Kısa film üzerine yürütülen tartışmalar; kısa filmin uzun metraja giden bir adım olmadığı, kendi başına ele alınması gereken bir form olması gerektiğine bağlanır sıklıkla. Keza kısa filmlerin daha değersiz olmadıkları; sadece farklı oldukları sıklıkla dile getirilir. Lakin bazı kısa metrajlı filmler de vardır, kendi başlarına taşıdıkları değerin yanında, uzun metrajlı filmlere kaynaklık etmişler ya da esin kaynağı olmuşlardır. Bu bazen bir yönetmenin kendi kısasını uzun metraja dönüştürmesiyle gerçekleşmiş, bazen de başka bir yönetmenin kendinden önce gelen bir kısa filmden ilham almasıyla gerçekleşmiştir. La jetée’den Elephant’a, Monster’dan Whiplash’e sonradan uzun metraja uyarlanan 8 çarpıcı kısa filmi derledik.

Sonradan Uzun Metraja Uyarlanan 8 Çarpıcı Kısa Film

La jetée (1962) – Twelve Monkeys (1995)

İnsanoğlu büyük savaşların sonucunda yer küre üzerindeki hakimiyetini kaybetmiştir. Şehirler yıkılmış, hayatta kalan az sayıdaki insan yer altındaki mağaralarda yaşamaya başlamıştır. Bu mağaralarda yönetimi elinde bulunduran kişiler çeşitli deneyler yapmakta ve bu deneyler sonucunda da geçmiş ve geleceğe yolculuk edip hataları düzeltmeyi amaçlamaktadırlar. Ünlü Fransız sinemacı Chris Marker’ın 1962 yapımı kısa filmi Dalgakıran – La jetée, çağının çok daha ötesinde bir bilimkurgu olarak dikkat çeker. Tamamı fotoğraf karelerinden ve dış ses anlatımından oluşan film, 1995 yılında bir başka önemli sinemacı Terry Gilliam’ın 12 Maymun – Twelve Monkeys filmine kaynaklık etmiştir. Terry Gilliam’ın filmin vizyona girdiği dönemde verdiği röportajlarda La jetée’yi sonuna kadar izlemediğini söylemesine rağmen, filmin senaristleri David Webb Peoples ve Janet Peoples’ın seyrettiğini ve bu durumda Terry Gilliam’ın söyleminin çok da geçerli olmadığını söyleyebiliriz.

Frankenweenie (1984) – Frankenweenie (2012)

Bu iki filmi yani, Frankenweenie’nin 1984 yapımı live-action kısa hâliyle 2012 yapımı animasyonu karşılaştırmak Tim Burton’ın kariyer seyri hakkında da fikir veriyor. Bir çocuğun, hayatını kaybeden köpeğini yeniden yaşama döndürmek için kalkıştığı işlere odaklanan anlatı, özünde -adında da anlaşılacağı üzere- bir Frankenstein varyasyonu. Ama bu yapı, Tim Burton’ın 80’lerde sergilediği gotik tutumla birleşince son derece başarılı bir kısa filme evriliyor; yönetmenin sonraki yıllarda ortaya koyacağı başyapıtların bir habercisine dönüşüyordu adeta. Fakat, 2012 yılında yani Frankenweenie’nin uzun metrajlı bir 3D animasyona uyarlandığı dönemdeki Burton’ın, kariyerinin başındaki yönetmen olmadığı aşikâr. 2010’larla birlikte sinema endüstrisinin bir parçası hâline gelen yönetmenin uzun metrajlı Frankenweenie’si için de doğrudan başarısız bir film tanımı yapmak belki zor; ama yine de orijinal versiyona göre çok daha ehlileşmiş bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Elephant (1989) – Elephant (2003)

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden Gus Van Sant’in, 2003 yılında Altın Palmiye kazanan filmi, yakın geçmişte Amerika’da yaşanan Columbine Katliamı hakkında bir akıl yürütme olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Fakat bu, Van Sant’ın İngiliz yönetmen Alan Clarke’ın aynı isimli 40 dakikalık kısa filmine çok şey borçlu olduğunu değiştirmez. Zira bu yapım da, tıpkı Altın Palmiye’li ardılı gibi bir silahlı katliamı konu alır. Fakat bu kez mekân, bir Amerikan lisesi değil, Kuzey İrlanda’dır. İki film de katillerin motivasyonu konusunda “doğrudan” bir sorgulamaya gitmemeleri sebebiyle zaman zaman eleştirilse de, yapımların adına ve biçimsel tercihlerine bakmak, izlediğimiz vahşetin sebeplerini görünür kılacaktır. Filmlerin adı, insanların çok bariz olmasına rağmen görmezden gelmeyi tercih ettikleri problemlere işaret eden “odadaki fil” deyişinden gelir ve iki film de seyircinin yüzüne çarptıkları vahşetin mevcut sosyal durumlardan ileri geldiğini sezdirmek konusunda gayet başarılıdır.

Alive in Joburg (2005) – District 9 (2009)

İlk uzun metrajlısı Yasak Bölge 9 – District 9 ile dikkatleri üzerine çeken Güney Afrikalı yönetmen Neill Blomkamp’ın adının geniş kitlere duyurması 2005 tarihli kısası Alive in Joburg ile gerçekleşmiştir aslında. Öyle ki bu bu kısa filmi çok beğenen Peter Jackson, o dönem çok konuşulan Halo uyarlaması için Blomkamp’la anlaşmıştır. Her ne kadar bu proje hayata geçmese de Alive in Joburg’un uzun metrajlı versiyonu olarak tanımlayabileceğimiz District 9’ın yapımcılığını yine Peter Jackson üstlenmiştir. Alive in Joburg, hem tematik olarak hem de biçimsel olarak ardılına ciddi benzerlikler taşır; o da mockumentary tarzında çekilmiştir ve Dünya’ya gelen uzaylıların Johennesburg’un varoşlarında yaşamaya zorlanmalarını konu alır. Bugün Blomkamp’ı District 9 sebebiyle, yenilikçi bir yönetmen diye tanımlıyorsak bu konuda Alive in Joburg’un etkisi es geçilemez.

Monster (2005) – The Babadook (2014)

Jennifer Kent’in ikinci uzun metrajlısı The Nightingale’ı merakla bekleyeduralım; yönetmenin 2014’te Karabasan – The Babadook ile korku sinemasında yarattığı etki kolay kolay unutulabilecek gibi değil. Son yılların en başarılı korku filmleri listelerinin gediklisi The Babadook, aslen yine Kent’in yönettiği 2005 tarihli kısa metraj Monster’ın uzun versiyonu. Siyah-beyaz çekilmiş bu kısa filmin en az The Babadook kadar ürpertici olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Yönetmenin 10 dakikalık bir anlatıda kurduğu güçlü atmosfer, ilk uzun mertajlısındaki başarının tesadüfi olmadığını da kanıtlar nitelikte. Ayrıca Monster’da, artık bir popüler kültür ikonu hâline geldiğini söyleyebileceğimiz “karabasan”a yakın bir canavar tasarımı gördüğümüzü de ekleyelim.

Glory at Sea (2008) – Beasts of the Southern Wild (2012)

Yönetmen Benh Zeitlin’in ödüllerle bezeli festival yolculuğunun devamında dört dalda Oscar adaylığı da kazanan ilk uzun metrajlısı Düşler Diyarı – Beasts of the Southern Wild, daha çok edebiyatta karşımızda çıkan Büyülü Gerçekçilik’in etkisinin yoğun biçimde hissedildiği bir sinematik masal olarak tanımlanabilir. 2012’nin en çok konuşulan filmlerinden biri olan bu yapım kökenini ise yine Zeitlin’in yönettiği kısa film Glory at Sea’den alıyor. Bu filmde de çok büyük bir selin etkisiyle oradan oraya savrulan insanların çarpıcı hikâyesini, yine küçük bir kızın anlatımı eşliğinde izliyoruz. Çeşitli festivallerden dokuz ödül kazanan Glory at Sea, bir kısa film ne kadar epik olabilirse o kadar epik, akıllardan çıkmayacak bir seyir deneyimi sunan bir yapım.

Sweet Exorcism (2012) – Cavalo Dinheiro (2014)

Çağdaş Avrupa sanat sinemasının önemli yönetmenlerinden Pedro Costa’nın imzasını taşıyan Sweet Exorcism ve At Parası – Cavalo Dinheiro’nun durumu listedeki diğer yapımlarından biraz farklı. Pedro Costa, 2012 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilen Guimarães etrafında şekillendirilen Tarihi Şehir Merkezi – Centro Histórico’da yer alması için davet edilir. Usta yönetmenler Manoel de Oliveira, Aki Kaurismäki ve Víctor Erice’nin de yer aldığı bu projede, her sinemacı şehir, geçmiş ve hatırlama etrafında şekillenen bir kısa filme imza atarlar. O sırada Cavalo Dinheiro’nun çekimleriyle ziyadesiyle meşgul olan Costa ise, yeni bir filme imza atmaktansa, söz konusu filmin Sweet Exorcism adıyla anılacak kilit sahnesini, Centro Histórico’da kullanılmak üzere yapımcılara verir. Yani Sweet Exorcism’i birebir aynı şekilde, Cavalo Dinheiro’da da görebiliriz. Costa’nın filmlerinde sık sık karşımıza çıkan göçmen Ventura’nın bir asker ile yaptığı asansör yolculuğunu kadrajına alan bu sekans, geçmiş ve şimdiki zaman arasında öyle güçlü bir bağ kurar ki, tek başına da uzun metrajlı bir filmin içinde de son derece güçlü bir etki yaratır.

Whiplash (2013) – Whiplash (2014)

Damien Chazelle’in adı Whiplash’le birden öyle çok konuşulmaya başlandı ki, bu yapımın yönetmenin ilk filmi olduğu yönünde yanlış bir algı oluştu. Zira Chazelle’in 2009 tarihli, Guy and Madeline on a Park Bench adında bir filmi daha var. Bu filmin de türü itibarıyla 2014 tarihli Whiplash’le bağlantılı olduğu söylenebilir. Lakin, Whiplash’ın başarısına kaynaklık eden asıl etmen, bir yıl önce çekilen aynı isimli kısa film. Uzun metrajlı filmin en ikonik sahnelerinden birinin hemen hemen aynısı olarak tanımlayabileceğimiz 2013 yapımı kısa Whiplash, Damien Chazelle’in ritim ve gerilim yaratmak konusundaki ustalığını gözler önüne sererken, bu sahneden ilhamla kurgulanan anlatı yönetmenin üst seviye yönetmenler arasına gireceği, altı Oscar’lı Âşıklar Şehri – La La Land’in de kapısını yavaşça aralıyordu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi