Wesley Snipes ikisinin sinerjisinden ileri gelir. Filmi izleyen herkesin hafızarında özel bir yer eden ikili, sinema tarihinin en akılda basketbol ikilisidir şüphesiz.

Hoop Dreams (1994)

Listemizdeki ilk belgesel olan Hoop Dreams, yönetmen Steve James’in imzasını taşıyor. İki genç basketbolcu adayı olan Arthur Agee ve William Gates’i beş senelik bir süre zarfında takip eden belgesel, onların en büyük hayali olan profesyonel olma konusunda giriştikleri çabaya ortak ediyor seyirciyi. Fakat yönetmen James, konuya sadece sportif açıdan bakmak yerine, o gençlerin ve ailelerinin çevreleriyle olan ilişkilerine de, onlardan gördükleri destek ya da baskıya da alan açıyor. Böylelikle belgesel, imkânsız gibi görülen bir hayalin peşinden giden “sıradan” kişileri takip eden, bir tür Amerikan rüyası anlatısına dönüşüyor. En İyi Kurgu dalında Oscar adaylığı da kazanmış olan Hoop Dreams, sadece basketbol değil; tüm zamanların en başarılı spor belgesellerinden biri şüphesiz.

Rebound: The Legend of Earl ‘The Goat’ Manigault (1996)

Don Cheadle’ın ilk başrollerinden biri olma özelliğini taşıyan Rebound, aslında bir televizyon filmi. Açılışta gazetecilerin efsanevi basketbolcu Kareem Abdul-Jabbar ile yaptıkları bir röportajı izleriz. Bir gazeteci Abdul-Jabbar’a izlediği en büyük oyuncuyu sorar; o da “Eğer tek isim vermem gerekiyorsa, bu Keçi olurdu.” der. İşte film, Keçi lakabıyla tanınan Earl Manigault’un hayatını anlatır. Şayet izlediğimiz üzere, uyuşturucu kullanmaya başlamasa tüm zamanların en başarılı oyuncularından biri olabilecek sokak basketbolu efsanesi Manigault’u canlandırırken Don Cheadle’ın sergilediği performansla benzerlerinin arasından sıyrılan yapım, kaçan fırsatlara dair dokunaklı bir anlatı sunuyor.

Space Jam (1996)

Şu sıralar LeBron James’in rol alacağı devamı konuşulan Space Jam, tartışmasız tüm zamanların en popüler basketbol filmi. Bu ünvanı da oyuncu kadrosundaki isimlere borçlu olduğunu söyleyebiliriz; tüm zamanların en büyüğü Majesteleri Michael Jordan, komedi ustası Bill Murray ve Bugs Bunny olmak üzere, bir sürü Looney Tunes karakteri… Bu isimleri, NBA oyuncularının yeteneklerini çalan bir grup uzaylıya karşı aynı formayı terletirken görmek başlı başına yeterliyken, filmde gördüğümüz birçok eğlenceli an Space Jam’i o dönem çocuk olan birçok kişi için hâlâ karşı konulmaz kılıyor.

Bir Zamanlar Kardeştiler – Once Brothers (2010)

Michael Tolajian’ın yazıp yönettiği Once Brothers, aslında ESPN’in spor belgeselleri serisi 30 for 30’nin bir bölümü, ama bu belgesel öylesine güçlü bir hikâye anlatıyor ki bilinirliği serinin genelinin çok ötesinde. Genç yaşlarından beri bir arada oynayan Yugoslavya ulusal takımının iki yıldızı Drazen Petrovic ve Vlade Divac, başarılarını NBA’de devam ettirirler. Ama 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını takiben, Yugoslavya da dağılır; Hırvatistan ve Sırbistan arasında savaş başlar. Bu savaş, çok yakın arkadaş olan Hırvat Petrovic ve Sırp Divac’ın arasını ciddi biçimde açar. Daha sonra, 1993 Petrovic’in kariyerinin zirvesindeyken trajik bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmesiyle ikilinin ilişkisi başka bir yola girer. Once Brothers’ın belgesel sinema anlamında yenilikçi bir yapım olduğunu söyleyemeyiz belki ama politikanın bireylerin hayatları üzerindeki etkisini iki basketbol yıldızı üzerinden başarıyla belgelediği de bir gerçek.

Dear Basketball (2017)

Tüm zamanların en büyük basketbolcularından Kobe Bryant, basketbolu bırakacağını kaleme aldığı Dear Basketball şiiri ile duyurmuştu. Profesyonel sporcuların yazılarını yazdığı The Players’ Tribune sitesinde şiirini yayınlayan Bryant, bu şiirini kısa zaman sonra bir kısa animasyon filmine dönüştür. Disney klasikleri Pocahontas, Tarzan, The Little Mermaid gibi yapımlarda önemli işlere imza atmış ünlü illüstratör Glen Keane, filmin yönetmenliğini üstleniyor. Senaryosunu Bryant’ın yazdığı ve müziklerini ünlü besteci John Williams‘ın hazırladığı Dear Basketball; Kobe Bryant‘ın basketbol tutkusuna, spor yaşamına ışık tutuyor. En İyi Kısa Animasyon dalında Oscar kazanan yapım, basketbol tutkusuna dair, bir basketbol efsanesinin elinden çıkmış etkileyici bir iş.

High Flying Bird (2019)

Amerikan sinemasının kendine has yönetmenlerinden Soderbergh, bir kez daha iPhone’la çektiği yeni filmi High Flying Bird’de, Ay Işığı – Moonligt’ın senaryosuyla Oscar kazanmış olan Tarell Alvin McCraney’le işbirliği yapıyor. Oyuncular birliğiyle takım sahiplerinin maddi gelirler konusunda anlaşmazlığa düştüğü, yaklaşık beş aylık bir sürece yayılan 2011 NBA Lokavtı sırasında geçen High Flying Bird için tam anlamıyla bir “basketbol filmi” demek pek doğru olmayabilir. Keza olayların basketbol sahalarından ziyade kapalı kapılar ardında ya da toplantı salonlarında geçtiğini görüyoruz. Bu bağlamda basketbolun bir spor dalı olduğu kadar, büyük bir ekonomiye sahip geniş bir iş kolu olması da filmin temel meselelerinden biri. Öyle ki High Flying Bird, birçok noktada akıllara 2006 ekonomik krizini merkezine alan Büyük Açık – The Big Short’u getiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information