Advertisement

Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette’in imzasını taşıyan çizgiroman Le Transperceneige, 2013 yılında Bong Joon-ho tarafından Snowpiercer ismiyle sinemaya uyarlanmıştı. Aynı çizgiromandan yola çıkan 2020 model Snowpiercer ise Kuzey Amerika hakları TNT, ABD dışındaki yayın hakları Netflix‘e ait olan, ilk sezonu 10 bölüm olarak tasarlanmış bir dizi. İlk iki bölümü itibarıyla dizinin hem çizgiromandan, hem de Bong Joon-ho imzalı filmden epey ayrıldığı noktalar olduğunu söylemek mümkün. Dizinin hem çizgiromanlara hem de filme sırtını dönmek suretiyle açıldığı yeni alanların ve yapılan dramatik/görsel tercihlerin çoklukla iyi sonuç verdiğini söylemek ne yazık ki güç.

Lob-Rochette ikilisi Le Transperceneige’da, iklim değişikliği sonrasında gerçekleşen global çaptaki bir buzul kıyamet sonrasında hayatta kalanları taşıyan, böyle bir durum için özel olarak inşa edilmiş bir trenin içinde geçen, post apokaliptik bir hikâye anlatır. Hikâyenin önemli bir parçası, trene kaçak olarak binen kalabalığın yer aldığı kuyruk kısmındaki yolculardır. Buradaki insanlar, ön vagonlarda yer satın alan ayrıcalıklı sınıftan keskin biçimde ayrılır. Bu vagonlara “kara vagonlar” da denir çizgiromanda ve aralarında önceki hayatlarında ayrıcalıklı sınıflardan gelenler olsa da, bu kişiler kaymak tabakadan ayrı düşmüş, kıyamet sonrası oluşan yeni hiyerarşide kendisini “alt sınıfla” aynı yerde bulmuştur. Çizgiroman, hikâyenin bu kısmını bir fon olarak kullanmak suretiyle, üç karakterin kaçış öyküsüne odaklanır ilk bölümünde. 2013 yapımı Snowpiercer’da ise Bong Joon-ho, çizgiromanın hikâyelerine de, ana karakterlerine de yüz vermez. Hikâyenin “lokomotifi” yine bir kaçış öyküsüdür ancak bu, trenin en son vagonundan en ön vagonuna doğru, ezilen sınıf tarafından gerçekleştirilecek devrimci bir isyan, bir ihtilâlle gerçekleşecektir. Bong Joon-ho, iklim krizine, ekolojik dengeye atıfta bulunduğu filminde asıl madeni sınıf çatışması ve sosyal adaletsizlikte bulur. Akıp giden bir olay örgüsü içinde, bilhassa filmin ilk bir saatinde günümüzün sınıf problemlerine dair sert bir alegoriye girişir. Filmin aceleye gelen, çalakalem yazılmış hissi veren o darmadağın final blokuna dek iyi işlediğini söylemek mümkündür.

Snowpiercer 1. Sezon İlk İki Bölüm İncelemesi

(Yazının buradan sonraki bölümü dizinin ilk iki bölümüyle ilgili keyif kaçırıcı detaylar içeriyor olabilir.)

The Cube ve Orphan Black’in yazarlarından Graeme Manson ve son olarak Terminatör: Kara Kader – Terminator: Dark Fate’i kaleme alan Josh Friedman gibi iki deneyimli yazarın yaratıcılığında çekilen Snowpiercer’ın dizi versiyonunda, trenin içinde kendiliğinden oluşan bu sınıf çatışması sadece bir fon, bir çıkış noktası olarak kullanılıyor. Manson-Friedman ikilisi ana aksı trende işlenen bir cinayet üzerine inşa ediyor ve bu noktada, buzul kıyamet öncesindeki yaşamında bir cinayet detektifi olan eski polis Layton öne çıkıyor. Undone’dan da anımsayacağınız Daveed Diggs’in canlandırdığı Layton, “kuyrukçular” olarak anılan ekibin doğal lideri konumundayken, karşısındaysa, “Trenin Sesi” olarak da tanımlanan, Jennifer Connelly’nin canlandırdığı Melanie Cavill yer alıyor. Trende işlenen vahşi bir cinayet sonrasında, bütün bu düzeneğin kurucusu, adeta ilahi bir lider konumundaki Bay Wilford, trende düzenin sağlanmasını, bunun için de cinayeti işleyen kişinin ortaya çıkartılmasını istiyor. Bu sırada Layton, arkadaşlarıyla (“Kapı açılınca bıçaklarla üzerlerine koş” olarak da özetleyebileceğimiz) bir kaçış, bir treni ele geçirme planı üzerinde çalışıyor ki kendisiyle, yoldaşları arasında bir takım fikir ayrılıkları olduğunu, çoklukla “tipleme” olarak çizilen ve ilk iki bölümde vazifelerini tamamlayıp ortadan kaybolan bu karakterlerin temelde hikâyeyi arzu edilen aksa, yani polisiye aksına yerleştirebilmek için kullanıldığını belirtmek gerekir. Layton en nihayetinde, bastırılan kanlı bir isyan sonrasında arkadaşlarının canını kurtarmak için söz konusu cinayeti çözmeye gönüllü oluyor. Biz de Layton’la beraber bu soruşturma sürecine şahit oluyoruz.

Dizi kuyruktaki “beleşçilerle”, parasını verip atladıkları trende kendilerine önceki hayatlarındaki lüksü yeniden tesis eden kaymak tabaka arasında olağan bir denklik, bir eşit koşul varmış gibi, garip bir yerden kuruyor anlatısını. Trendeki otorite ve kaymak tabakanın beleşçi bellediği bu insanların, kendi aralarında düzen kurabilmek, organize olmak, hayatta kalmak ve ön vagonlara doğru ilerlemek için ön taraftakilerin hiç zahmetine girmeyeceği bir çaba harcamalarının “gerekliliğinin” altı sık sık çiziyor. Birinci sınıf vagonlardaki, yine tipleme olarak kalan karakterlerin tek boyutlu ele alındığı, trendeki kerameti kendinden menkul polisiye vakanın bir şekilde kor hikâyeyi yuttuğu tuhaf bir serim aşaması söz konusu Snowpiercer’da.

Kıyamet öncesi dünyadaki gelir eşitsizliği/kaynakların olağanüstü eşitsiz dağılımı gibi aleni sorunların trende daha da sert vuku bulmasına kafa yormaktansa dizide sıklıkla kuyruktakilerin trene “para ödemeden”, “bilabedel” bindiklerini belirten, hatta diziyi, kuyruktaki insanların trene nasıl kaçak bindiğini göstererek açan Manson-Friedman ikilisi, bu “kaçaklık” konusuna öylesine takılıyor ki, neredeyse “çalış senin de olur” diyen kapitalist söylemi yineleyen koroya katılıyor (2013 yapımı film bu meseleye yaşamsal bir refleks olarak bakar ve bahsini açmaz bile).

Ana aksa yerleştirilen cinayet vakasıyla ilgili ilk iki bölümde merakı ayakta tutabilecek bir yol kat edemeyen dizi, en büyük sürprizini Melanie karakteri üzerinden gerçekleştirmek suretiyle, trenin lideri konumundaki Wilford’un aslında Melanie’nin yarattığı bir hayali karakter olduğu ve trenin Melanie’ye ait olduğunu aktarıyor. Ki bunu yaparken Melanie’nin odasındaki “posterler”den yararlanan, anlatı olanakları böylesi geniş bir evrende son derece basit trüklerle bize karakterine dair önemli bir twist’i geçirmeye çalışan dizi, başarılı bir hamlesinde dahi izleyicisinin zekasına güvenmemeyi beceriyor.

Diziyi izlerken, Bong Joon-ho imzalı filmle dizi arasında bir kıyasa girişmekse ister istemez kaçınılmaz bir duruma dönüşüyor. Böylesi bir durumda ise kazanan kusurlarına rağmen 2013 yapımı film oluyor. Trende oluşan adaletsiz duruma dair Bong Joon-ho’nun iki saatlik filminde yer verdiği fikir pratiğinin birazı bile ilk iki bölüm itibarıyla dizide yer almıyor. Bunun yerine geçebilecek polisiye hikâyenin işlediğini iddia etmek de güç. Dizinin, filmde kurulan görsel atmosferin ucuna kıyısına yaklaşabilecek bir görsel dünya sunduğunu da söylemek güç. Dizide trenin geometrisine dair mantık sınırlarını zorlayan bir tasarı olduğunu söyleyebiliriz ki bu zaman zaman önemli bir soruna dönüşüyor. Bong Joon-ho’nun filmde zaman zaman daraltabildiği, zaman zaman genişlettiği, ancak mantığını hiç kaybetmeyen mekân duygusundan dizinin zerre nasip almadığını da belirtmek mümkün.

Snowpiercer’ın ilk iki bölüm itibarıyla tek parlak tarafı Jennifer Connelly’nin canlandırdığı Melanie ve herkesten sakladığı sırrı. Bir iktidar figürü olarak yarattığı hayali zengin, dahi, çılgın bilim insanı karakterinin erkek olması, günümüze ve Snowpiercer’ın çıkış noktasına dair çok şey söylüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information