Her ikisi de birbirinden ayrı ve özel iki sanat dalı olan sinema ve edebiyatın yüzyıllık dansı bazen pek uyumlu olamasa da kimi zaman baştan çıkarıcı bir deneyim vadedebiliyor. Biri kelimelerle diğeri imajlarla anlam yaratma biçimine dönüşen bu iki ayrıksı formun bütünleşmesini sağlamak pek kolay bir iş de değil; ve fakat bu iç içe geçme halini, kelimeleri imajlara dönüştürebilmeyi başarabilen nice yönetmen de çıktı tarih sahnesine. Edebiyatçının keskin kalemiyle yazıya döktüklerini ve duyguları, arzuları, hisleri eşi benzeri olmayan kelimelerle yarattığı betimleme kudretini imajlara aktarıp hareketin ivmesine katabilmek gerçekten de zorlu bir iş. Kelimelerle okuyucuya geçirilebilen bir duygu durumunu imgeler üzerinden izleyiciye aktarmanın mucizevi bir pratik olduğunu bilen bizler için bir kitaptan sinemaya uyarlanmış bir filmi izlerken aldığımız hazzı paylaşmak daha bir doyurucu oluyor. Bazen çok severek elimize aldığımız bir edebi metni okurken çoğunlukla zihnimizde onu canlandırmaya, karakterlerin suretini hayalimizde kurmaya da girişiyoruz. Çünkü zihnin göstergeler üzerine inşa edilen yerleşik yapısı ister istemez böyle bir eyleme tabi tutuyor bizi ve o okurken hayal ettiğimiz canlandırmaların bir gün bir filme dönüştüğünü duyduğumuzda koşarak gidiyoruz filmi görmeye. Beklentilerimiz yoğun olduğunda hayal kırıklığına uğrama olasılığımız da daha yüksek oluyor; çünkü o karakteri o kıyafetler içinde hayal etmemiş oluyoruz belki ya da bizim hayal ettiğimizin çok ötesinde bir karakter yorumu çıkıyor karşımıza ve aklımızı başımızdan alıyor. Bir kitap uyarlamasını diğerlerinden farklı, başarılı ya da etkileyici kılan şey ne öyleyse? Kitaptaki hikâyenin esansına ya da özüne sadık kalmak başlı başına yeterli bir unsur olabilir mi; yoksa esas mesele, yazarın kelimelerle yarattığı anlamı yönetmenin imgelerle yeniden yaratabilmesi mi? Bana kalırsa hem hepsi hem de hiçbiri; ama hem hepsi hem hiçbiri de.

“Onun gibi mi olmak istiyordum? O olmak mı istiyordum? Ya da sadece, ona kavuşmak mı istiyordum? Ya da “olmak” ve “kavuşmak” birinin vücuduna dokunmanın ve dokunmayı istediğimiz o kişi olmanın tek ve aynı olduğu bu sonsuz döngüde sadece bizden onlara, onlardan bize ve yeniden onlara geçen bir nehrin karşılıklı kıyılarındaki arapsaçına dönmüş arzu için tümüyle uygunsuz fiiller midir; ki bu arzunun kapakçıkları, zaman tünelleri ve gizli bölmeleri olan, adına kimlik dediğimiz çekmeceleri gibi, kalbin odacıkları da aldatıcı bir mantık paylaşırlar; gerçek yaşamla yaşanmamış yaşam arasındaki, olduğumuz kişiyle olmak istediğimiz kişi arasındaki en kısa mesafe, M.C. Escher’in şeytani bir acımasızlıkla tasarladığı bükümlü bir merdivendir. Ne zaman ayırdılar bizi, senle beni, Oliver? Ve ben niçin bilmiyordum bunu, sen niçin bilmiyordun?” André Aciman, Call Me By Your Name isimli romanında kaleme aldığı bu cümlelerdeki hislerin bir gün Luca Guadagnino tarafından filme dökülebileceğini düşünür müydü, pek sanmıyorum; ama bir mucize daha gerçek oldu işte! Bu listede yer alan filmlerin yarıdan fazlasını okumuş biri olarak hem yazınsal hem de görsel anlamda bana aynı hisleri yaşatabilmiş olan eserleri bu incelemeye kattığımı belirtmek de yarar var. Bu eserlerin bazısı orijinal metnin bile üzerine taşarken bazısı orijinaliyle eşit düzlemde kaldı içimde. Henüz okuma fırsatı bulamadığım ama film formlarını çok başarılı bulduğum filmler ise düşüncelerine önem verdiğim ve güvendiğim kişilerin önerisi ile kendilerine bu listede yer buldu. O halde şimdi sizleri son 10 yılın kitaptan sinemaya uyarlanan en etkileyici 10 filmi ile başbaşa bırakıyorum!

Son 10 Yılın Kitaptan Sinemaya Uyarlanan En Etkileyici 10 Filmi

Let the Right One In (2008)let-the-right-one-in-filmloverss

Tomas Alfredson imzası taşıyan Let the Right One in; gösterildiği yıl Tribeca, Fantastic Fest, Sitges, Edinburgh, Woodstock, London Frightfest, Toronto After Dark gibi festivallerden ‘en iyi film’ ve ‘seyirci’ ödülleriyle dönerek büyük yankı uyandırmıştı. İsveçli yazar John Ajvide Lindqvist’in aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin senaristliğini yine Lindqvist’in kendisi üstleniyor; hâl böyle olunca da ortaya tadından yenmez bir uyarlama çıkıyor. Stockholm’un yakınlarındaki küçük bir İsveç kasabasında, 12 yaşlarında yalnız bir çocuğun, apartmanlarına yeni taşınan garip bir kızla olan ilişkisini anlatan film; apartmana yeni taşınan bu kızın aslında bir vampir olduğunu anlamasına rağmen ona karşı hissettiği duygulara engel olamayan çocuk ve kız arasında kurulmaya başlayan çok özel bağı sıra dışı ve bol kanlı yollardan ekrana taşıyor. Sinematografisi, atmosferi ve bıçak sırtı romantik hikâyesiyle unutulmaz bir deneyime dönüşen Let the Right One In’i ıskalamamanızı öneririz!

Drive (2011)Drive-ryan-gosling-FilmLoverss

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn’in kesinlikle başyapıt niteliğinde olan 2011 yapımı neo-noir filmi Drive, James Sallis’in 2005 tarihli aynı isimli romanının uyarlaması. Nicolas Winding Refn kitaptaki birçok detaya ve karaktere sadık kalsa da filmin kitapla yüzde yüz birebir olmadığını, daha özgün bir yorum olarak ekrana taşındığını da dile getirmeliyiz. Fakat tüm bu özgün ve güncel anlatısına rağmen Refn’in Drive uyarlamasının hikâyenin özünden uzaklaşmadığını da belirtmek gerekiyor. Drive; Hollywood’da dublörlük yapan ve akrobatik biçimde araba kullanabildiği için geceleri de soygunlara katılan bir araba sürücüsünün yaşamını anlatıyor. Sürücünün yasa dışı hayatı, güzel komşusu Irene’nin hapisteki kocasına yardım etmeyi kabul etmesiyle daha da tehlikeli bir hale bürünüyor. Zira bir anda kendisini Los Angeles’ın en tehlikeli adamlarının hedef listesinde bulan karakterimizin hem kendi hem de Irene ve oğlunun hayatını kurtarmak için yapacağı tek şey en iyi bildiği şeyi yapmak; yani hız kesmeden araba sürmektir.

The Girl with the Dragon Tattoo (2011)the-girl-with-the-dragon-tattoo-filmloverss

İsveç edebiyatının son dönemdeki en popüler örneklerinden biri olan ‘Millennium’ serisi çok satan listelerini altüst ederek beyazperdeye uyarlanması gereken kitaplar listesinin başında geliyordu. Nitekim bu fırsatı değerlendirmek isteyen David Fincher kendinden iki yıl kadar önce kitabı sinemaya uyarlayan İsveçli yönetmen Niels Arden Oplev’in kendi The Girl with the Dragon Tattoo yorumunun üzerine koyarak çıtayı artırmayı başardı. İsveçli yazar Stieg Larsson’un kaleme aldığı ve tüm dünyada büyük ilgi uyandıran kitap üçlemesi ‘Millennium’ serisinin Lisbeth Salander ve Mikael Blomkvist’li hikayesini tekrar beyazperdeye taşıyan Fincher’ın yorumu beğenildiği kadar kimi yönlerden eleştirilmiş de olsa bu yorum Fincher’ın kendi filmografisi içinde yönetmenin tarzına yaraşır bir gerilim filmine dönüştü. 2004 yılında hayatını kaybeden yazar Stieg Larsson kitabının her iki uyarlamasını da ne yazık ki göremedi; ama özellikle Rooney Mara’nın Lisbeth Salander rolündeki dudak uçuklatan performansına şahit olsa mutlu olurdu diye düşünüyoruz.

Blue is the Warmest Color (2013)blue-is-the-warmest-color-filmloverss

2013 yılının büyük ses getiren Altın Palmiye Ödüllü filmi Blue is the Warmest Color (La vie d’Adèle) Julie Maroh’un aynı adlı çizgi romanından Tunus asıllı yönetmen Abdellatif Kechiche tarafından beyazperdeye uyarlandı. Beklentilerini, isteklerini ve arzularını tam anlamıyla adlandıramayan Adele adlı genç bir kadının Emma ile tanışmasını ve kısa sürede dolu dolu bir aşk hikâyesine dönüşecek olan ilişkilerini konu alan Blue is the Warmest Color; Léa Seydoux ve Adèle Exarchopoulos’un eşsiz performansıyla dikkat çekerken, kısa sürede, hem çok konuşulan çarpıcı sahneleriyle hem de derin hikâyesiyle unutulmaz filmler arasında yer almış bir yapıma dönüştü. Başlangıçta filmin büyük destekçisi olan ve Abdellatif Kechiche’in özgünlüğünü takdir ettiğini dile getiren Julie Maroh okuyucunun dikkatini çekmek istediği şeyin seksin doğal ve sıradan bir şey olduğunu söylerken, Kechiche’in oldukça yakın plan çekimleri ve fazlasıyla uzun, açık seks sahneleri kullanmasının romanla örtüşmediğini dile getirerek uyarlamadan desteğini çektiğini açıkladı. Maroh birtakım konularda haklı olsa da hem çizgi romanı okumuş hem de filmi izlemiş biri olarak Kechiche’in Blue is the Warmest Color yorumunun hikâyenin özünden hiçbir şey kaybettirmediği, aksine, filmin kitabın üzerine çok fazla şey koymuş olduğu kanaatini taşıyorum.

Inherent Vice (2014)inherent-vice-filmloverss

Inherent Vice, Paul Thomas Anderson’un yedinci uzun metrajı. Boogie Nights, There Will Be Blood, The Master gibi filmleriyle yönetmenlik başarısını ortaya koymuş ve kendine has bir izleyici kitlesi de yaratmış olan Paul Thomas Anderson, tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi Inherent Vice’da da adeta yönetmenlik dersi veriyor. 1970’li yılların California’sında geçen film, Amerikan edebiyatının yeni James Joyce’u olarak ilan edilen postmodern yazar Thomas Pynchon’un aynı adlı romanının beyazperde uyarlaması. Kitabın Türkçe’ye çevrilmemiş olması içimizde koca bir yara çünkü böylesine güçlü bir yazarın kaleminden mahrum kalmak gerçekten üzücü. Takip etmesi kimi zaman oldukça zorlaşan, ne anlatmaya çalıştığı muğlak; ama aslında bir şey anlatıp anlatmak istemediği de meçhul olan bir yapım Inherent Vice. Cevabını bulmaya çalıştığınız bir sorunun cevabını bulduğunuzda, bu cevabın aslında çok bir önem arz etmediğini fark etmek gibi aslında. Saykodelik atmosferini film boyunca izleyiciye de yaşatan filmde yok yok: uyuşturucu, hippiler, özgür seks, neo-naziler, siyah panterler, Nixon ve Charlie Manson göndermeleri, Aryan kardeşliği ve daha nicesi…

Carol (2015)cate-blanchett-carol-filmlovers

The Talented Mr. Ripley ve Strangers on a Train gibi edebiyat tarihinin unutulmaz romanlarını kaleme alan Amerikalı eşcinsel yazar Patricia Highsmith’in 1952 yılında hayata getirdiği en değerli eserlerinden biri olan The Price of Salt’tan beyazperdeye aktarılan Carol; Highsmith’in anlatmak istediklerini oldukça özümsemiş Todd Haynes’in ellerinde uyarlandığı kitaba oldukça sadık kalan başarılı bir film olarak kalplerimize temas ediyor. Filmin başrolünde yer alan Cate Blachett ve Rooney Mara’nın eşsiz performansıyla büyülü bir hikâyeyi konu alan film iki kadının birbirlerine duyduğu yoğun aşkı anlatmada en az kitap kadar etkileyici. Highsmith, nasık ki The Price of Salt isimli romanında evli ve çocuğu olan bir kadının kendisinden yaşça küçük bir başka kadına duyduğu aşkı ve yaşadıkları küçük heyecanları, dokunuşları uzun uzadıya ve okuyucusuna hissettirerek anlatıyorsa; Haynes da filmine bütün detayları o denli hissederek yerleştirmeyi başarıyor ve bizlere muazzam bir aşk hikâyesi armağan ediyor.

The Martian (2015)the-martian-filmloverss

Ani bir fırtına sonrası iptal edilen görevde bir kaza sonucu geride kalan Mark (Matt Damon), imkansız koşullar göz önüne alınıp öldü olarak kabul edilir. Fakat mucizevi bir şekilde hayatta kalır ve dahası fırtınadan zarar görmeyen üste uzun süre yaşamasını sağlayacak şartlarla karşılaşır. Bundan sonrası ise Mark’ın hayatta kalma mücadelesi, akabinde dünyayla iletişim kurmaya çalışması ve nihayetinde kendisini kurtarma operasyonun düzenlenmesi olarak ilerler. Bu açıdan bakıldığında aslında The Martian pek de yeni sayılabilecek bir hikâye anlatmaz; ama hikâyenin görkemi aslında Andy Weir’ın usta kaleminden dökülen mizahi yaklaşımda gizlidir ve Ridley Scott da bu anlatıyı oldukça keyifli ve eğleceli bir görselliğe dönüştürmeyi başarır. Amerikalı yazar Andy Weir’ın, 2011 yılında yazdığı aynı isimli ilk romanından sinemaya uyarlanan The Martian; mizahi yönleri ağır basan edebi bir bilimkurgu eseri olarak hak edilmiş bir başarıya ulaşırken film de ondan geri kalmaz ve özellikle ödül sezonunda aldığı birden fazla adaylıkla kendisine yöneltilen övgü dolu eleştirileri de perçinlemiş olur.

Arrival (2016)arrival-filmloverss

Amerikalı yazar Ted Chiang’ın ‘Story of Your Life’ isimli kısa romanından sinemaya uyarlanan Arrival; dil tarafından yaratılan yakınlaştırma ya da uzaklaştırma işlevini iki türlü biçimde ele almayı tercih eder: birincisi biz Dünyalılar bu ikilemin neresine düşüyoruz, ikincisi ise yarın bir gün yabancı yaşam formları dünyayı ziyaret ettiklerinde onlarla nasıl anlaşacağız? Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer, dilbilimci Louise Banks (Amy Adams)’i hikayenin temeline oturtarak 1950’li yıllarda ortaya atılmış bir dilbilim teorisi olan Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkıyorlar. Bu hipoteze göre insanların ve hatta belirli bir kültürün davranışlarını ve düşünce sistemlerini belirleyen yegâne unsur dildir; ancak onun sınırları ölçüsünde dünyayı anlamlandırabiliriz ve dış dünyayı algılayabiliriz. Bu anlamda uzaylılarla kurulabilecek teması dilbilim üzerinden geliştirmeyi tercih eden ve hem zaman kavramı hem de duyusal ilişkiler üzerine benzersiz söylemler geliştirmeyi başaran Arrival, Denis Villeneuve’ün ellerinde oldukça etkileyici bir bilimkurgu anlatısına dönüşüyor. Ted Chiang’ın romanına sadık kalınarak ekrana taşınan hikâyeyi izlerken hem duygusal hem de zihinsel anlamda çıktığımız bu yolculukta, kendi içimizdeki türler arası yakınlaşmalara da kapı aralamış oluyoruz.

Call Me by Your Name (2017)luca-guadagnino-call-me-by-your-namein-devam-filmini-cekmek-istiyor-4-filmloverss

Geçtiğimiz yıla damga vuran, akıllarımızı başımızdan (ç)alan, Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan ve A Bigger Splash ile I Am Love filmleriyle hatırlayacağımız yönetmen Luca Guadagnino imzası taşıyan Call Me By Your Name gerçek bir sinema mucizesi dersek abartmış olur muyuz? Hiç sanmıyorum. “Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?” Call Me By Your Name’in esas sorusu tam olarak bu ve aslına bakarsanız bu soru tüm queer anlatıların çekirdeğini oluşturuyor. Queer sinema örneklerinin hemen hepsinde karşılaştığımız bu sorunsalı hem apaçık bir şekilde soran hem de aynı cesaretle yanıtlandırabilen bir film var karşımızda. André Aciman’ın 2007 yılında yayımlanan aynı isimli romanından beyazperdeye -neredeyse birebir!- uyarlanan Call Me By Your Name; James Ivory’nin kitaptaki birçok detaya ve o detaylardaki mizahi yanlara sadık kalarak kaleme aldığı senaryosu ve Miguel Gomes’in Arabian Nights filminde de harikalar yaratan görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’un filmin duygusal tonunu tam on ikiden vuran sinematografisiyle mucizevi bir deneyim yaşatıyordu. Bu yıl kazandığı En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ıyla da yaratmış olduğu metnin başarısını perçinleyen James Ivory’nin, André Aciman’ın romanındaki en ufak detayları bile imtina ederek kaleme aldığı senaryo Luca Guadagnino’nun yönetmen kimliğiyle birleşince, işte ortaya böylesine özel bir şaheser çıkabiliyor!

Transit (2018)transit-filmloverss

2012 yılında Berlin Film Festivali’nde Ana Yarışma’da yarışan filmi Barbara ile En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olan, Almanya’nın son zamanlarda en dikkat çeken yönetmenlerinden Christian Petzold imzalı Transit; her dakikası hatta her bir saniyesiyle ilmek ilmek işlenmiş çok özel bir film. Anna Seghers’in sürgünde yazdığı aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan Transit; geçmişin mültecileri ile bugünün mültecilerini aynı düzlemde kesiştirip onları birbirleriyle tanıştırarak; geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri içinde eriterek tüm karakterlerini ve onların hikâyelerini sonsuza uzayan bir transit hat üzerinde birleştiriyor. Anna Seghers’in 1942 tarihli romanından beyazperdeye aktarılan filmde, Nazi işgalinden kaçan Georg adında bir adam, elinde Meksika’ya iltica etme evrakları bulunan, ölmüş bir yazarın kimliğini üstlenir. Georg, Marsilya’dan gemiye binebilmek için gereken sürenin dolmasını beklerken kendi gibi birçok mülteciyle tanışma imkânı yakalar; ama gizemli Marie ile tanışınca kurduğu tüm planlar değişir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi