Advertisement

2018 yılında Donalp Trump’ın şaka yoluyla başlayan açıklamasından sonra, Uzay Kuvvetleri geçtiğimiz Aralık ayında gerçekten kuruldu. Uzayın yeni savaş alanı olacağına ve silahlandırılması gerektiğine inanarak yapılan açıklama, Hava Kuvvetlerinden ayrılarak altıncı bir askeri branşın kurulmasıyla hayat buldu. Donald Trump’ın ilk kez iki yıl önce ortaya attığı bu olağanüstü fikir, tüm dünyanın olduğu gibi, Steve Carell ve Greg Daniels’ın da ilgisini çekti ve en sonunda Space Force (Uzay Kuvvetleri), gerçek hayatın olağanüstü olaylarından aldığı komedisiyle politikanın akıl erdiremediğimiz evreninden sonra, Netflix dünyasında da kendisine bir yer buldu.

Savaşı gezegenin her bölgesine yaymayı başaran insanlık, bu kez, bu önemli amaç için rotasını uzaya çevirerek Amerika Birleşik Devletleri başkanı Trump’ın önderliğinde kendisine yeni bir savaş alanı buldu. Gerçek olaylardan ilham alınarak yaratılan Space Force ise, bu tavrın ve bu tavrı destekleyen herkesin nasıl göründüğünü tüm yalınlığıyla sunuyor. Öyle ki, olayları sadece olduğu gibi anlatırken bile, yaşananların absürtlüğünden dolayı ister istemez bir politik hicive dönüşüyor. Dizi, aynı zamanda, yeni kurulan Uzay Kuvvetleri’nin başına getirilen Mark R. Naird (Steve Carell) isimli, kendisi için Hava Kuvvetleri’nde bir gelecek hayali kuran bir Orgeneralin Washington’dan Colorado’ya taşınırken yaşadığı beklenmedik değişim sırasında, ailevi problemlerini ve kariyerini dengeleme çabasına da odaklanıyor. Mark R. Naird karakterini merkezine oturtan Space Force’un, konu aldığı olayların oldukça politik gelişmeler olmasına rağmen dizi, aslında her şeyi olduğu gibi anlattığı için, politik açıdan keskin bir tavır takınmıyor. Tipik karakterlerin komedisinden faydalanan dizi, yaşanan politik olayların tuhaflığının altını çizerek eleştiriyor. John Malkovich’in canlandırdığı, Orgeneral Naird ile bu zorlu görevde birlikte çalışmak zorunda kalan bilim insanı Dr. Adrian Mallory karakteri de dizide parlarken, dizi süresince rastladığımız Jane Lynch, Patrick Warbutron, Fred Willard ve hatta Lisa Kudrow gibi diğer yıldız isimler arkaplanda kalıyor. Dizi, izleme şansı bulduğum ilk beş bölümünde yer alan mizahla ve özellikle Adrian Mallory karakteriyle güldürürken hikâyesinin genel gidişatıyla ilgili şüpheler de yaratıyor ve bilhassa Orgeneral Naird’le ne yapacağını bilemiyor.

Space Force 1. Sezon İlk Beş Bölüm İncelemesi

Uzaya bir ordu göndermek tahmin edebileceğimiz üzere zor, ancak, belli ki imkansız olmayan bir görev. Space Force ise tam olarak bu fikri hayata geçiriyor ve fikrin absürtlüğünden her anında faydalanıyor. Hikâyesinin kanatları altına bu fikrin kaçınılmaz tuhaflığını aldıktan sonra dizi, komedisini sağlamak konusunda başta Mark R. Naird olmak üzere, en çok karakterlerine güveniyor. Silahlı Kuvvetler’in en yeni branşının sorumluluğunu omuzlarına alan Mark R. Naird, bir yandan uzaya ordu göndermenin zorluklarıyla uğraşırken, bir yandan da ergenlik çağındaki kızı Erin (Diana Silvers) ve eşi Maggie’yle (Lisa Kudrow) yaşadığı sorunların üstesinden gelmeye çalışıyor. Uzun yıllar asker olarak görev yapmanın getirdiği zorlama maçoluk yüzünden içine attığı duygularla bu süreçte yüzleşmek durumunda kalan Naird, olayları sürekli olarak kendi bildiği şekilde kontrol altında tutmaya çalışıyor. Savaştaki bir asker mantığıyla ilerleyip, önüne çıkan her engeli, uzayda bile olsa, bombalayarak ortadan kaldırmak isteyen Naird ile bilim ekibinin başına getirilen Dr. Adrian Mallory arasında doğal olarak sürekli bir sürtüşme yaşanıyor. Naird ve Hava Kuvvetleri Orgenerali Kick Grabaston (Noah Emmerich) gibi testosteron savaşlarından güç bulan askerlerin karşısında, Dr. Adrian Mallory genellikle bıkkın ve dalga geçen hâlleriyle bağ kurulması en kolay karakter olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki, ardı ardına alınan egosantrik, bir o kadar da mantıksız kararlara karşı, gözlerini her devirdiğinde onu çok iyi anlıyoruz. En gergin anlarında Kokomo gibi şarkıları söyleyip özgürce dans ederek sakinleşen Mark R. Naird de, özellikle bu hâlleri, ailesine bağlılığı ve görevinin mantıksızlığına rağmen başarma ihtimaline olan sonsuz inancıyla bağ kurulabilir bir karakter. Zaten, düşmanlık konusunda, Rusya’nın yerini Çin’e veren dizi, komedisini, sahip oldukları rütbe ve politik konumlara dayanarak tipikleştirdiği karakterlerin, çoğunlukla sığ kalan bakış açısıyla ve herkese kahkaha attırabilecek diyaloglarıyla ayakta tutuyor.

Karakterlerini mizahi değerleriyle parlatan dizi, ne yazık ki bu şansı, çoğunlukla yıldız isimlerden oluşan kadrosundaki bütün karakterlere tanımıyor. Hikâye, genellikle, Mark R. Naird üzerinden, Dr. Adrian Mallory’i de ön planda tutarak anlatılıyor ve bu durum bazen F. Tony (Ben Schwartz) de dahil geriye kalan diğer karakterler silikleştiriyor. Jane Lynch, Patrick Warburton ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Fred Willard gibi önemli isimlerin ekran süresi kısa tutulurken, Uzay Kuvvetleri’nin medya ilişkilerinden sorumlu F. Tony, hikâyede yer bulabildiği zamanlarda sosyal medyayla nefes alan genç jenerasyonun rahatsız edici yüzeyselliğini yansıtıyor. Jimmy O. Yang’in canlandırdığı Adrian Mallory’nin sağ kolu Dr. Chan Kaifang’i de arka plana atılan karakterler arasına sokan dizi, Orgeneral Naird’i merkezine oturtuyor. Fakat, bunu yaparken Naird’i, kimse bakmazken Kokomo’yla dans ederek sakinleşen bir aile babasıyla, tüm problemlerini bombalayarak çözmek isteyerek karikatürleşebilecek derecede testosteron yüklü bir asker arasında bırakmak suretiyle, izleyici için dengesizleştiriyor. Bu yüzden dizi, Naird’e kıyasla, Malkovich’in Adrian Mallory’sine daha bağımlı hâle geliyor. John Malkovich’in gösterdiği performansın bütün gücüne ve Steve Carell’in karakterinin tüm tuhaf anlarına rağmen dizi, yıldız isimlerin oluşturduğu kadrosunu genellikle arkaplanda bırakmayı tercih ettiği için, komedisini bir üst seviyeye çıkaramıyor. Başkanın 2024 yılına kadar Amerikan botlarının olmasa da, Amerikan ayaklarının ayın yüzeyine basması için verdiği emirin çalışmaları ise, oldukça durağan ilerliyor ve bu yöndeki gelişmeleri anlatan bölümler merak uyandırıcı şekilde sonlanmıyor. Durağanlaşan anlarda karşımıza birden çıkan şakalar, hikâyenin ritmini dengesiz bir düzeleme taşıyor. Bu yüzden, Netflix için yapılan, ilk sezonu on bölüm olarak planlanan dizinin ilk beş bölümü genellikle bir denge arayışıyla ilerliyor ve bir sonraki bölüme geçmek için büyük bir istek uyandırmıyor. Bu durum, televizyon için önemli bir problem teşkil etmese de, dizi Netflix gibi bir platformda yayınlanacağı için tehlike yaratabilecek bir husus.

Space Force, günümüz politikasında iktidar sahibi bir başkanın söylemlerini ve aldığı  kararları taşlayarak konusunu hayata geçiriyor. Günümüzün politik iklimine dair söylemek istediği birçok fikri olmasına rağmen, bu konudaki düşüncelerini hafif bir dille anlatmayı tercih etmesi, diziyi herkes için bağ kurulabilir hâle getiriyor. Ancak, bunu yaparken, bir uzay ordusu kurarak uzayı, yeni dünyanın savaş alanı hâline getirme kararı konusundaki tavrını bulanıklaştırdığı için bu sefer de çıkış noktasını anlamsızlaştırıyor.

Space Force, The Office ve Parks and Recreation gibi kültleşmiş işlerin yaratıcılarının kaleminden çıkan bir iş olmasıyla ve yıldız isimlerle dolu kadrosuyla beklentileri en başından beri oldukça yüksek tutan bir dizi. Günün sonunda, en azından ilk beş bölümüyle, bu beklentileri, herkesi eğlendirecek anlar sunan diyalogları, gerçek olayların absürdlüğünü ti’ye alan yapısı, John Malkovich’in öne çıkan performansı ve Steve Carell’in canlandırdığı Mark R. Naird’in, özellikle Michael Scott’ı anımsatan hâlleriyle, karşılamayı başarıyor. Fakat, ritmi konusunda sağlam bir denge kurmakta zorlanan ilk beş bölümü incelemeye alındığında, dizi, konu aldığı politik gelişmelere karşı edindiği çekimser tutumu, geri planda bıraktığı karakterleri ve sürükleyici olmayan hikâyesiyle, gerçek potansiyeline ulaşamıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information