Karanlık bir odada, büyük beyaz bir perdenin üstüne düşen ışıkla beliren bir görüntünün karşısında oturuyorsunuz. Bu bir resim gibi ya da bir fotoğraf, ama hareket ediyor. Suyun akışını izliyorsunuz, o akışa kapılıp giden bir yaprağı görüyorsunuz, sonra bir anda bambaşka bir yerden aynı suya aynı akıntıya bakıyorsunuz. Yerinizden kıpırdamadan başınızı bile çevirmeden metrelerce ötede bir yerde buluyorsunuz kendinizi. Mümkün mü bu? Belki değil ama oluyor işte, suyun kenarındaki çalıları izliyorsunuz. Kuş sesleri, suyun sesi... Birkaç dakika önce fuaye alanındaydınız, şehrin tam göbeğinde ve şimdi doğanın içinde, biraz da tuhaf bir yerdesiniz. Sonra birden bir el görüyorsunuz, bir adamın eli bu. Adamın yüzüne bakıyorsunuz yavaşça ama o size bakmıyor. Sizin farkınızda bile değil. Onu izlediğiniz için size kızmıyor da. Olan biten tüm tuhaflıklara, tekinsizliklere rağmen burada güvendesiniz sanki, çünkü görünmezsiniz. Tüm bu yaşadıklarınız bir rüya gibi. Bu yaşadığınız şey, Tarkovsky’nin Solaris’i. Stanislav Lem’in aynı isimli romanından uyarlanan Solaris’in çekirdeğinde, tuhaf olayların yaşandığı ve bu olayların hiçbir rasyonel açıklamasının yapılamadığı bir gezegen var. Konusu itibarıyla sinemanın varlığını da bize düşündüren film, bir sanrı üzerine kurulu. Solaris’teki uzay üssüne gizemli olaylara bir açıklama getirmek üzere giden psikolog Kris Kelvin, üsse vardığında kendisi de açıklayamayacağı deneyimler yaşıyor. Bu deneyimler bize Tarkovsky tarafından bahşedilen, tekrar tekrar izlendikçe her seferinde yeni anlamlara kavuşan oldukça derin göstergeler zinciri aslında. Solaris, tuhaf bir sıvı ve sis ile kaplanmış bir gezegen olarak, orada çalışan bilim insanlarının ve sonradan oraya giden Kris Kelvin’in öznel deneyimlerinin herhangi bir pozitivist yaklaşımla açıklanamamasının cisimleşmiş hâlidir diyebiliriz. Ancak tüm bu sis bulutunun ardında esas olan, “belli bir rasyonel açıklama” yapmakla yükümlü Kris Kelvin’in deneyimleri ve bu deneyimler sırasındaki tercihleridir de. Solaris: Gerçek ile Hakikatin Sınırlarında Uzay üssüne gittikten sonra Kris’e oradaki bilim insanlarından Dr. Straud gördüklerine aldırış etmemesini söyler. Bir sanrı evrenine hazırlayan bu uyarı sonrasında Kris, bir uykuya dalar ve uyandıktan sonra aslında ölmüş olan karısı Hari’yi görür. Sonraları Neil Gaiman gibi usta fantastik roman yazarlarının da etkilendiğini düşündüğüm (bkz. Amerikan Tanrıları) “gitmiş olanın tekinsiz varlığını” derinden hissettiğimiz bu sahneler boyunca Kris, üsse gitme nedenini, oradaki tercihleri üzerinden yeniden oluşturur. Aslında şimdi bir karar vermelidir: rasyonel ve mutlak bir açıklama mümkün müdür yoksa insan aklı ve arzuları açıklanmadan kabul edilmeli midir? Ve dahası, tüm bu fenomeni pozitivist bir yaklaşımla açıklamayıp varlığını kabul edecekse, bu nasıl bir kabullenme olacaktır? Kris ölmüş olan Hari’nin varlığıyla ilgili nasıl bir tercihler silsilesinde bulunmalıdır? Kris'in tercihleri, oraya giderkenki motivasyonu, sorumlu tutulduğu görevi, kısaca gerçeklik üzerinden kurulması beklenen her şeyi omnipotent* bir varlık mı yönetmektedir? Yoksa bu omnipotent olan da sadece bir sanrıdan mı ibarettir? İnsanın zihni, sanatı, bilimi ve felsefesi aciz bir çırpınış mıdır? Solaris, kendi film evreninde bu soruların hiçbirine doğrudan cevaplar vermese de, filmin anlatım yapısından yola çıkarak Tarkovsky'nin hepsi hakkında son derece kararlı bir hükme sahip olduğu kesin. Neyin gerçek neyin sanrı olduğunun muğlak ve geçişken hâli filmin anlatımına göstergeler ve teknik unsurlarla yansıyor. Anlatıyı takip ederken, zaman ve mekân kırılmaları, doğrudan gerçeklikle ilgili kırılmayı da beraberinde getiriyor. Geniş açıdan bakıldığında Tarkovsky’nin filmografisinde ortak seyreden renk kullanımı, kamera hareketleri, oyuncuların kamerayla olan ilişkileri, mekân kurulumu gibi…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Neyin gerçek neyin sanrı olduğunun muğlak ve geçişken hâli filmin anlatımına göstergeler ve teknik unsurlarla yansıyor. Anlatıyı takip ederken, zaman ve mekân kırılmaları, doğrudan gerçeklikle ilgili kırılmayı da beraberinde getiriyor.

Kullanıcı Puanları: 4.37 ( 9 votes)
90

Karanlık bir odada, büyük beyaz bir perdenin üstüne düşen ışıkla beliren bir görüntünün karşısında oturuyorsunuz. Bu bir resim gibi ya da bir fotoğraf, ama hareket ediyor. Suyun akışını izliyorsunuz, o akışa kapılıp giden bir yaprağı görüyorsunuz, sonra bir anda bambaşka bir yerden aynı suya aynı akıntıya bakıyorsunuz. Yerinizden kıpırdamadan başınızı bile çevirmeden metrelerce ötede bir yerde buluyorsunuz kendinizi. Mümkün mü bu? Belki değil ama oluyor işte, suyun kenarındaki çalıları izliyorsunuz. Kuş sesleri, suyun sesi… Birkaç dakika önce fuaye alanındaydınız, şehrin tam göbeğinde ve şimdi doğanın içinde, biraz da tuhaf bir yerdesiniz. Sonra birden bir el görüyorsunuz, bir adamın eli bu. Adamın yüzüne bakıyorsunuz yavaşça ama o size bakmıyor. Sizin farkınızda bile değil. Onu izlediğiniz için size kızmıyor da. Olan biten tüm tuhaflıklara, tekinsizliklere rağmen burada güvendesiniz sanki, çünkü görünmezsiniz. Tüm bu yaşadıklarınız bir rüya gibi. Bu yaşadığınız şey, Tarkovsky’nin Solaris’i.

Stanislav Lem’in aynı isimli romanından uyarlanan Solaris’in çekirdeğinde, tuhaf olayların yaşandığı ve bu olayların hiçbir rasyonel açıklamasının yapılamadığı bir gezegen var. Konusu itibarıyla sinemanın varlığını da bize düşündüren film, bir sanrı üzerine kurulu. Solaris’teki uzay üssüne gizemli olaylara bir açıklama getirmek üzere giden psikolog Kris Kelvin, üsse vardığında kendisi de açıklayamayacağı deneyimler yaşıyor. Bu deneyimler bize Tarkovsky tarafından bahşedilen, tekrar tekrar izlendikçe her seferinde yeni anlamlara kavuşan oldukça derin göstergeler zinciri aslında. Solaris, tuhaf bir sıvı ve sis ile kaplanmış bir gezegen olarak, orada çalışan bilim insanlarının ve sonradan oraya giden Kris Kelvin’in öznel deneyimlerinin herhangi bir pozitivist yaklaşımla açıklanamamasının cisimleşmiş hâlidir diyebiliriz. Ancak tüm bu sis bulutunun ardında esas olan, “belli bir rasyonel açıklama” yapmakla yükümlü Kris Kelvin’in deneyimleri ve bu deneyimler sırasındaki tercihleridir de.

Solaris: Gerçek ile Hakikatin Sınırlarında

Uzay üssüne gittikten sonra Kris’e oradaki bilim insanlarından Dr. Straud gördüklerine aldırış etmemesini söyler. Bir sanrı evrenine hazırlayan bu uyarı sonrasında Kris, bir uykuya dalar ve uyandıktan sonra aslında ölmüş olan karısı Hari’yi görür. Sonraları Neil Gaiman gibi usta fantastik roman yazarlarının da etkilendiğini düşündüğüm (bkz. Amerikan Tanrıları) “gitmiş olanın tekinsiz varlığını” derinden hissettiğimiz bu sahneler boyunca Kris, üsse gitme nedenini, oradaki tercihleri üzerinden yeniden oluşturur. Aslında şimdi bir karar vermelidir: rasyonel ve mutlak bir açıklama mümkün müdür yoksa insan aklı ve arzuları açıklanmadan kabul edilmeli midir? Ve dahası, tüm bu fenomeni pozitivist bir yaklaşımla açıklamayıp varlığını kabul edecekse, bu nasıl bir kabullenme olacaktır? Kris ölmüş olan Hari’nin varlığıyla ilgili nasıl bir tercihler silsilesinde bulunmalıdır? Kris’in tercihleri, oraya giderkenki motivasyonu, sorumlu tutulduğu görevi, kısaca gerçeklik üzerinden kurulması beklenen her şeyi omnipotent* bir varlık mı yönetmektedir? Yoksa bu omnipotent olan da sadece bir sanrıdan mı ibarettir? İnsanın zihni, sanatı, bilimi ve felsefesi aciz bir çırpınış mıdır?

Solaris, kendi film evreninde bu soruların hiçbirine doğrudan cevaplar vermese de, filmin anlatım yapısından yola çıkarak Tarkovsky’nin hepsi hakkında son derece kararlı bir hükme sahip olduğu kesin. Neyin gerçek neyin sanrı olduğunun muğlak ve geçişken hâli filmin anlatımına göstergeler ve teknik unsurlarla yansıyor. Anlatıyı takip ederken, zaman ve mekân kırılmaları, doğrudan gerçeklikle ilgili kırılmayı da beraberinde getiriyor. Geniş açıdan bakıldığında Tarkovsky’nin filmografisinde ortak seyreden renk kullanımı, kamera hareketleri, oyuncuların kamerayla olan ilişkileri, mekân kurulumu gibi belli anlatım stratejileri, Solaris’te de ustalıkla inşa edilmiş hâlde karşımıza çıkıyor. Bu yüzden filmde izleyiciye bırakılan tercihler, “siz olsanız böyle bir durumda nasıl davranırdınız” gibi sorulara yer yok. Film evreninin omnipotent gücü olan Tarkovsky, hikâyeyi de kendisini aynalayacak şekilde tasarlıyor. Belki de bu yüzden Tarkovsky izlerken, tüm tuhaf hikâyelerinin içinde kendimizi güvenli ellerde hissediyoruz. Yönetmenin kendi filmografisinde en az sevdiği bu film, hakikat, gerçeklik, arzu ve sinemanın varlığı üzerine temel bir başyapıt.

*Omnipotent: Her şeye gücü yeten, her şeye kadir.

Kaynak:

Uğur Kutay, Andrei’nin Bakışı, (2004), Es Yayınları.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi