Fransa’da çektiği Yeraltı Peygamberi - Un prophète, Pas ve Kemik - De rouille et d'os ve Dheepan gibi filmleriyle adını günümüzün en iyi yönetmenleri arasına yazdıran Jacques Audiard’ın İngilizce çektiği ilk film olan ve kendisine Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü kazandıran The Sisters Brothers öncelikle kalburüstü oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Joaquin Phoenix, John C. Reilly, Jake Gylenhaal ve Riz Ahmed gibi her biri tek bir filmi sürükleyecek seviyedeki oyuncuları, 19. yüzyılın Amerikan taşrasında bir araya getiren Audiard, iddialı bir proje ile kariyerinin ikinci dönemine merhaba demiş gibi görünüyor. 1800’lü yılların ortasında, meşhur Altına Hücum döneminde geçen film, altın çıkarmak için sıra dışı bir kimyevi solüsyon bulan Hermann (Ahmed) ve onun peşine düşen iki kiralık katilin hikâyesini anlatıyor. Commodore adlı zengin ve gizemli bir altın avcısı tarafından görevlendiren Eli (Reilly) ve Charlie (Phoenix) Sisters, Hermann’ı öldürüp, onun formülünü Commodore’a getirmek için yola çıkar. Cinayeti işlemek için John (Gylenhaal) adlı bir dedektiften de yardım alan Sisters kardeşler, Hermann’ın peşinde Amerikan taşrasında klasik bir Western yolculuğuna çıkarken, mola verdikleri yerlerde ellerini kana bulamayı da ihmal etmezler. The Sisters Brothers: Eve Dönmek İsteyen Katiller Sisters kardeşlerden Eli, oldukça çekingen ve duygusal bir karakterken, Charlie daha saldırgan ve acımasız bir yapıya sahip. Birbirleri dışında kimseleri olmayan ve öldürmek dışında bir geçim kaynağı da olmayan kardeşlerin ortak zeminde buluştukları iki nokta ise babasızlık ve ev özlemi. Eli, işleri bırakıp anne evine dönmek istese de Charlie onun için bir nevi baba figürü olan Commodore’un hizmetinde işinin ehli bir çete lideri olmak istiyor. İki kardeşin uzun yolculuğu devam ederken, diğer yanda ise John’un peşine düştüğü Hermann’ı yakından tanıdıkça onunla samimi bir dostluk kurmasına şahit oluyoruz. O kadar ki, John sonunda bu cinayete aracı olmaktan çıkıp Hermann ile onun ütopik projesine yardım etmek için anlaşıyor. Buna göre, beraber altın çıkaracak ve elde ettikleri zenginlikle Teksas’ta bir komün hayatı kuracaklardır. Sisters kardeşler dedektifin Hermann ile beraber kaçtığını öğrenip her ikisiyle de yüzleştiklerinde ise bu dört yalnız adam arasında beklenmedik bir işbirliği ortaya çıkar. Kanadalı yazar Patrick DeWitt’in aynı adlı romanından yola çıkan filmin tipik bir western gibi dört başı mamur bir erkeklik hikâyesi anlattığı söylenebilir. Gizemli bir görev için at üstünde uzun bir yolculuğa çıkan ve yolda karşılaştıkları sorunları şiddete başvurarak çözen iki katilin peşinden gitmemiz John Ford filmlerini hatırlatan hafif bir nostalji duygusu bile yaratıyor. Fakat filmin ikinci yarısından itibaren karakterleri daha yakından tanıdıkça dört adamın da hayatta bir şekilde köksüz kalmış, duygusal insanlar olduklarını keşfediyoruz. Filmin en öfkeli, gürültücü karakteri Charlie bile, Hermann’ın onları inandırdığı ütopik komün toplumu fikrini duyunca sessizleşip ona yardım etmeye karar veriyor. Baştan beri her yana yayılan şiddet, dört karakter Hermann önderliğinde yeniden yola düştüğünde yerini huzur ve sakinliğe bırakıyor. Ama elbette bu dört adamın da arzuladıkları cennete ulaşma çabaları pek uzun sürmüyor. Film boyunca Oregon kırlarından San Fransisco’nun belalı sokaklarına kadar tüm bir Altına Hücum hattını dolaştıktan sonra, aradıkları adam yerine cennetin peşine düşen Sisters kardeşlerin akıbeti istedikleri gibi olmasa da en sonunda en azından eve dönüş arzularını gerçekleştirmeyi başarıyorlar.[1] Audiard filmin ikinci yarısından itibaren klasik western kalıplarından kopup, karakterlerin duygusal boşluklarına…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

The Sisters Brothers, kardeşlik, erkeklik ve şiddet üzerine kurulan anlatı yapısı yer yer raydan çıksa da, ölü bir türe yaptığı yenilikçi hamleler nedeniyle ilgiyi hak eden bir film.

Kullanıcı Puanları: 3.05 ( 1 votes)
65

Fransa’da çektiği Yeraltı Peygamberi – Un prophète, Pas ve Kemik – De rouille et d’os ve Dheepan gibi filmleriyle adını günümüzün en iyi yönetmenleri arasına yazdıran Jacques Audiard’ın İngilizce çektiği ilk film olan ve kendisine Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü kazandıran The Sisters Brothers öncelikle kalburüstü oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Joaquin Phoenix, John C. Reilly, Jake Gylenhaal ve Riz Ahmed gibi her biri tek bir filmi sürükleyecek seviyedeki oyuncuları, 19. yüzyılın Amerikan taşrasında bir araya getiren Audiard, iddialı bir proje ile kariyerinin ikinci dönemine merhaba demiş gibi görünüyor.

1800’lü yılların ortasında, meşhur Altına Hücum döneminde geçen film, altın çıkarmak için sıra dışı bir kimyevi solüsyon bulan Hermann (Ahmed) ve onun peşine düşen iki kiralık katilin hikâyesini anlatıyor. Commodore adlı zengin ve gizemli bir altın avcısı tarafından görevlendiren Eli (Reilly) ve Charlie (Phoenix) Sisters, Hermann’ı öldürüp, onun formülünü Commodore’a getirmek için yola çıkar. Cinayeti işlemek için John (Gylenhaal) adlı bir dedektiften de yardım alan Sisters kardeşler, Hermann’ın peşinde Amerikan taşrasında klasik bir Western yolculuğuna çıkarken, mola verdikleri yerlerde ellerini kana bulamayı da ihmal etmezler.

The Sisters Brothers: Eve Dönmek İsteyen Katiller

Sisters kardeşlerden Eli, oldukça çekingen ve duygusal bir karakterken, Charlie daha saldırgan ve acımasız bir yapıya sahip. Birbirleri dışında kimseleri olmayan ve öldürmek dışında bir geçim kaynağı da olmayan kardeşlerin ortak zeminde buluştukları iki nokta ise babasızlık ve ev özlemi. Eli, işleri bırakıp anne evine dönmek istese de Charlie onun için bir nevi baba figürü olan Commodore’un hizmetinde işinin ehli bir çete lideri olmak istiyor. İki kardeşin uzun yolculuğu devam ederken, diğer yanda ise John’un peşine düştüğü Hermann’ı yakından tanıdıkça onunla samimi bir dostluk kurmasına şahit oluyoruz. O kadar ki, John sonunda bu cinayete aracı olmaktan çıkıp Hermann ile onun ütopik projesine yardım etmek için anlaşıyor. Buna göre, beraber altın çıkaracak ve elde ettikleri zenginlikle Teksas’ta bir komün hayatı kuracaklardır. Sisters kardeşler dedektifin Hermann ile beraber kaçtığını öğrenip her ikisiyle de yüzleştiklerinde ise bu dört yalnız adam arasında beklenmedik bir işbirliği ortaya çıkar.

Kanadalı yazar Patrick DeWitt’in aynı adlı romanından yola çıkan filmin tipik bir western gibi dört başı mamur bir erkeklik hikâyesi anlattığı söylenebilir. Gizemli bir görev için at üstünde uzun bir yolculuğa çıkan ve yolda karşılaştıkları sorunları şiddete başvurarak çözen iki katilin peşinden gitmemiz John Ford filmlerini hatırlatan hafif bir nostalji duygusu bile yaratıyor. Fakat filmin ikinci yarısından itibaren karakterleri daha yakından tanıdıkça dört adamın da hayatta bir şekilde köksüz kalmış, duygusal insanlar olduklarını keşfediyoruz. Filmin en öfkeli, gürültücü karakteri Charlie bile, Hermann’ın onları inandırdığı ütopik komün toplumu fikrini duyunca sessizleşip ona yardım etmeye karar veriyor. Baştan beri her yana yayılan şiddet, dört karakter Hermann önderliğinde yeniden yola düştüğünde yerini huzur ve sakinliğe bırakıyor. Ama elbette bu dört adamın da arzuladıkları cennete ulaşma çabaları pek uzun sürmüyor. Film boyunca Oregon kırlarından San Fransisco’nun belalı sokaklarına kadar tüm bir Altına Hücum hattını dolaştıktan sonra, aradıkları adam yerine cennetin peşine düşen Sisters kardeşlerin akıbeti istedikleri gibi olmasa da en sonunda en azından eve dönüş arzularını gerçekleştirmeyi başarıyorlar.[1]

Audiard filmin ikinci yarısından itibaren klasik western kalıplarından kopup, karakterlerin duygusal boşluklarına odaklanmaya başlıyor. Soyadı “Sisters” olan kardeşlerin Amerikan taşrasının en azılı iki katili olması ya da cinayetler işlemekten vazgeçip gizemli bir simyagerin peşinden ütopik bir dünya için sürüklenmesi, Audiard’ın revizyonist ve absürt bir western yapmayı amaçladığının açık göstergeleri. Bugün ABD’de bile çok az tercih edilen ölü bir türe onun kodlarıyla oynayarak yaklaşmak belki de en mantıklı seçenek. Ama ABD’deki kariyerine Amerikan kültürünün mihenk taşı olan western ile başlamak bir Fransız yönetmen için ne kadar doğru bir karar, işte orası tartışmalı.

Audiard bir yandan türün gerektirdiği tüm şiddeti grafik görüntülerle önümüze getirirken diğer yandan ise filme pek de sinmeyen bir mizaha başvurmuş. Yukarıda bahsettiğimiz absürt damarı beslemek için yapılmış gibi duran bu mizah hamlesinin filmde sırıttığını ve dramatik bir dengesizlik yarattığını söyleyebiliriz. İki farklı koldan ilerleyen hikâyede, özellikle John ve Hermann’ı yakından tanıyamadığımızı ve bir iki diyalog dışında çok da iletişimlerine şahit olmadığımız bu iki karakterin o kadar çabuk dost olabildiklerine pek ikna olmadığımızı da ekleyebiliriz. Son olarak, özellikle Hermann karakterinin filmde hakkı vererek işlenemediğini, neredeyse bir bilge gibi hareket eden Hermann’ı, bu ruh hâline getiren süreçle ilgili doyurucu bilgi alamadığımızı da belirtelim. Filmin belki de en ilgi çekici karakteri olan Hermann’ın hikâyenin aksayan tek karakteri olması The Sisters Brothers için son kertede ufak bir dezavantaja dönüşüyor.

Geçtiğimiz yıllarda izlediğimiz İki Eli Kanda – Hell or High Water ile kan bağı meselesi, Damsel ile ise revizyonist western yaklaşımı üzerinden yakın akrabalık kurabileceğimiz The Sisters Brothers, kardeşlik, erkeklik ve şiddet üzerine kurulan anlatı yapısı yer yer raydan çıksa da, ölü bir türe yaptığı yenilikçi hamleler nedeniyle ilgiyi hak eden bir film.

Notlar:

[1] Bu arada Altına Hücum hattını artık coğrafi olarak takip etmek mümkün olmadığı için filmin tüm çekimlerinin İspanya ve Romanya’da yapıldığını hatırlatalım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi