“İki kalp, dört göz gece gündüz ağlıyordu.” Bu dize Dwa serduszka’nın ilk dizesi. Kavuşamayan iki aşığın hikâyesinin anlatıldığı bu Polonya halk şarkısı, hiç buluşamayacak gözler üzerine yazılmış bir ağıt gibi. Şarkının diğer dizelerinde gençliğin önüne getirilmiş engellerin de bahsi geçiyor. Aşkın gençliğe yasak olduğunu söyleyen ve kalbi yanan sesler şarkının hüznü altında birleşiyorlar.   Soğuk Savaş: Savaşın Notaları Paweł Pawlikowski’nin son filmi Cold War, Dwa serduszka’yı esas şarkısı yaparak yolunu çizmeye başlıyor. Tüm bu sözler ve iki aşığın hikâyesi bu yüzden anlamlı. Bir taraftan İkinci Dünya Savaşı’nın kısa bir süre sonrasını, Soğuk Savaş’ın etkilerini bir taraftan da birbirlerine olan sınırlarını her adımda daha fazla belli eden iki sevgilinin hikâyesini adım adım takip ettiğimiz film, Pawlikowski’nin kendi üslubunca biçimlenen ve anlamı çoğaltan kadrajlarıyla karşımıza geliyor. 1949 yılında Polonya’da açılan film, 1960’ların başına uzanan bir arayış hikâyesi sunuyor. Halk şarkıları ve dansları topluluğu kurmayı ve çeşitli organizasyonlarda sahne almayı amaçlayan Wiktor ve Irena, topluluklarına katılacak sanatçılar için seçme düzenliyorlar. Bu seçmelerde sesiyle ve duruşuyla diğerlerinden ayrı bir yerde duran Zula’yla Wiktor’un arasında ise zaman içinde yıllara yayılacak olan aşkın filizleri veriliyor; yer Varşova, yıl 1951. Savaş sonrası toprakların izinden halkların seslerini duyurmaya yönelik bir kültür turnesine sahne olan arka plan, bireyler ve toplumlar üzerine de sözlerini biçimlendiriyor Cold War’da. Sınırların politik yansımasından dünyanın Sovyetler ve Amerika olarak ikiye bölünen siyasi atmosferine kadar toplumsal dinamikleri ve çoğunlukla buna bağlı şekil alan kültürel gelişmeleri şehirden şehre, ülkeden ülkeye aktarırken bir taraftan da izleri hâlen devam eden savaşın etkilerini bireylerin topraklara bıraktıkları üzerinden biçimlendiriyor. Wiktor ve Zula’nın aşkı da toplumdan bireye baktığımız çizginin önemli bir belirteci. Kişisel olanın bizleri politik olana götürdüğü bir yol izi. Zula’nın ve Wiktor’un filmin kurulumdan itibaren çizilen konumlarına baktığımızda, sesini duyuran hatta tınısından kendi özbenliğini rahatça ortaya çıkarabilen Zula’nın geçmişe dair olaylarla yaftalanmaya çalıştığını görüyoruz örneğin. Babasını öldürmeye teşebbüs etmesi, başına buyruk olması onun sesinin önüne geçmeye hazır bekleyen engeller olarak karşımıza çıkıyor. Bunları Zula’dan dinlediğimizde ise hiçbirinin görüldüğü gibi şekil almadığını fark ediyoruz; hem biz hem de Wiktor. Tüm bunlara karşın ekibin kontrolünü ellerinde bulunduran Wiktor ve Irene, sanatçıları kendi istekleri doğrultusunda görmek ve biçimlendirmek adına bir noktaya kadar hemfikir. Bu süreç ekibinin kontrolünü başka bir otorite figürünün baskısına girdiğini düşündüğü an Irene’in gitmesine kadar devam ediyor. Yani ortada kuralları kendi belirleyen ve sesleri her sınır çizgisinde kendine göre şekle sokmaya muktedir hisseden Wiktor ve hayatını elleriyle biçimlendiren, kendi doğrularının izinde yılmayan ve şarkılarının tınısını her toprakta kendi sesi diğerlerinden ayırt edilircesine söyleyen Zula, filmin içindeki ikinci bir soğuk savaşın kahramanlarını oluyorlar böylece. Farklı sesleri bir arada toplayıp kendi bütünlüğünün izin verdiği ölçüde bir güç portresi yaratan Amerika’ya karşı, topraklarının hafızasını yaşadığı süreçlerle bugüne getiren Orta Avrupa’nın hikâyesine de evrilebiliyor bu durum. Zula ve Wiktor’un birlikte Fransa’ya kaçma girişimi Zula’nın kararını ekipte kalmaktan yana kullanmasıyla bozulunca, ikisi arasındaki tutkunun uzun yıllar bir sınır mücadelesi içinde geçecek savaşı da başlıyor bir yandan. Öznelerin yer değiştirmesi ve müziğin yeni kimlikler belirlemesiyle yol alan bu süreç 1954’ün, 1959’un, Doğu Berlin’in, Yugoslavya’nın, Paris’in çehrelerini de peşi sıra bizlere yansıtıyor. Bir ondalık dilim içinde…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Paweł Pawlikowski Cold War’da 1950’lerin siyasi atmosferine Zula ve Wiktor’un tutkuları ışığında bakarken, dönemin ruhunu da şarkıların notaları arasına gizleyip kamerasını beslemeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.96 ( 14 votes)
75

“İki kalp, dört göz gece gündüz ağlıyordu.”

Bu dize Dwa serduszka’nın ilk dizesi. Kavuşamayan iki aşığın hikâyesinin anlatıldığı bu Polonya halk şarkısı, hiç buluşamayacak gözler üzerine yazılmış bir ağıt gibi. Şarkının diğer dizelerinde gençliğin önüne getirilmiş engellerin de bahsi geçiyor. Aşkın gençliğe yasak olduğunu söyleyen ve kalbi yanan sesler şarkının hüznü altında birleşiyorlar.

 

Soğuk Savaş: Savaşın Notaları

Paweł Pawlikowski’nin son filmi Cold War, Dwa serduszka’yı esas şarkısı yaparak yolunu çizmeye başlıyor. Tüm bu sözler ve iki aşığın hikâyesi bu yüzden anlamlı. Bir taraftan İkinci Dünya Savaşı’nın kısa bir süre sonrasını, Soğuk Savaş’ın etkilerini bir taraftan da birbirlerine olan sınırlarını her adımda daha fazla belli eden iki sevgilinin hikâyesini adım adım takip ettiğimiz film, Pawlikowski’nin kendi üslubunca biçimlenen ve anlamı çoğaltan kadrajlarıyla karşımıza geliyor. 1949 yılında Polonya’da açılan film, 1960’ların başına uzanan bir arayış hikâyesi sunuyor. Halk şarkıları ve dansları topluluğu kurmayı ve çeşitli organizasyonlarda sahne almayı amaçlayan Wiktor ve Irena, topluluklarına katılacak sanatçılar için seçme düzenliyorlar. Bu seçmelerde sesiyle ve duruşuyla diğerlerinden ayrı bir yerde duran Zula’yla Wiktor’un arasında ise zaman içinde yıllara yayılacak olan aşkın filizleri veriliyor; yer Varşova, yıl 1951. Savaş sonrası toprakların izinden halkların seslerini duyurmaya yönelik bir kültür turnesine sahne olan arka plan, bireyler ve toplumlar üzerine de sözlerini biçimlendiriyor Cold War’da. Sınırların politik yansımasından dünyanın Sovyetler ve Amerika olarak ikiye bölünen siyasi atmosferine kadar toplumsal dinamikleri ve çoğunlukla buna bağlı şekil alan kültürel gelişmeleri şehirden şehre, ülkeden ülkeye aktarırken bir taraftan da izleri hâlen devam eden savaşın etkilerini bireylerin topraklara bıraktıkları üzerinden biçimlendiriyor. Wiktor ve Zula’nın aşkı da toplumdan bireye baktığımız çizginin önemli bir belirteci. Kişisel olanın bizleri politik olana götürdüğü bir yol izi.

Zula’nın ve Wiktor’un filmin kurulumdan itibaren çizilen konumlarına baktığımızda, sesini duyuran hatta tınısından kendi özbenliğini rahatça ortaya çıkarabilen Zula’nın geçmişe dair olaylarla yaftalanmaya çalıştığını görüyoruz örneğin. Babasını öldürmeye teşebbüs etmesi, başına buyruk olması onun sesinin önüne geçmeye hazır bekleyen engeller olarak karşımıza çıkıyor. Bunları Zula’dan dinlediğimizde ise hiçbirinin görüldüğü gibi şekil almadığını fark ediyoruz; hem biz hem de Wiktor. Tüm bunlara karşın ekibin kontrolünü ellerinde bulunduran Wiktor ve Irene, sanatçıları kendi istekleri doğrultusunda görmek ve biçimlendirmek adına bir noktaya kadar hemfikir. Bu süreç ekibinin kontrolünü başka bir otorite figürünün baskısına girdiğini düşündüğü an Irene’in gitmesine kadar devam ediyor. Yani ortada kuralları kendi belirleyen ve sesleri her sınır çizgisinde kendine göre şekle sokmaya muktedir hisseden Wiktor ve hayatını elleriyle biçimlendiren, kendi doğrularının izinde yılmayan ve şarkılarının tınısını her toprakta kendi sesi diğerlerinden ayırt edilircesine söyleyen Zula, filmin içindeki ikinci bir soğuk savaşın kahramanlarını oluyorlar böylece. Farklı sesleri bir arada toplayıp kendi bütünlüğünün izin verdiği ölçüde bir güç portresi yaratan Amerika’ya karşı, topraklarının hafızasını yaşadığı süreçlerle bugüne getiren Orta Avrupa’nın hikâyesine de evrilebiliyor bu durum. Zula ve Wiktor’un birlikte Fransa’ya kaçma girişimi Zula’nın kararını ekipte kalmaktan yana kullanmasıyla bozulunca, ikisi arasındaki tutkunun uzun yıllar bir sınır mücadelesi içinde geçecek savaşı da başlıyor bir yandan. Öznelerin yer değiştirmesi ve müziğin yeni kimlikler belirlemesiyle yol alan bu süreç 1954’ün, 1959’un, Doğu Berlin’in, Yugoslavya’nın, Paris’in çehrelerini de peşi sıra bizlere yansıtıyor. Bir ondalık dilim içinde geçen sürede, birbirinden farklı coğrafyalarda, aynı iklimin geçmişinden beslenmiş iki kayıp öznenin kendi yollarını her seferinde yeniden aradıkları ve her seferinde tekrar kayboldukları bir hikâye izliyoruz Pawlikowski’nin anlatısında. O yüzden kadrajlar her seferinde hep bir kişiyi işaret ediyor, yalnız bırakılan her köşe öznenin boşluğunun tamamlayıcısı oluyor. Hareketin devam ettiği sahnenin bir köşesinde kendi yolculuğuna dair bir nüans fark ettiğimiz öznelerimiz hep kendi kişisel hikâyesinin devamını, toprağın bireye bıraktığı mirası bize seslenircesine belirtiyor. Zula ve Wiktor’un aşkı bir imkânsızlık ya da bir kavuşamama durumundan bağımsız olarak iki kişinin birbirine uzandığı noktada aradaki mesafenin nasıl yorumlandığıyla ilgili bir durum sunuyor bizlere. Bu yorum bir arada olmanın gerekliliğine dair de açık kapı bırakıyor, Dwa serduszka’nın hangi dil ve hangi tarzda duygusunu ortaya çıkaracağına dair de…

Paweł Pawlikowski Cold War’da 1950’lerin siyasi atmosferine Zula ve Wiktor’un tutkuları ışığında bakarken, dönemin ruhunu da şarkıların notaları arasına gizleyip kamerasını beslemeyi başarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi