Sofia Coppola, sanatla çevrelenmiş kariyerinde sinemayı hep hayatının merkezinde konumlandırmayı seçti. Oyunculukla başladığı bu yolculuk, yönetmenliğini yaptığı filmlerle başka bir yön çizdi hayatında. Coppola ailesinin sanatsal üretim konusundaki gayretlerini es geçmek olmaz elbet ama Sofia Coppola’nın yarattığı dünyaların zamanın ruhuna, güncele ve kadın hikâyelerine yaklaşımı onun ailesinin de içinde bulunduğu sinema sektöründe daha farklı bir bakışa sahip olduğunun kanıtı oldu. Kısa filmlerle başladığı yönetmenlik yolculuğundan şimdilik son filmi The Beguiled (2017)’a kadar, birbirinden çok başka dönemlerin dinamikleriyle kendi üslubunca oynamayı seçti Coppola. Postmodernizmin sinemadaki yansımasına da şahit olduğumuz bir anlatı tarzı da vardı hatta onun bu üslubunda. Zaman geçişlerinden dönemin ruhunu ortaya koyan anlatı geçmişle ya da bugünle sınırlı kalmıyordu. Tarihe saklanmış sırları da popüler kültürü de, Amerikan aile yapısının değişmeyen kodlarını yarattığı karakterlerin dünyasıyla anlatabiliyor Sofia Coppola. O yüzden çoğu filmi ortak noktalarda birbirleriyle konuşabiliyor. İlk uzun metrajı The Virgin Suicides (1999), 18. yy Fransa’sındaki postmodern tablosu Marie Antoinette (2006) ve izleyicisini popüler kültürün ışıltısında gözleri kör eden California’ya misafir eden The Bling Ring (2013) birbirinden apayrı temaları ve ikâmet ettikleri zamanlarıyla karakterleri nezdinde belirgin ortaklıklar da kurabiliyorlar bu nedenle. O yüzden Coppola’nın yönetmenliğini bu üç filmin ortaya koyduğu anlatılara odaklanarak incelemek seyircilere de yönetmenin dünyası hakkında belirli fikirler verecektir.

Sofia Coppola: Kimlikler ve Hayaletler

The Virgin Suicides 90’ların muhafazakar Amerikan banliyölerinin hikâyesini sunuyor en temelinde. Bu banliyölerdeki evlerden birinde yaşayan Lisbon ailesinin yaşamları ellerinden alınmış beş kızının hayatta oldukları süre boyunca hapis kaldıkları dünyaya odaklanıyoruz biz de. Yaşamanın ve nefes almanın farklılığını ortaya koyan hayalet seslerle bezeli filmin korkutucu gerçekliği de bu hayalet olma hissinden ileri geliyor. Canavar ev mevhumunu ortaya koyan ve belki de evi, filmin dünyası içinde uncanny’ye dönüştüren bir yönetmenlikle karşılaşıyoruz The Virgin Suicides’da. Korktuğumuz ama tanıdık gelen ve merak yaratan hissiyatı tanımlayan uncanny kavramı Coppola’nın filmlerinde genellikle ev ya da yaşanılan toprakla ilgili kurulan bağın yansıması oluyor aynı zamanda. Bir yerlerden tanıdık gelen ama tekinsizliğini de kendi içinde yaratan bir yerin yansımasına dönüşüyor bu, onun filmlerinde. The Virgin Sucides’da banliyölerin tamamını ya da daha küçük ölçekte Lisbon’ların evini düşünebileceğimiz gibi. Benliğin oluşturulduğu ve anneyle bağlantı kurulan ev kavramının gittikçe bir canavara dönüşüp Lisbon’ların kızlarının hayatında tehdit oluşturması hem bu durumun hem de toplumun yetiştiği evin yani ülkenin aynasını gösteriyor bize. Beyaz erkeklerin hüküm sürdüğü Amerika topraklarında görünür olmanın tek hâli bu görünüşü benimsemekten geçiyor. Benimsemeyle birlikte ise diğer tüm sesler ortadan kalkıyor. Anlatıcının sesi, karşı evdeki erkek çocuklar, baba otoritesini kabullenip bunun üzerine anne kavramını tümden eril tahakkümün üzerine kurmuş anne figürü… Hepsi muhafazakar beyaz erkeklerin Amerika’daki tezahürü The Virgin Sucides’da. İsyan etme, fikir beyan etme ve yaşadığını bile belli etme! Film boyunca bu beş kız kardeşten hiçbirini tam anlamıyla tanıyamamış olmak, çocuğunun sesini bile birden fazla duyamamış olmak bu tahakküm altında susturulan seslere işaret ediyor esasen. Özneleri oldukları hikâyede bile anlatıcı olmayan beş kardeşin nefes alamadıkları dünyaları Kiss’in Aeorsmith’in şarkılarında hayat buluyor ama nihayetinde onlar da yakılıyorlar. Seslerin duyulmaması konusu The Bling Ring’in de ana meselesi oluyor sonrasında. Çok farklı bir konuyla yine gençliğin intiharına odaklanıyor Sofia Coppola.

Los Angeles’ta yaşayan lise çağındaki bir grup arkadaşın bir nevi özendikleri hayatları çalma girişimleri The Bling Ring’in asıl meselesi. İdol olarak gördükleri ünlülerin kıyafetleri, ayakkabıları, çantaları onların geçip giden yaşamları için bir kurtuluş noktası. Hayallerine ulaşmak için yardımcı olarak gördükleri nesneler aslında tüm bunlar. Buna rağmen ışıltılı olarak çizilen tüm o hayatların belli bir kimlik oluşturmak için bu gençlerin karşılarında durduğu çok açık. Çocukların ne yapmak istediklerini, ne yapmaya çalıştıklarını, ne hissettiklerini anlamamış ve hiçbir zaman anlayamayacak olan ailelerin kendi elleriyle yarattıkları koca bir boşluğun Los Angeles’ta vücut bulmuş hâline odaklanıyoruz böylelikle. Bir anlamda şehrin yarattığı ve Amerika’nın beslendiği eğlence sektörünün bu boşlukla nasıl çoğaldığını anlamamız için bize imkân tanıyor film. Bu sefer uncanny kavramı şehrin kendisinden doğuyor. Yetiştiğin toprakların seni bir yabancıya hatta bir korku nesnesine dönüştürme hâlini bu arkadaş grubundaki kızlar kendi kurdukları yeni sistemle alt etmenin yollarını da arıyolar. Popülerliğin kendi silahıyla zayıf noktalarını vurması hikâyenin temel noktası oluyor. Bu silahla seslerini geri kazanmaya ve kimliklerini oluşturmaya çalışırlarken popüler kültürün yıkıcılığında yeni görünümler elde etmek onların savunma mekânizmalarına da dönüşüyor. Mevcut durumun tehdidini kimliğin gelişimi için kullanma durumu benzer şekilde Marie Antoinette’de de mevcut. Hatta bu iki film kendi dönemlerinin gerçeklerine odaklanırken Maire Antoinette tarihteki bir figürün peşine düşerek farklı bir dünyayı bugüne getirmeyi amaç ediniyor. Kimliği hiçbir zaman doğru yansıtılmamış, şımarık sıfatı bugüne kadar bir yafta olarak kalmış ve Coppola’nın diğer karakterleri gibi hayata hapsedilmiş ve nefes alması güçleşmiş bir karakterin hikâyesini sürüyor film.

Avusturya Arşüdesi Maire Antoinette, Fransa ve Avusturya’nın ortak gelecekleri için Fransa tahtının varisi 16. Louis ile evlendirilerek Fransa’ya gidiyor ve Marie’nin yaşamı yeni bir ülkede çok büyük bir sarayda kendi heyecanını, yaşama tutkusunu saklamak zorunda kalarak devam ediyor. Kocasının ilgisini çekmek, çocuk doğurmak, sarayın kurallarına uymak kısacası istediği gibi yaşamamak onun rutini olmak zorunda. Tüm renklerin içinde görünmez kılınan bir kadının neşesi var ve Coppola çoğu kadrajda Maire’yi küçücük ve neredeyse görünmez bir hayalet gibi bembeyaz bıraktığı sahnelerde bunun altını çiziyor. Sarayın kendisi bile Maire Antoinette’den daha canlı duruyor hatta. Sarayın içinde bir hayalet gibi kendini ve kendi isteklerini belli etmeye çalışan Marie’nin yaşama tutkusu bir anlamda The Virgin Suicides’daki kız kardeşlere de benziyor. Zamansız bir mücadelenin hikâyesi saklı çünkü Marie Antoinette’da. Bu zamansızlığı Siouxsie and the Banshees’in, The Strokes’un, The Cure’un, The Radio Dept.’in şarkılarında da duyabiliyoruz. 18. yy’dan 21. yy’a bir köprü kuran soundtrack Marie Antoinette’in hâlâ yaşıyor olduğunun ve canavara dönüşen sarayların da hâlâ var olduğunun habercisi. Maire şatafata düşkünlüğüyle anılırken 16. Louis’nin yaptıklarının ikinci planda kalması erkek sesinin kadın kimliğini bastırmak için hâlen büyük bir gayretle çalıştığının da göstergesi. Eril dünyanın oluşturduğu uncanny topraklar, ülkeler ve evler içinde hayalet olarak yaşamaya zorlanmış kadınların hikâyesi 1700’lerde de 1990’larda, 2000’lerde de aynı. Sofia Coppola’nın göstermek istediği dünyalar da tarihler boyuna süregelen bu sistemde saklı.

Sofia Coppola’nın sineması kadın hikâyelerini yaşam kavramının çizdiği temelde anlatan ve zamansızlığı vurgulayan anlatının yansıması. Karakterler iletişimi her nerede olurlarsa olsunlar izleyiciyle hislerin yarattığı kimliklerle kurup bizleri görmemiz gereken gerçekliğe ulaştırıyorlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi