Kişiye bağlı olarak birçok yönden tezahür etmesine rağmen, sosyal anksiyete ya da sosyal endişe durumu; depresyon ve genel anksiyete bozuklukları gibi ruhsal sağlık sorunlarının görünürdeki epidemik düzeyleriyle birlikte, son zamanlarda olduğundan çok daha yaygın hâle gelmiş bir problem. Modern toplum içinde yaşayan bireylerin kendilerini çevrelerinden yalıtarak derin bir yalnızlık ve depresyon içine sürüklenmesine sebep olan sosyal anksiyete bozukluğu; özellikle gözler önünde olmaktan yoğun bir stres ve endişe duyan bireyler için ortaya atılmış bir terim. Daha çok içine kapanık, asosyal, göz göze gelmekten kaçınan, az konuşmayı hatta hiç konuşmamayı tercih eden, endişeli olduğu her hâlinden belli olan kişilerin içinde bulunduğu psikolojik durumu tanımlayan sosyal anksiyete, adeta modern toplumun yarattığı izole yaşamların histerik yüzü olarak dikkatleri çekiyor. Bu listede yer alan filmler ise sosyal anksiyete bozukluğunun açık belirtilerini gösteren en az bir karakter içeriyor ve listeye dahil olan filmlerin çoğu yakın tarihli olsa da, hemen hepsi, birçok insanın acı çekmesine yol açan ve gün geçtikçe artan boyutlarda yabancılaşan toplum hakkında güçlü yorumlar sunuyor.

The Graduate’ten Punch-Drunk Love’a, The Station Agent’tan The Perks of Being a Wallflower’a sosyal anksiyete bozukluğu bulunan karakterleriyle öne çıkan 10 etkileyici filmi sizler için derledik!

Sosyal Anksiyete Bozukluğuna Sahip Karakterleriyle Öne Çıkan 10 Etkileyici Film

The Graduate (1967)

Oscar ödüllü Mike Nichols’un yönetmenliğini yaptığı 1967 yapımı The Graduate, sinema tarihinin kült yapımlarından birisi. Dustin Hoffman tarafından canlandırılan, üniversite öğrenimini yeni bitiren Benjamin’i, gelecek korkusu sarmıştır. Geleceğini nasıl yapılandıracağına karar vermeye çalışan Benjamin, ailesinin yanına Los Angeles’a döner. Karar verme sorumluluğundan kaçmaya çalışan Benjamin’i, ailesi gelecek sorularıyla rahatsız etmeye ilk günden başlar. Depresyonun eşiğine gelen Benjamin’in hayatı babasının patronunun karısı Mrs. Robinson’un hayatına girmesiyle ilginç bir hâle doğru sürüklenir. Sorumluluktan kaçmaya çalışan Benjamin, bu sefer de başka sorunlarla ve beklentilerle örülü bir hayatta bulmuştur kendini. Üstelik bu ilişkiyi daha da büyük bir karmaşaya sokacak olan ikinci hamleyi yapar ve Mrs. Robinson’un kızı Elaine’ye aşık olur. İnsan psikolojisi üzerine yapılmış en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirebileceğimiz The Graduate; sosyal anksiyete bozukluğunun sinemadaki en iyi temsillerinden biri olarak dikkatleri çekiyor.

One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975)

Miloš Forman’ın 1975 tarihli, Ken Kesey tarafından yazılan aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlanan başyapıtı One Flew Over the Cuckoo’s Nest; akıl hastası numarası yaparak güvenlik önlemleri daha az olan bir akıl hastanesine sevkedilen bir mahkumun hikâyesini ekrana taşıyor. Jack Nicholson tarafından canlandırılan McMurphy isimli mahkum, bu süre içerisinde hem kaçma planları yapıyor hem de akıl hastanesindeki diğer hastalarla farklı ve yakın diyaloglar kurmaya başlıyor. Filmde Brad Dourif tarafından canlandırılan Billy karakterini dikkatlice gözlemlediğimizde, kendisinin sosyal anksiyete bozukluğunun neredeyse tüm semptomatik özelliklerini sergilediğini görürüz. Jack Nicholson’un muazzam performansıyla büyülediği film; Miloš Forman’ın diğer filmlerinde olduğu gibi sosyal ve toplumsal eleştirilerini metaforik göndermelerle sinemaya aktaran en önemli yapıtlarından biri.

Welcome to the Dollhouse (1995)

Mutsuz komedi filmlerine imza atarak ayrıksı kimliğini kanıtlayan ve sinema tarihinin nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden biri olan Todd Solondz’un daha sonraları Happiness isimli filmine ilham verecek olan 1995 tarihli Welcome to the Dollhouse’unda; 11 yaşında ve yaşıtları tarafından dışlanmış sayılabilecek Dawn’ın hepsi farklı türden baskı oluşturan aile üyeleri ile iletişimini, arkadaşlarının üstüne gelişini ve yetişkinlik kavramı ile mücadelesini izleriz. Ergenliğe geçiş hikâyeleri elbette hep zorludur; ama Dawn üzerinden ergenliğin bir nevi hayatta kalma mücadelesine dönüştüğüne şahit olmak da epey şaşırtıcıdır. Dawn’ın direkt biçimde sosyal anksiyete bozukluğuna sahip bir karakter olduğunu söylemek doğru olmasa da; toplum tarafından ‘loser’ ve ‘garip’ olarak nitelendirilmesi, Dawn’ı ister istemez sosyal anksiyete krizlerine yönelterek kendi kabuğuna çekilmesine sebep olur.

Punch-Drunk Love (2002)

Paul Thomas Anderson’ın kariyerindeki en garip ve değişik film olmasa da filmografisinde en ayrıksı duran filmin Punch-Drunk Love olduğunu söylersek sanırım abartmayız. Cannes Film Festivali’nde Anderson’a En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran film, yedi ablası olan Barry’nin (Adam Sandler) oldukça sıra dışı hikâyesini ekrana taşıyor. Duygusal olarak ablalarının etkisinde kalan, öfke sorunları olan ve çok belirgin biçimde sosyal anksiyete bozukluğuna sahip; ama genellikle sakin, biraz da histerik bir hayat süren Barry, pudingten uçuş milleri toplamakta ve promosyonların etrafından dolanarak büyük hediyeler kazanmaya çalışmaktadır. Bir telefon seksi hattı tarafından dolandırılan Barry o sıralarda ablalarından birinin iş arkadaşı Lena ile tanışır. Kimyasal bir uyum yakaladığı Lena ile her şey iyi giderken, telefon seksi hattı ile başı iyice belaya girer. Fakat Barry buna izin vermeyecek ve onlara kafa tutacaktır.

Adaptation (2002)

Spike Jonze’un yönetmenliğini yaptığı, Susan Orleon’un ‘The Orchid Thief’ adlı romanından uyarlanan, senaryosunun Charlie Kaufman tarafından kaleme alındığı Adaptation’ın başrollerinde iki önemli isim var: Charlie-Donald Kaufman olarak izlediğimiz Nicholas Cage ile Susan Orleon olarak karşımıza çıkan Meryl Streep. Bir türlü sonlandıramadığı senaryosunu yazmaya çalışan Charlie Kaufman’ın yazamama sebeplerinin başında gelen kişi ikiz kardeşi/alter egosu Donald Kaufman’dır. Kardeşinin başarıları ve üzerindeki baskısı yüzünden sosyal anksiyete bozukluğu açığa çıkan Charlie adeta depresif bir psikolojik sürece girer.  Muhteşem bir kurguyla zaman algımızı kökünden sarsarak izleyenlerin karşısına çıkan Adaptation, bir adam hakkında kitap yazan bir kadının hikâyesini senaryolaştıran bir başka adamın karmaşık hikâyesini anlatır bize. Kelimelerle bile anlatması güç, iç içe geçen bir hikâyeye sahip bu filmi anlamak için izlemek en akıllıca yol gibi gözüküyor.

The Station Agent (2003)

Spotlight filmiyle En İyi Film Oscar’ını kazanmayı başaran Tom McCarthy’nin 2003 tarihli muhteşem filmi The Station Agent dostluğa ve yalnızlığa dair kalp yakıcı bir görsel deneyim. Sundance Film Festivali’nde En İyi Drama dalında İzleyici Ödülü, En İyi Senaryo Ödülü ve Patricia Clarkson’a En İyi Oyuncu Ödülü’nü kazandıran The Station Agent’ın başrollerinden birinde ise Game of Thrones dizisinde yakından tanımış olduğumuz Peter Dinklage de var. Patronunun ölümünden sonra, sinik ve duygusal olarak yalnızlaşmış bir insan olan Finnbar McBride, New Jersey kırsalındaki bir tren istasyonunu devralıyor ve son derece yüksek seviyelerde olan sosyal anksiyetesini yıkmak için seferber olan çeşitli karakterlerle tanışıyor. Oyuncularının muhteşem performanslarıyla parlayan film, başkalarının acımasız zulmüyle yalnızlığa itilen insanların, güçlü bir şefkat ve dostluğun şifasıyla, iyileşme sürecini oldukça dokunaklı ve etkileyici bir perspektiften aktarıyor.

Lars And The Real Girl (2007)

Abisi ve karısının yaşadığı evin garajında yaşayan Lars, babası öldükten sonra iyice içine kapanmış; insanlarla iletişim kurmaktan ve yakınlaşmaktan çekinen sosyal anksiyete bozukluğu olan bir gençtir. Lars’ın durumu için endişelenen ve onu ailesinin bir parçası yapabilmek için çabalayan Karin ve Gus, Lars’ın bir kız arkadaşı olduğunu öğrenince sevinseler de gelin adayının internetten sipariş üzerine gelmiş plastik bir kadın olduğunu görünce sevinçleri pek uzun sürmez. İşin en zor ve absürt yanı ise; Lars etkilenmesin diye plastik bir kadın olan Bianca’ya gerçek bir kadın muamelesi yapmak zorunda kalacak olmalarıdır. İçine kapanık bir karakter olan Lars’ın oyuncak bir bebekle yaşadığı sıra dışı aşkı konu edinen bu kara komedi, Ryan Gosling’in muhteşem performansıyla da ön plana çıkarken; canlandırması oldukça zor bir karakterin altından hakkıyla kalkan Gosling, bu performansıyla Altın Küre adaylığı da elde etmişti.

The King’s Speech (2010)

İngiltere kralı VI. George’un konuşurken yaşadığı kekeleme sorununu ve ona bu konuda destek olan karısı Kraliçe Elizabeth ile terapisti Lionel Logue’nun hikâyesini ekrana taşıyan The King’s Speech; 2010 yılında En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu (Colin Firth) dallarında Oscar kazanan çarpıcı bir yapım. Son olarak The Danish Girl filmiyle akıllarımıza kazınan Tom Hooper’ın yönetmen koltuğunda olduğu The King’s Speech filminde kekemeliğinden dolayı toplum içine çıkmaktan pek haz etmeyen ve böylece kendine hemen herkesten izole bir yaşam seçen Kral VI. George’un sosyal anksiyete bozukluğu semptomlarını epeyce taşıdığını söyleyebiliriz. Colin Firth, Geoffrey Rush ve Helena Bonham Carter gibi isimlerin muhteşem bir performans sergilediği The King’s Speech’i mutlaka görmenizi öneririz.

Medianeras (2011)

Buenos Aires’in çarpık kentsel düzensizliği içinde iki ayrı kişinin kutudan bozma evlerinde kurdukları hayata, paralel bir şekilde izleyici olduğumuz Medianeras, kapitalist düzenin şehir üzerindeki yansımasını romantik bir hikâyeyle izleyiciye yansıtıyor. Şehir hayatı içinde kendisine dâhi yabancılaşan, kendi dört duvarına hapsolmuş ve sosyal anksiyetenin batağına düşmüş insanın, ruh eşini arayışını anlatan ve bunu anlatırken odağını; 21.yy’ın iş, yemek, uyku girdabındaki ne aradığını bilmeden sorgulamadan yaşayan insana yönelten Medianeras çarpıcı anlatısıyla dikkat çekiyor.  Buenos Aires’te doğmuş ve orada yaşamış Gustavı Toretto’nun ilk uzun metraj filmi Medianeras’ın iki kişi üzerinden anlattığı hikâyesine Javier Drolas ile Pilar Lopez de Ayala eşlik ediyor.

The Perks of Being a Wallflower (2012)

Stephen Chbosky’nin aynı adlı kitabından uyarlanan; ilk aşk filmlerinin ötesinde çok içten bir dostluk ve büyüme hikâyesi anlatan The Perks of Being a Wallflower, duygusal ve oldukça çekingen yapısıyla sosyal anksiyete bozukluğu semptomları taşıyan Charlie’nin ekseninde gelişen bir hikâyeyi ele alıyor. Okulun en eğlenceli ve popüler ikilisi Sam ve Patrick’le tanışmasıyla birlikte hayatı, umutları ve hayalleri değişen Charlie, nihayetinde kendisini bulduğu bu yolda ilk aşkıyla da karşılaşmayı ihmal etmiyor. Aşkı ve dostluğu en güzel hâliyle tadan Charlie, sorunlu geçmişinin ve unutmak istediği hatıralarının üstesinden gelmeyi başarırken; bize de muazzam bir soundtrack albümü ve defalarca izlemeye doyamayacağımız bir hikâye kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi