Toplumsal sınıfların, dolayısıyla sınıf mücadelesinin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye dayanıyor. Dolayısıyla geçtiğimiz yüzyılın başından bu yana insanlığın başından geçen her şeye, tarihte yaşanan her olguya dair sözünü üretmiş olan sinema sanatının, sınıf mücadelesinden uzak kalması da düşünülemezdi elbet. Öyle ki sinemanın bir hikâye anlatma aracına dönüşmesinden, sessiz sinema günlerinden bu yana bu temayı ele alan yapımlarla karşılaşabiliyoruz. Bu temanın sinemada işlendiği yapımların anlatı tercihlerinin dönemlerinin geleneklerine göre şekillenmesi de bu sanat dalı açısından son derece ilgi çekici bir detay. Bu şekillenmenin en son örneklerinden biri de Bong Joon-ho’nun yeni filmi Parazit. Sınıf mücadelesi fikrine son derece yenilikçi bir noktadan yaklaşan modern başyapıtın vizyona girmesi vesilesiyle, sinema tarihinde yer etmiş, sınıf mücadelesini merkezine alan 10 çarpıcı filmi bir araya getirdik.

Sınıf Mücadelesini Merkezine Alan 10 Çarpıcı Film

Grev – Stachka (1925)

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Sergei M. Eisenstein’ın ilk uzun metraj filmi Grev, Çarlık Rusyası’nda bir fabrikada geçer. Fabrika yönetiminin işçilere reva gördüğü zorlayıcı çalışma koşullarına ve insanlık dışı uygulamalarına daha fazla dayanamayan işçilerin kalkıştığı grevi konu alır geneli itibarıyla. Sinemada kurgu ile anlam yaratma alanında da -içeriğiyle uyumlu şekilde- devrim niteliğinde olan bu başyapıt, proleterya ve burjuva sınıflarının görselleştirilmesinde simgesel bir anlatıya başvurarak, sinemada sınıf çatışmasının sadece metinsel olarak değil, görsel anlamda da karşılıklarını aramasıyla özel bir noktaya oturur. Bu bağlamda Grev’in, proleteryanın, üretim araçlarına sahip olanlara karşı giriştiği eylemin, dolayısıyla da sınıf çatışmasının sinemadaki ilk ve en saygın örneklerinden biri olduğunu söylersek abartmış sayılmayız.

Bir Bisikletlinin Ölümü – Muerte de un ciclista (1955)

İspanyol sinemasının az tanınan ustalarından Juan Antonio Bardem -ki kendisi aynı zamanda Javier Bardem’in amcasıdır- imzasını taşıyan yapım sinema tarihinin gizli kalmış cevherlerinden biridir. Üst sınıfa mensup bir profesör ve evli ve zengin metresinin bulunduğu araç gece saatlerinde bir bisikletliye çarpar ve çift oradan kaçarlar. Bu olayın devamında içinde suçluluk duygusunun, sadakatsizliğin, şantajın ve alttan alta işleyen gerilimin varlığını hissettirdiği bir süreç oluşur. Yönetmen Bardem, bu olgular üzerinden faşist diktatör Franco’nın iktidarda iyice palazlanan üst sınıfa yönelik amansız bir eleştiri getirir melodram sularında gezinen bu filmde. Didaktik bir dil ya da üslup takınmadan, meselesine dair slogan atmadan, sağ iktidarın üst sınıfın nasıl daha “yüksek”, alt sınıfı nasıl daha “alçak” kıldığına dair dingin bir başyapıta dönüşen Bir Bisikletlinin Ölümü, 1955’te Cannes Film Festivali’nden FIPRESCI Ödülü ile dönmüştü.

Genç Hizmetçiler – The Servant (1963)

Efsanevi oyun yazarı Harold Pinter’ın, Robin Maugham’ın kısa romanından senaryolaştırdığı, Joseph Losey’in yönetmen koltuğunda oturduğu Genç Hizmetçiler’in başrollerinde harika performanslarıyla akıllara kazınan Dirk Bogarde ve James Fox yer alır. Fox’un canlandırdığı üst sınıf mensubu Tony, hizmetkâr olarak Bogarde’ın hayat verdiği Barrett’i işe alır. Filmin devamında bu ikili arasındaki güç dengesinin sürekli değiştiği, buradan da sınıf farklılıklarına dair derinlikli bir alt metnin ortaya çıktığı bir yapı kurulur. Buna ek olarak alttan alta işleyen homoerotizm Genç Hizmetçiler’in anlatısını daha da yoğun hâle getirir. Bong Joon-ho’nun Parazit’in ilham kaynakları arasında saydığı bu yapım, 60’lar İngiltere’sinde sınıf yapısının çürümüşlüğüne dair önemli ve sert tespitlerde bulunurken müziklerinden görüntü yönetimine her unsuruyla söylemini desteklemeyi başarır.

Leopar – Il gattopardo (1963)

Aristokrasinin ölümü ve yeni bir zengin sınıfın yükselişine odaklanan Leopar, İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin ustalık eserlerinden biri. 1860’lı yıllarda Sicilya’da geçen hikâyede, giderek güç ve itibar kaybeden Salina Prensi Fabrizio Corbero’nun, memleketin yeni zengini Don Sedara’nın yükselişi karşısındaki endişesini, çaresizliğini izleriz. Ailesinin bu sınıfsal değişim rüzgârına kapılıp gitmesine engel olamayan Corbero, önüne geçilemez bir sınıf çatışmasının sonucunda kaçınılmaz sona doğru ilerler filmde. Burt Lancaster, Claudia Cardinale ve Alain Delon gibi devlerin yer aldığı müthiş oyuncu kadrosuyla göz kamaştıran Leopar, sınıf çatışmasını farklı bir yerden okuyan, 1960’ların İtalya’sıyla ilgili de çok şey söyleyen bir yapıya sahip. Filmin 40 dakikadan uzun süren meşhur balo sahnesiyse sinema tarihinin unutulmazları arasında yer alıyor

Her Şey Yolunda – Tout va bien (1972)

Jean-Luc Godard ve Jean-Pierre Gorin’in birlikte yazıp yönettiği Her Şey Yolunda, sınıf çatışmasına ve Fransa’nın modern problemlerine, bir kadınla bir erkeğin romantik ilişkisinin ışığında bakan, tarihin, sinemanın, felsefenin süzgecinden geçen gündelik siyasetin, ölmez kavramlar üzerinden tartışıldığı enfes bir yapıt. Başrollerinde dünya sinemasının ünlü iki yıldızı Yves Montand ve Jane Fonda’nın yer aldığı film, Paris’teki öğrenci hareketlerinden, dönemin zirveye çıkmış sınıf çatışmasına kadar birçok meseleye değinirken aşkın da izini sürüyor, bir kadın ve bir erkeğin gerçekte ne kadar birlikte olabileceğine dair bir filme de dönüşüyor

Diyet (1975)

Sinemamızın en önemli yönetmenlerinden Ömer Lütfi Akad’ın imzasını taşıyan Diyet, yönetmenin Göç Üçlemesi olarak anılan Gelin ve Düğün filmlerinden sonra gelen kapanış filmi. Diyet’in çekildiği dönem, 12 Mart muhtırası ve Teknotratlar Hükümeti dönemine, Nihat Erim iktidarının 61 anayasasıyla dayatılan, 12 Mart’la devam eden beş yıllık kalkınma planı yıllarına denk düşüyor. Köyden kente gelen iki çocuklu dul bir kadınla, fabrikada tanıştığı bir adamın hikâyesini konu eden Diyet, politik çalkantıların ışığında müthiş bir sınıf çatışması filmine dönüşüyor. Filmin başrollerindeyse, üçlemenin tamamında rol alan Hülya Koçyiğit ile Hakan Balamir yer alıyor.

1900 – Novecento (1976)

Politik sinemanın zirve noktalarından biri olarak görebileceğimiz, İtalya’da faşizmin yükselişini ve İtalyan köylü, işçi sınıfının direnişini konu eden destansı bir film 1900. Beş buçuk saatlik süresi dahilinde, köylü çocuğu Olmo ve toprak sahibinin oğlu Alfredo’nun dostluğuna odaklanan film, taşradaki değişimin ülkeye yansımalarını, siyasi dalgalanmaların sıradan insanların hayatına etkisini ve en nihayetinde, bıçak kemiğe dayandığında bir sınıfın diğerine olan tahakkümünü nasıl kırdığını, bunun ülkede ne gibi bir değişime yol açtığını güçlü bir sinema diliyle anlatıyor. Bernardo Bertolucci’nin imzasını taşıyan film, bilhassa görüntü yönetmeni Vittorio Storaro’nun olağanüstü görsel çalışmasıyla da zihinlere kazınıyor. Başrollerinde Gerard Depardieu, Robert De Niro, Dominique Sanda, Laura Betti, Donald Sutherland gibi müthiş isimlerin yer aldığı filmde özellikle Derpardieu-De Niro ikilisi inanılmaz bir kimya tutturuyor.

Ayak Takımı – Riff-Raff (1991)

“Düzene” yönelik eleştirel bakış açısından ve sosyalist ideallerinden ödün vermeden bir kariyer inşa eden Ken Loach’un imzasını taşıyan Riff-Raff, inşaat işçisi bir genç ve işsiz bir şarkıcı olan kız arkadaşının hikâyesini anlattığı Ayak Takımı’nda sınıfsal ayrımın acımasız biçimde hissedildiği bir yapıta imza atar. Britanya’nın yoksul sınıfına dair gözlemlerini, eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri bu ikilinin ilişkisi üzerinden anlattığı filmiyle Loach, Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’ne layık görülmüştü. Filmin başrollerinde usta aktör Robert Carlyle ve Emer McCourt yer alıyor.

Roma (2018)

İspanyolca çekilen, 1970’lerin Meksika’sında geçen ve siyah-beyaz bir film olan Roma, aile kavramına, kadın olmaya, toplumsal olaylara, gündelik olaylara dair şiirsel bir bakış sunarken sınıfsal farklılıklarla dair vurgusunu da anlatısının içine bir şekilde yedirmeyi başarır. Senaryosunun büyük oranda yazar ve yönetmen Alfonso Cuarón’un çocukluğuna dayandığı bu yapım, Cuarón’un döneme bakışı ve algılayışı, o anılardan çekip çıkardığı anların işlevselliğiyle dönemin Meksika’sındaki sınıfsal yapıyı zengin detaylarıyla daha da görünür kılar. Roma’nın doğrudan sınıf çatışmasına dair bir film olduğunu söyleyemeyiz belki, ama toplumsal sınıf farklılıklarının gündelik hayata, hayat içinde yaşanan dönüşümlere nasıl etki ettiğini her anından hissettirir bu üç Oscar’lı başyapıt.

Parazit – Gisaengchung (2019)

Güney Kore sinemasının usta yönetmenlerinden Bong Joon-ho’nun, geride bırakmak üzere olduğumuz bu yıl Cannes’da Altın Palmiye kazanan son filmi Parazit, sıradışı yöntemlerle zengin bir ailenin evine yerleşen yoksul bir ailenin hikâyesini konu alıt özetle. Daha önceki filmleriyle sınıf çatışması temasına sıklıkla değinen yönetmen, bu olguyu Parazit’in birincil unsuru hâline getirerek en politik filmine imza atıyor belki de. Bunu yaparken de alegorik bir anlatı kurmak, yerine konuyla ilgili ne kadar fikri varsa bu modern başyapıtın üzerine boca ediyor; üst sınıfı hedef tahtasına koyarken, söz konusu kesimi toplumsal bağlamından çıkarmıyor, onu da alt sınıfı da sistemin birer ürünü olarak ortaya koyuyor. Ortaya çıkan sonuç ise, 2019 yılında sinemada sınıf çatışmasına hâlâ yeni bir şeyler söylenebileceğini kanıtlayan, gerilim ve mizah arasında eşsiz bir denge kuran, sınıfsal öfkesini ifade ederken bir an bile çekinmeyen görkemli bir anlatı oluyor.
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi