Bir filmin olmazsa olmaz unsurlarından biri elbette karakter tanıtımları. Filmlerle özdeşleşen karakterlerin kişiliklerini tasvir etmek ve o karakterler hakkında biz izleyicilere önden bilgi vermek amacıyla çekilen tanıtım sahneleri, her filmde olmasa da, bazı filmlerde oldukça özel bir konuma sahip. Bir sinema filminde karakterin yaratımı, tanıtımı ve onun film içindeki gelişimi kuşkusuz filmin izleyiciye geçmesi hususunda pek önemli yer tutar. Kimi zaman içinde bulunduğu statükodan bunalıp onu delmeye çalışan asi bir ruh olarak, kimi zamansa kendi statükosu içinde kaybolup gitmiş biri olarak karşımıza çıkan karakterler, her filmin vazgeçilmez unsurlarıdır. Biz de bu listemizde Citizen Kane’den Pulp Fiction’a, The Godfather’dan The Dark Knight’a sinema tarihinin en etkileyici 10 karakter tanıtımını sizler için derledik!

Sinema Tarihinin En Etkileyici 10 Karakter Tanıtımı

Charles Foster Kane – Citizen Kane (1941)

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen Orson Welles’in ilk uzun metraj çalışması Citizen Kane ise, William Randolph Hearst’ın yaşamından esinlenerek yaratılan, medya kralı Charles Foster Kane’in yaşamını çocukluğundan ölümüne dek anlatır. Amerikan siyasetine güçlü atıfları olan Citizen Kane; yoksul bir çocukluk geçiren Charles Foster Kane’in, 20’li yaşlara geldiğinde gazete sahibi olarak bir medya devine dönüşmesi akabinde New York valiliği için verdiği mücadelenin ve seçim kampanyasının arkasındaki gizemin çözülmesini işler. Karakterlerin kişiliklerini özetleyen tanıtım sekanslarının tersine Orson Welles, Charles Foster Kane’i filmin geri kalanında ortaya çıkmasını beklediğimiz gizemli bir sözcük üzerinden kurmayı tercih eder: Rosebud! Bu tanıtım sahnesinde Kane’in elindeki kar küresi düşerek paramparça olur ve Kane dudaklarının arasından çıkan Rosebud kelimesinden sonra ölür. Film Kane’in ölümünden sonra karakterin geçmişine döner.

Alex DeLarge –  Clockwork Orange (1971)

1953 yılında çektiği Fear and Desire adlı ilk uzun metrajlı filmiyle başlayan başarılı kariyerine sığdırdığı on üç filmiyle sinema tarihinde yer edinen usta yönetmen Stanley Kubrick’in, 1971 yılında Anthony Burgess’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarladığı filmi A Clockwork Orange, yakın bir gelecekte konu aldığı şiddetin kol gezdiği yozlaşmış bir toplum hikâyesinin yarattığı gerek atmosferi gerekse anlatımıyla seyircisini katı bir gerçeklikle yüzleştirmeyi başaran ve hâlâ aynı tadı sürdürmeye devam eden bir yapım. Rahatsız edici bir müzik aranjmanının ardından fötr şapka takan bir genç adamın göz kamaştırıcı yüzüne ve sağ gözünden ışıldayan kirpiklerine yakın plan kesen Kubrick; birazdan, tam karşımızda duran bu karakterin ürkütücü ve şiddet dolu yaşantısına tanık olacağımızın sinyalini vererek seyircinin gerilmesine yol açar.   

Vito Corleone – The Godfather (1972)

Sinema tarihinin kült yapımlarından biri olan The Godfather, New York’ta hüküm süren İtalyan mafya ailesini domine eden kişi olarak hafızalara kazınan Vito Corleone rolündeki performansıyla Oscar ödülüne layık görülen fakat Amerika tarihindeki Kızılderili soykırımına tepki göstermek amacıyla ödülü reddeden Marlon Brando’yu da efsanevi bir figüre dönüştürmüştü. Ekran hâlen siyahken, “Amerika’ya inanıyorum” cümlesini söyleyen bir adamı duyarız. Sonrasında ise adaleti bulmak isteyen umudunu kaybetmiş bir adamın konuşmaları ekrana taşınır. Bu adamın karşısında oturmuş, onu sabırla dinleyen smokinler içindeki yaşlı ve şişman karakter ise The Godfather yani Vito Corleone’dir. Karakterin tanıtımını filmin suç ve cinayet tonunu yansıtacak ve filmin atmosferiyle özdeşleştirecek biçimde aktaran Francis Ford Coppola; sinema tarihinin en etkileyici karakter tanıtımlarından birine imza atar.

Darth Vader – Star Wars (1977)

Sokağa çıkıp insanlara ”Star Wars denince aklınıza ne geliyor?’‘ diye soracak olursak, alacağımız cevapların büyük çoğunluğu muhtemelen “Darth Vader” şeklinde olacaktır. Üzerine düşünüldüğünde Darth Vader, filmde çoğu karakterden daha az süre yer almasına rağmen akıllarda yer etmeyi başarmıştır. Bu durumun arkasında birçok sebep vardır; karakterin ikonik sesi ile farklı dış görünüşü ve özellikle felsefi boyutu olan bir kötü karakter olması bu durum üzerindeki en büyük etkenlerden. İzleyicinin Darth Vader ile bu kadar bağdaşmasının en önemli sebeplerinden biri ise karakterin içinde bulunduğu pişmanlık ve kendini arayış süreci. Her karakterinin tanıtımına yüksek derecede önem veren George Lucas; Darth Vader karakterine ise ekstra bir önem atfeder. Karakterinin karanlık yüzünü ortaya koymak için oldukça ikonik bir ses tonu ve simsiyah bir kıyafet tercih eden Lucas; sinema tarihine en kötü ama en karizmatik karakterlerden birini armağan eder. Star Wars: A New Hope filminin açılış sekansında sislerin arasından gelen Darth Vader’ı göz hizzası yerine daha aşağıdan (low angle) çekmeyi tercih eden George Lucas, bu sayede Darth Vader’a hem ekstra bir gizem hem de üst bir konum atfeder, Darth Vader’ı izleyicinin gözünde büyütür. 

Çavuş Hartman – Full Metal Jacket (1987)

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en savaş karşıtı filmlerinden biri olarak gösterebileceğimiz Full Metal Jacket; militarizmin dehşet saçan yüzünü ve askerlerin psikolojisini anlayabilmemiz açısından da yüksek derecede öneme sahip bir film. Stanley Kubrick, karakterlerin saçlarını traş etmelerini gösteren açılış sahnesinden hemen sonra, sert ve aşırı disiplinli olduğu her hâlinden belli olan eğitim çavuşu Hartman’ı tanıtır. Bir tür savaş makineleri yaratmak için bireyselliğin ve kendine değerin önemini anlatan Hartman’ın bu sert mizacı, onun şiddete meyli olan kişiliğinin de tasvirini sunar. “Elveda tatlım, merhaba Vietnam” şarkısı eşliğinde izlediğimiz saç traşı sahnesinin sonunda yerde karmakarışık duran saçlara kesen Stanley Kubrick arkasından müthiş bir intizamın görüldüğü Çavuş Hartman’ı tanıttığı sahneye geçer. Askerlerin yan yana dizildiği bu sahne Hartman tek eli arkada ve dik bir duruşla, kendinden emin bir şekilde yürürken kurduğu cümleler de karakterin sert mizacına dair izleyiciye ilk ve en önemli izlenimleri verir.

Hannibal Lecter – Silence of the Lambs (1991)

Jodie Foster’ın hayat verdiği akademiden yeni mezun olmuş FBI ajanı Clarice Starling, kurbanlarının derilerini yüzen sapık bir katilin peşindedir. Katile ulaşmak için başka bir psikopat olan ünlü doktor Hannibal Lecter’la tanışıp, onun güvenini kazandıktan sonra da bu konu hakkında Lecter’dan bilgi almayı planlamaktadır. Starling’in katili yakalamak için ipuçlarına ihtiyacı vardır ve bu da bir psikiyatrken bir seri katile dönüşen Lecter’ın hastalıklı zihninin derinliklerine yapılması gereken bir yolculukla mümkündür. Ancak, Starling Lecter’la yaşadığı Faustian bir ilişki sonunda onun kaçışına sebep olur ve artık iki ayrı seri katil sokaklardadır. Starling’in Hannibal Lecter’ı hapishanesindeki hücrede ziyaret edeceği sahnede yakın planla Anthony Hopkins tarafından canlandırılan Hannibal Lecter karakterinin yüzüne kesen yönetmen Jonathan Demme, bu korkunç karakteri oldukça ürkütücü biçimde tanıtmayı başarır.

Jules ve Vincent – Pulp Fiction (1994)

1990’ların Bağımsız Sinema kuşağının yönetmenleri arasında yer alan usta yönetmen Quentin Tarantino’nun 1994 yapımı filmi Pulp Fiction, her şeyiyle bir efsaneye dönüşerek kült fimler arasında yerini almıştır. Quentin Tarantino, imzasının bulunduğu her filmiyle kalbimizde yer etmeyi başarsa da Tarantino’nun artık alışkın olduğumuz uzun diyaloglarının belki de en akıcı şekilde ilerlediği ve filmin her sahnesini unutulmaz kıldığı filmi Pulp Fiction’dır diyebiliriz. Mia Wallace ve Vincent Vega’nın dans sahnesinden Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı Jules karakterinin unutulmaz repliklerine kadar Pulp Fiction, hikâye anlatımında da kullanılan flashbackler ve plot sıralamasıyla sinema tarihinde tarzının öncü filmlerinden biri olarak görülebilir. Filmimizin azılı ve bir o kadar da eğlenceli kiralık katilleri Jules ve Vincent karakterlerinin tanıtımıyla açılan Pulp Fiction; az sonra bizleri eğlenceli olduğu kadar kanlı da bir yolculuğa çıkaracağının sinyallerini verir. Filmin açılış sahnesinde Honey Bunny ve Pumpkin’in konuşmalarının ardından giren jenerikle birlikte Tarantino’nun evrenine giriş yaparız. Jeneriğin ardından gördüğümüz iki karakter ise Jules ve Vincent’tır. Bir arabanın içerisinde sohbet eden Jules ve Vincent esrar üzerine konuşmaktadır. Bu noktada biri siyahi, biri beyaz iki takım elbiseli erkeğin esrar konusunda konuşması karakterlerle ilgili ilk soru işaretini ve dolayısıyla da tanımlamayı beraberinde getirir.

Daniel Plainview – There Will Be Blood (2007)

Daniel Day Lewis’in, 2007 yılı yapımı Paul Thomas Anderson filmi There Will Be Blood’da son yılların en dikkate değer performanslarından birini sergileyerek gönüllerimizde taht kurmuş olması tartışılmaz bir gerçek. Hem Daniel Day Lewis’in muhteşem performansı hem de Anderson’un muazzam yönetmenlik zekasıyla modern bir başyapıt hâline gelen film; nefret ve kinden beslenen bir adamın açgözlülük, hırs, ihanet, saplantı ve şiddet dolu zalimlik hikâyesini konu alır. Daniel Pleinview, 1900’lü yılların başlarında petrol arama çalışmalarını sürdüren bir şirketin sahibidir. Petrol buldukları bu kasabada yaşayan yerli halkın da izniyle arama çalışmalarına hız veren Daniel, kişisel hırsları sebebiyle canavarlaşmaya başlayacak ve Daniel gibi kişisel hırslarından beslenen kasabanın genç rahibi ile birlikte kendi hayatını da yıkıma sürükleyecektir. Daniel Pleinview’ı gördüğümüz açılış sekansı oldukça karanlık bir atmosfere sahiptir. Bu karanlık hem karakterin kendisini hem de yaptığı işi tanımlamamızda bize yardımcı olur. İçine girdiği çukuru kazan Pleinview aslında tüm bunların içinde yapayalnız ve kendisiyle başbaşa bir karakterdir.

Joker – The Dark Knight (2008)

The Dark Knight, bir süper kahraman filminden çok adeta bir suç epiği olarak değerlendirilebilir. Nolan da zaten 90’lı yılların suç filmi klasiği olan Heat gibi bir film yapmak istediğini dile getirmişti. Batman Begins’e göre büyük düşünen, çok karakterli ve zengin olay akışına sahip bir film The Dark Knight. Nolan, Joker’in yükselişini, onun Gotham’da yarattığı kaosu öyle zekice anlatır ki, Heath Ledger’ın efsaneleşen Joker yorumuyla film günümüzün modern klasiklerinden birine dönüşmekte hiç zorlanmaz. Nitekim Joker karakterinin tanıtımını da şimdiden kültleşen bir sahneyle inşa etmeyi başarır. Sırtı kameraya dönük, elinde palyaço maskesi taşıyan bir adam sokağın köşesinde beklemektedir. Sonra yanına bir araba yaklaşır, karakterimiz maskesini yüzüne geçirerek arabaya biner ve az sonra yapacakları banka soygununa doğru yol alır.

Hans Landa – Inglourious Basterds (2009)

Quentin Tarantino, merkezinde onun sinemasından aşina olduğumuz intikam teması bulunan filmi Inglourious Basterds’ta bu tema üzerinden İkinci Dünya Savaşı ve Nazilerle farklı bir tür hesaplaşmaya girişiyor. Bir taraftan Nazilerin parodisini yaparken, öte yandan Holokost-Yahudi Soykırımı sinemasına alaycı bir yaklaşım da getiriyor. İyi bir sinefil olduğunu ve yaptığı sanata saygı duyduğunu bildiğimiz Tarantino, film içinde film yaparak sinema tarihine ve çeşitli filmlere gönderme yapıyor. Filmin etkileyici final sahnesi, tarih dediğimiz kavramı sorunsal hâle getirip “öyle değil de böyle olsaydı” diyerek alternatif bir yaklaşım da geliştiriyor. Inglourious Basterds’ın ikonikleşen kötü karakteri Hans Landa’nın vahşi ve büyüleyici kişiliğini tanıtmak için de oldukça etkileyici bir karakter tanıtımı sahnesine imza atıyor. 1941 yılında Nazi işgali altındaki Fransa’ya açılan film, bizleri öncelikli olarak Denis Ménochet’nin canlandırdığı karakterle karşılar. Bir SS  albayı için fazlaca güleryüzlü görünen Hans Landa, eve girdiğinde şarap yerine süt istemesiyle de izleyiciyi şaşırtacak bir karaktere sahip olduğunun ilk mesajlarını verir. Bu farklılığının ayrıca keskin bir zekayı da beraberinde getirdiğini gördüğümüz Hans Landa’nın, senaryo matematiği açısından yazılmış en başarılı kötü karakterlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynak: Taste of Cinema

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi