Sinema tarihindeki sayısız kırılmadan belki de en önemlisi, sesin filmlerin bir parçası olmasının önünü açan teknoloji. O döneme kadar sessiz çekilen filmlerin seyrini daha güçlü bir deneyim hâline getirmek adına perdedeki görüntülere eşlik eden müziğin yerine, seslerin doğrudan filmin bir parçasına dönüşmesini sağlamıştı bu gelişme. Bu teknolojinin sinemaya, doğrudan müzik -yani sesle de direkt alakalı- bir filmle girişi, yedinci sanatın gelişi açısından ne kadar önem taşımıştır bunu ölçmek mümkün değil; ama ilk sesli film olarak bilinen, 1927 tarihli, Yahudi korosunda şef olan babasın temsil ettiği geleneklerin aksine bir caz şarkıcısı olmak isteyen bir gencin yaşadıklarına odaklanan The Jazz Singer’ın, okuyucuyu sinema ve cazın ilişkisine dair küçük bir yolculuğa çıkarmayı hedefleyen bu yazı için şık bir başlangıç noktası teşkil ettiği kesin.

Eskiden günümüze çekilmiş sayısız müzisyen biyografisi sinema ve müziği birlikte düşününce akla gelen ilk filmler belki de. Bu bağlamda söz konusu birlikteliğin birçok caz müzisyeninin hayatını beyazperdede izleme şansı sunması şaşırtıcı değil. Ethan Hawke’ın efsanevi trompetçi ve vokalist Chet Baker’ı canlandırdığı Born to Be Blue, Clint Eastwood’un yönettiği ve Forest Whitaker’ın Altın Küre’ye aday gösterilen bir performansla Charlie Parker’a hayat verdiği Bird, Don Cheadle’ın caz denince akla gelen ilk isimlerden Miles Davis olarak perdede arzı endam ettiği Miles Ahead gibi örneklerin sayısı artırılabilir. Fakat, sinema ve caz ilişkisini sadece bu türden biyografilerle sınırlamak, gerek caz notalarıyla anlatılarını daha etkileyici kılan, gerekse bu müziği hikâyelerinin önemli unsurlarından biri olarak konumlandıran filmlere ciddi haksızlık olacaktır.

Caz ve Sinema

The Jazz Singer ile ilk ve en bilinen örneğine kavuşan sinema ve caz ilişkisinin en etkileyici sonuçlarından birisinin cazın ve sinema endüstrisinin anavatanı olan Amerikan değil de Fransa’dan çıkmış oldukça şaşırtıcı bir detay. Söz konusu film, Fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden Louis Malle’in imzasını taşıyan İdam Sehpası – Ascenseur pour l’échafaud. Fransız Yeni Dalgası’nın da erken dönem örneklerinden olan bu gerilim soslu suç dramasının orijinal müzikleri Miles Davis imzası taşır. Bu besteler filmin anlatısının gücünü öylesine artırmıştır ki, efsanevi başrol oyuncusu Jeanne Moreau’nun Paris sokaklarını arşınladığı ve filme damgasını vuran yürüyüşünü, söz konusu parçalar, özellikle de Générique olmadan düşünmek neredeyse imkânsız bugün. Bu şarkının sinema üzerindeki etkisi İdam Sehpası’nın sınırlarını da aşmıştır aslında. Öyle ki aynı parça, son yılların en önemli filmlerinden birinde de kullanılmıştır. Anlatı anlamına Malle’in filmiyle herhangi bir benzerlik taşımayan Lee Chang-dong imzalı Şüphe – Beoning’deki enfes gündoğumu sahnesine eşlik eden bu parça, filmin gerçeklik ve kurmaca arasında gidip gelen hikâyesine es geçilemeyecek bir katkı yapar. Cazın filmlerdeki etkin kullanımına dair verilebilecek ben bariz örneklerden biri de Amerikan bağımsız sinemasının öncü isimlerinden John Cassavetes’in ilk uzun metrajlısı Gölgeler – Shadows. 1950’ler New York’una ziyadesiyle içeriden bir bakış atan bu yapımın, doğaçlamaya dayalı diyalogları ve önemli bir parçasını teşkil eden şehir hayatının akışı ile yoğun paralellikler taşıyan caz müziklerinin yardımıyla seviye atladığını, ek olarak daha bütünlüklü bir hâl aldığını söylemek abartı olmayacaktır.

Cazı filmlerin ses bandında kullanarak unutulmazlar arasında giren bu yapımların yanında, cazla haşır neşir olan, bu müziği icra eder birçok karakterin merkezinde yer aldığı filmlerden de söz edebiliriz. İlk örneklerinden biri olarak The Jazz Singer’ın ana karakteri Jakie Rabinowitz’i işaret edebileceğimiz bu karakterlerden bazılarını saymak gerekirse; Britanya Yeni Dalgası’nın önemli kilometre taşlarından “kızgın genç adam” filmlerinin en seçkin örneklerinden Look Back in Anger’daki caz trompetçisi Jimmy Porter, Trompetli Adam – Young Man with a Horn’da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Kirk Douglas’ın canlandırdığı Rick Martin ve David Lynch’in unutulmaz başyapıtlarından Kayıp Otoban – Lost Highway’de “kabusu” andıran bir solo performansına şahitlik ettiğimiz Fred Madison gibi örnekler verilebilir.

Türkiye sinemasına baktığımızda ise karşımıza dünya sinemasındakinden farklı bir tablo çıktığı söylenebilir. Zira Türkiye’de caz, ortaya çıkış nedenlerinden bir hayli uzak ve anlamlandırılması zor şekilde geniş kitlelere görece ulaşamamış bir müzik türü konumunda maalesef. Böylesi bir durum bu coğrafyadan çıkan filmlerde caz müziğe pek fazla rastlamamız gibi bir sonuç doğursa da bunun aksi örnekler de yok değil. Türkiye sinemasının son dönemdeki en parlak yönetmenlerinden Seren Yüce’nin Rüzgarda Salınan Nilüfer isimli filminin en akılda kalıcı sahnelerinden birinde, üst-orta sınıfa mensup bireylerin bir caz performansı izlediğini izlediğini görürüz. Bu sahnede performansını gördüğümüz isim, Türkiye’nin en önemli saksafoncularından, çok yönlü müzisyen Korhan Futacı’dır.

Bugüne kadar Tamburada, Dandadadan, Korhan Futacı ve Kara Orkestra ve Konstrukt isimli farklı projeleri ile birçok başarılı çalışmaya imza atmış olan Korhan Futacı’nın 20 Şubat’ta Babylon’da vereceği konserin de, tıpkı caz tınılarıyla bezeli filmler de olduğu gibi, dinleyenleri şehrin karanlık, karmaşık, enerjik ve deliliğin sınırlarında gezen atmosferinde bir gezintiye çıkaracağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information