Yazının başlığı, Huysuz Virjin imzalı kanto albümünün en sevdiğim şarkısı, Alavera Dalavera‘dan. “Dünya yuvarlaktır döner, sevda yalancıdır söner” diye başlayan bu şarkı, Seyfi Dursunoğlu’na yönelik, asla sönmeyecek sevdamızı anlatmaya vesile olsun istedim.

Huysuz Virjin, benim çocukluğumun neşesiydi. Küçükken yaşadığımız evin arka odalarından birinde minik bir televizyon vardı. Parliament Sinema Kulübü sayesinde çoğu kült filmle tanıştığım yıllar, o minik pencere bazı akşamlar çirkef sarışın bir kadının herkese madilendiği bir şova açılırdı. Huysuz Virjin’i canlı canlı, yere oturarak izlediğim zamanları düşündüğümde hâlâ odayı kaplayan halıfleksi dizlerimde hissedebiliyorum. Kendisi büyülüydü adeta, aurasını hissetmek için seyircilerin arasında olmaya gerek yoktu. Gazino kültürünün en şaşaalı zamanlarını birinci elden deneyimlemiş anneannemin hiç kaçırmadığı, kendi gençliğinden bir şeyler yakaladığı bu program, televizyondaki diğer hiçbir şeye benzemiyordu. Seda Sayan’ın dahi TRT spikeri gibi konuşmasını gerektiren, salon kadını çizgisinin katiyen bozulmadığı yayın yıllarında, herkesin hayat akışının parçası hâline gelmiş Huysuz Virjin, gerçek bir gizemdi benim için. Sadece bir salon kadını değil, salon salomanje bir kadındı. Beklemediğiniz her şey ve çok daha fazlasıydı. Her şeyden önce, kostümün ardında pek hoş bir adam, sahnede daha bile hoş bir kadın olduğunu biliyordum. Ne zaman bu gizemi çözmeye çalışsam, karşıma çok ilginç cevaplara sahip başka sorular çıkıyordu. Elinde makası, biçmesini bilmeyen Katina’nın isminin neden Katina olduğunu sorduğumda anneannem bana Yenikapı’daki Gazinoları, eski Samatya’yı, Ermeni ve Rum komşularını anlatırdı. Kimi eski ahbaplarına neden “Madam” diye hitap ettiklerini Huysuz Virjin vesilesiyle öğrendim. “Drag queen” kelimesi lugatında yer almayan anneannem, bana Huysuz Virjin’in gerçek isminin Seyfi Dursunoğlu olduğunu anlatırken, bir taraftan üstü topraklanan, başka türden bir eski İstanbul’un da hikâyesini anlatırdı. Nebahat Çehre’nin güzellik kraliçesi seçildiği yıl, anneannemin babası henüz ismi Maksim olmayan Caddenbostan Gazinosu’nun ortağıydı; anneannem de çok şey görmüş, Zeki Müren’le bile tanışmıştı. Huysuz’un televizyondaki varlığı, çocukken sadece ev hanımı olarak tanıdığım anneannemin bambaşka, rengarenk bir yüzünü ortaya çıkarıyordu. Eminim ki anneannem bu deneyimi yaşayan tek kadın değildi. Huysuz Virjin bir kaçıştı, kimi kadınların özellikle eşlerine söyleyemediklerine inat, televizyondan onlar için kocalarına laf sokan kahraman bir fitneciydi. Bu yazıya başlamadan önce, yıllar sonra anneannemle baş başa vakit geçirirken denk geldiğim ölüm haberini verdiğimde, buğulu gözlerinde o yılları ve yaşımın yetmediği nice zamanı bir kez daha gördüm. Bulunduğum yazlıkta, sabah uyandığımdan beri farklı evlerden, rüzgarla birlikte zikredilen ismi kulağıma çınlanıyor. Seyfi Dursunoğlu pek çok jenerasyon tarafından aynı şekilde sevildi, her birimize başka bir şey gösterdi, ölüm haberi de klasik bir hüznü değil, çağrışımlarla dolu tatlı bir meltemi tetikledi.

Küçükken gerek anneannemlere, gerek ebeveynlerime Huysuz’un şovunda yer alan kimi şakaları anlayamayınca, ne demek istediğini sorardım. Şakalar ne kadar “belden aşağı” olursa, seyirci o kadar çok gülüyor, ailem bana o şakaların gerçek karşılıklarını anlatmakta o kadar zorlanıyordu. Seyirci bir kenara, günlük hayatta sadece bıyık altından, çaktırmadan gülen dedem bile Huysuz’un şakalarına kahkaha atardı bazen. Seyfi Dursunoğlu kafama, RTÜK’ü pek korkutan mihenk tohumlarını böyle böyle ekmişti. Kadın kılığındaki bir erkek, başka kimsenin diyemediği şeyleri söylüyor, herkese de sözünü geçiriyordu. Bu performansın toplumsal gücünü anlamak için, yaptığı her şakayı anlamama gerek yoktu. Her konuğu, her seyircisi, hatta evinde çekirdek çitleyeni haşlanmak için kendi sırasını beklerdi. Hiçbir erkeğe veya kadına müsamaha gösterilmeyen her davranış onun emrine amadeydi. Hoş karşılanmayan her cümle, bu edepsiz görünümlü, fakat muhatap olduğu kişilerin sınırlarını ölçüp davranırken pek de usturuplu cinsiyet bükücünün dudaklarından çıkınca, eşi benzeri görülmemiş bir saygıyla karşılanıyordu. 8-9 yaşlarında onu izlerken ben de “erkek gibi bir kız” olmaya karar verdim. Huysuz, kadınların yapabildiği her şeyi yapabiliyordu madem, ben de erkeklerin yapabildiği her şeyi yapabilirdim. Yıllar sonra, Paris’te toplumsal cinsiyet okurken, Huysuz Virjin’in şovlarını yeniden izlemeye başladım. Her şaka, her tespit artık mutabık olduğum bir zeminde değildi. Fakat bulunduğum yerde olma sebeplerime retrospektiften baktığımda Huysuz Virjin ışıldayan gülümsemesi, atarlı vücut dili ve hostes kostümüyle bana gitmem gereken yönü işaret ediyordu adeta. Bu yazının başlığını ödünç aldığım, “Alavera Dalavera” şarkısını da zaten o sıralar keşfettim. Seyfi Dursunoğlu’nun röportajlarını da izlemeyi rutinleştirdiğim bu dönemde, toplum tarafından kendisine emsalsiz bir saygı beslendiğini bir kez daha fark ettim.

Huysuz Virjin ve Seyfi Dursunoğlu’nun Mirası

Seyfi Dursunoğlu’nun, Huysuz’la kendisine edindiği saygı sonsuzdu, ama koşulsuz değildi. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecine AKP’nin sırt çevirmeye başladığı yıl olarak da kabul edilebilinecek olan 2007’de, Huysuz Virjin’e ekran yasağı getirildi. Bu husumet yüzünden Huysuz Virjin ekranlarda 90’lardaki görünürlüğünden kopartıldı belki, ama peruğun ve drag personasının ardındaki Seyfi Dursunoğlu’nu da tanımak için birkaç sene kazanmış da olduk. Kendi tabiriyle vizigotlarının, ostrogotlarının derdine düşenlere inat, sağlık problemlerine meydan okuyarak zaman zaman ekranlara döndü Huysuz Virjin.

Seyfi Dursunoğlu’nun hayat hikâyesi de bizzat memleketin özeti gibiydi. Pek başarılı olmasına karşın, aile baskısıyla gittiği Deniz Koleji’nden atılmak için özellikle kötü notlar almıştı. Çünkü daha o yaşta asker olmak istemediğinin, fakat ne kadar geç kaçarsa askeriyeye karşı o kadar maddi yükümlülüğü olacağının farkındaydı. Kötü notlar işe yarayınca, geçiş yaptığı Haydarpaşa Lisesi’ni bu kez birincilikle bitirmişti. Çocukluğundan beri tiyatro veya konservatuara gitmek istemiş olsa dahi, yine aile baskısı buna müsaade etmemişti. Gençlikte de tiyatro macerası başlayamadan kendisini memuriyet hayatının ortasında bulan Seyfi Dursunoğlu’nun, sahneye çıkmak için memurlukla geçinemediği bir başka döneme girmesi gerekti. Haldun Dormen’in kendisine bir müzikalde kadın rolü vermesi, drag kişiliği Huysuz Virjin’in de doğmasına vesile oldu. TRT’nin TRT olduğu 70’lerde, Öztürk Serengil’in konuğu olup Serengil’i bir güzel haşlamasıyla, fısıltı gazetelerine manşetten dâhil olan Dursunoğlu için de, Türkiye için de o gece her şey değişti. Huysuz Virjin’in doğuşu, başlı başına bir sistem arızasının sonucuydu. İstediği eğitimi almış olsa ya da memuriyet hayatını kazanmaya yetse, Huysuz Virjin’in drag personası bildiğimiz hâline muhtemelen evrilmeyecekti. Üstelik, şimdikinden farklı olsa da yine muhafazakâr orta sınıf ahlakçılığının boy gösterdiği yıllarda, Huysuz Virjin’i izleyerek rahatlama fikrine oldukça sıcak bakan bir seyirci vardı. Lubunya sanatçılar, normun dışına çıkmayı pek de tercih etmeyen kimi izleyiciler tarafından talep görmeye başlamıştı. Huysuz’un keşfedilmesi sürecinde, orta okulu okuduğu Boğaziçi Lisesi’nin bir başka mezunu olan Zeki Müren’in dahil olması da bir tesadüf değildi. Huysuz şovuyla, lubunyaları mest ederken lubunyalarla tam özdeşleşemeyenlere de aracı bir konum sağlıyordu. Huysuz Virjin, Seyfi Dursunoğlu’nun çok iyi tanıdığı ahlakçılığı, bir tür karşı-ahlakçılığa çeviriyordu. Kadınlara da erkeklere de uygunsuz görülen, ama alıcısı da çok olan fikirleri bükmek, Huysuz’un gücüydü. İsmi “bakire” demek olan fakat sürekli seksten bahseden, erkek olduğu bilinen fakat kadın kılığında seyirciyle buluşan bu figür, bir tür toplumsal dışavurumdu.

Fark ettim ki Dursunoğlu kendisine uygulanan sansüre yönelik “Bunca yıldır sahnedeyim, acaba kaç kişi benden etkilenip cinsiyet değiştirdi?” derken, bu dinamikleri oldukça iyi tanıdığını da dolaylı yoldan aktarıyordu. Huysuz Virjin’in temsil ettiği ve seyirci tarafından şevkle karşılanan şey, konuyu art niyetle savunanların basite indirgediği hâliyle eşcinsellik deneyimi zaten değildi. Fakat bu cümlenin sessiz bir vurgusunun daha olduğunu, bu alıntıya bir kez daha denk gelince fark ettim. Çünkü bu cümle bana bu kez Netflix’te yakın zamanda yayınlanan Disclosure: Trans Lives on Screen isimli belgeseli hatırlattı. Belgeselde medyadaki trans temsilleri sorunsallaştırılırken, konuşan trans oyuncu, yönetmen ve aktivistler, sorunlu temsillere dahi rastlamanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyorlardı. Onlar için hatalı oldukları durumlarda bile bu temsiller, hayatları boyunca cevap aradıkları “ben kimim” sorusuna büyüdükleri ortamda erişime açık olmayan bir cevap sunmuştu. Seyfi Dursunoğlu’nun bu haklı önermesinin görünmeyen kısmı da işte, Huysuz’dan etkilenip kendisinde değişikliğe giden kimse olmasa dahi, pek çok LGBTİ+ bireyin Huysuz’da, onlara musallat olan cinsiyet belasına dair bir çözümleme bulmuş olmasıydı. Dün Huysuz’un ölüm haberi, RTÜK’ün ona uyguladığı sansürün hatırlatması ve RTÜK’ün Netflix’teki LGBTİ+ temsillerine uyguladığı örtülü sansür haberleri sosyal medyadaki akışıma üst üste düşünce, Huysuz Virjin’in temsil ettiği şeyin aslında ne olduğunu bir kez daha hatırladım. Kimi lubunyalarca orta yolcu bir perspektif sunması zaman zaman eleştirilmiş olsa da, bu eleştirinin sunulabileceği bir ortamın oluşmasına katkısı tartışılmazdı. Bu temsili ekrana taşıyabilmek için verdiği mücadele kişisel değildi. Seyfi Dursunoğlu standart bir şovmen veya komedyen olmadığının hep farkındaydı. O yüzden de drag hâli ve gündelik hayattaki şahsını kamuoyuna hiçbir zaman aynı perspektiften takdim etmemişti. Huysuz Virjin, kimseye kötü örnek olmadığı gibi, ikili cinsiyet sistemi tarafından bir köşeye sıkışmış nice insana, toplum tarafından kabul edilebileceklerini de gösteriyordu. Örnek teşkil ederek birilerinin aklını çeldiği için değil, kişinin kendisi olmayı başararak da toplum tarafından böylesine bir sevgiyle karşılanabildiğinin ayaklı kanıtıydı. İki ayrı temsiliyeti, farklı biçimlerde sunabildiği için de bunu başarıyordu. O yüzden de temsil ettiği şey, heteroseksist ikili cinsiyet sistemine bel bağlayan nice ideolojiyi tehlikeye atan güçlü bir mesaj veriyordu.

Seyfi Dursunoğlu bize, sadece kariyerinin etrafında özenle inşa edilmiş bir popüler kültür, Türkiye lubunyaları için tatlı bir sığınak bırakmadı. Yaşarken, ölümünün başkalarına umut vermeye devam etmesini garantileyerek parasını Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na bırakarak başka insanlara umut olmayı sürdürmek istedi. Kendisinden geriye kalacak bedenini tıp öğrencilerine kadavra olarak bağışlayacak kadar da cömertti. O yüzden Seyfi Dursunoğlu mirasını gerçek veya tüzel kişilere değil, tek tek her birimize bıraktı. Onu tanımak, onunla büyümek, Katina’dan daha iyi makas tutmak için mücadele ederken evde kendi kendime kanto yapmak bir onurdu. O onuru, hep taşıyacağız. Huysuz Virjin, hetero hanelerde televizyonları, onur yürüyüşlerinde pankartları süslemeye her daim sürdürecek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information