Geçtiğimiz haftalarda sinema tarihini ve varlığını yeniden gözden geçirerek sinemanın neye doğru evrildiğini düşünmeye yönelmiştik. Bu bağlamda sinemanın gerçeklikle olan bağını, dijital sinema üretimi ile birlikte bu bağın artık çözülmeye başladığını, sinemada anlatının yerini hatta gerekliliğini sorgulamaya başladık ve tüm bu soruları sinemanın geçmişindeki tartışmalar ve kuramlar nezdinde yeniden, günümüzden bir bakışla anlamlandırmaya çalıştık. Bu noktada, tüm bu sinemanın varlığını işaret eden kavramlar ve konular üzerinden sinemanın en önemli muhatabı olan izleyici – seyirci deneyimi üzerinden bahsedilen konuları derinleştirmekte fayda görüyorum. Çünkü esas çıkış noktamız olan “Sinema nereye gidiyor?” sorusunun bağlayıcı unsurlarına dair bir şey söylemek istiyorsak, sinemanın kim tarafından nereye götürüldüğünü ve böylece gitmekte olduğu yönü yönlendiren unsurları da düşünmek gerekir. O nedenle bu hafta, gerçeklikle ve hikâyeyle olan ilişkisini yeterince irdelediğimiz sinemanın bu bağlamlar üzerinden izleme deneyimi geleneklerine kısaca değinerek bu geleneklerin günümüz pratikleri çerçevesinde nasıl değiştiğini masaya yatıracağımız bir bölümle devam ediyoruz.

Yine bir örnek üzerinden gidecek olursak, Auguste ve Louis Lumière’in ilk sinematograf gösterimi olarak bilinen 1895 yılına ait Trenin Gara Girişi filminin etrafında dönen şehir efsanesi hâline gelmiş izleme deneyiminin yıllar içinde neye evrildiğini tartışmaya açabiliriz. Anlatılan efsaneye göre, tarihte ilk kez bir kitleye gösterimi yapılan bu film izleyicilerin büyük bir dehşetle salondan kaçmasına neden olmuş çünkü trenin kameraya doğru yönelen hareketini kendilerine doğru gelmekte olan devasa bir tren olarak algılayıp korkuya kapılmışlar. Bu korkunun temelini, geçen haftalarda fotoğrafın belgesel niteliği ve bu niteliğin sinemadaki karşılığına dair bağlamı üzerinden oluşturmak mümkünse de başka bir yerden bakıp buradaki etkinin trenin hareketinden kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Ya da belki en doğrusu ikisinin de bileşimi olması. Bu bileşimin yöneldiği tek adres ise etkinin oluştuğu, hareket illüzyonunu algılayan izleyici ve hatta onun adeta “aldatılmak için can atan” zihni. İşte sinemanın da yöneldiği yolun, krizlere meydan okuyarak kendisini yeniden yarattığı varlığının dayanak noktası da burası, yani izleyicisi ve onun sinemadan beklentileri.

İlk haftalarda erken dönem sinemasından bahsederken hikâye barındırmayan, arı bir sinema varlığından (ontolojisinden ziyade henüz tarihi sürece girmemiş ve evrim geçirmemiş hâlinden bahsediyorum burada) yola çıkmıştık ve dönemin izleyicilerine sunulan sinematik deneyimi Tom Gunning’in “Cinema of Attractions” makalesi üzerinden tanımlamıştık kısaca. Orada izleyiciye sunulan bir oyundan, kameraya doğru kendisini gösteren ve böylelikle kameranın farkında olduğunu da izleyicisine göstermiş olan bir film yapısından bahsetmek mümkündü. Sonrasında hikâyenin devreye girmesiyle bu oyuncunun “kameraya bakış”ının bir tabu hâline geldiğini ve izleyicinin hikâye evrenine dalabilmek için artık kendisinin farkında olan bir film yapısını kabul edemediğini söylüyordu Gunning. Sinema teorisinde de geniş bir yeri olan bu izleme deneyimini bazı kuramcılar dikizleme deneyimine benzeterek izleyicinin dikizci yani voyeur bir konumda olduğunu söylediler. Dikişsiz/görünmez anlatım sayesinde film evrenindeki karakterlerden adeta gizlenerek onların “hikâyelerini” gizlice seyretme güdüsüyle film izlediklerini belirten bu kuramcıların çeşitli varsayımları vardı elbette. Bu bahsettiğimiz voyeuristic durumu psikanalitik film kuramı üzerinden yorumlayan Christian Metz gibi kuramcılar beyazperdedeki karakterlerle ve/veya kamerayla özdeşleşme hâlini yorumlarken, aygıt kuramı üzerinden yorumlayan Jean-Louis Baudry gibi kuramcılar da izleyicinin tıpkı bir resme bakar gibi perdenin perspektif uzantısı içinde kendisini bir bütünün parçası hâlinde hissettiğini ve bu nedenle de sinema deneyiminin Lacan’ın ayna evresi tezine referansla izleyiciyi sarıp sarmaladığını belirttiler. Bu kuramlardan çok da ayrı bir yere düşmeden Laura Mulvey gibi kuramcılar da sinemanın -daha çok üreticilerinin de erkek olması ve film üretimin erkek egemen koşullarda oluşması nedeniyle- erkek bakışı üzerine kurulu olduğunu ve kadın karakterlerin bu bakış nedeniyle adeta bir izlek hâlinde erkek izleyiciye gösterilen hatta sunulan birer objeye dönüştürüldüğünü anlattı. Bu kısa ve kaba özetten çıkarmak istediğim de aslında şu: sinema izleme deneyimi daha çok sinema salonunda fiziksel olarak pasif ancak zihinsel olarak aktif bir süreç geçiren izleyicinin deneyimi olarak incelendi. Fakat günümüzdeki izleyici pratiği hâlâ aynı konumda mı?

İzlemenin Ötesinde Müdahalenin Ardında

Bu yazı dizisinin şimdiye kadar yayımlanan dört yazısının sinema nereden geldi sorusuna verdiği yanıtlar üzerinden varmaya çalıştığı nokta olarak sinema nereye gidiyor sorusunun da esas adresi sanıyorum bu mesele, yani izleyicinin konumu. Erken sinema döneminde trenin gara girmesini iki boyutlu perde üzerinden izleyen ve buna dehşetle tepki veren kitle (bir şehir efsanesi olsa bile büyük oranda gerçeklik payı olduğunu düşünerek söyleyebiliyorum bunu) ile günümüzde üç boyutlu projeksiyonla izlediği filme dahi çok büyük tepkiler göstermeyen hatta izlediği filmden sıkılan ve telefonundan yani başka bir ekrandan başka hareketli görüntüler izlemeye yönelebilen izleyici aynı kitle değil elbette. Bu yüzyılı birazcık aşan zaman mesafesinde nelerin değiştiğine bakacak olursak da sinemanın kendi kendine değişmediğini, diğer medya araçlarının bu değişime önayak olduğunu görebiliriz. İzlediği “şey”in kontrolünü belki de ilk kez televizyon ve çok kanallı sistemle elde eden izleyicinin o dönem itibarıyla sinema deneyimi hiçbir zaman “eskisi” gibi olamadı. Bu kontrole yıllar içinde VHS kaset sonrasında DVD oynatıcılar da eklendi ve izleyici bu şekilde artık yalnızca farklı alternatif kanallar içinde yer değiştirebilen olmaktan da öteye geçti ve izlediği şeyi durdurup geriye ya da ileriye sarabilir hâle yani izlediği şeyin zamansal bütünlüğüne müdahale edebilir hâle geldi. İlk başta televizyonun evlere girmesiyle ve küçük bir ekranın sunduğu hareketli görüntüyü bireysel izleme deneyimi ile elde edebilen izleyiciye karşılık olarak, sinema bu bağlamdaki ilk krizini kazandı (krizleri evrimsel sürecin birer adımı olarak görürsek kazanmak fiili uygun bir tercih sanırım) ve sinemanın perdesi televizyonun sunamayacağı ölçüde büyüyerek izleyicisine eşsiz bir deneyim sunmayı bir kez daha başardı. Bu krizlere yıllar içinde izleyicinin fiziksel olarak pasif konumundan aktif konuma geçmesi, daha hızlı bir hayat yaşaması, şehrin hızına ek olarak teknolojinin, yeni dijital aygıtların ve bu dijital aygıtlarla üretilebilen görüntünün şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yüksek bir hızda üretilebiliyor oluşu hâliyle sinemanın varlığını bir kere daha sarstı, çünkü sinemanın üretimi değişirken kendisi de değişen ve artık sadece sinema filmi izlemek zorunda olmayan, kendisini başka rüyalara daldıracak, boş zamanlarını dolduracak, zihnini sürekli aktif tutarken bu aktiviteyi kendi yarattığı içerikle de sağlayabilecek bir yeni izleyici üretildi: kullanıcı.

Başı sonu belli, zamanı belli, çerçevesi sınırlı, karakterlerin motivasyonları önceden tasarlanmış ve tümü kaydedilip belli kurallara göre kurgulanmış bir evrenin yani bir sinema filminin dışında yerini alan izleyicinin deneyimi, başka birinin (bir yaratıcının, film evreninin tanrısının yani yönetmenin) bize sunduğu bir izleği kabul etmemizi salık verir. İzlediğimiz her film doğal olarak bize yapılandırılmış ve bir çerçevenin içine  konumlandırılmış bir hareketli görüntü evrenidir. Anlatı olsun ya da olmasın bize sunulan izleği kontrol edebilme ya da değiştirebilme şansımız yoktur, çünkü bu şans en başta yönetmenin ve filmi kolektif bir şekilde üreten film ekibinindir. Kendisini fiziksel olarak film evreninin dışında konumlandıran izleyici de aslında tam olarak bundan keyif alır; hiçbir kazanın, tehlikenin, olay örgüsündeki kötü meselelerin kendisini fiziksel olarak incitmeyeceğini bilerek ama diğer yandan yaşanan mutlu ve huzurlu olayları da zihinsel olarak içselleştirebilerek film evreninde zarar görmeyen ama zihinsel süreç dâhilinde birçok duygunun deneyimini de yaşayabilen bir izleyicidir. Kendisi kamerayla özdeşleşir ve film evreninde adeta bir hayalet gibidir, omnipotent bir varlığı vardır, her şeye tanık olabilir ama başına hiçbir şey gelmez. Bu klasik anlatı sinemasının üzerine kurulu olduğu izleyicinin rolü, yeni medya aygıtlarının izleyiciye daha fazlasını verebilmesi ile etkisini yavaşça yitirebiliyor.

Kendi izleğini, seçtiği başka kullanıcıların ürettiği görsel medya ile üreten yeni izleyici yani kullanıcı, geniş bir havuzda yer alan bu görsel medya unsurlarına o kadar kolay ve hızlı erişebiliyor ve kendisi de üretip bir de karşılığında etkileşime girebiliyor ki, büyük karanlık bir salonda kendisine gösterilen ve kendisinin hiçbir şekilde kontrolü olmayan devasa görüntüye artık yabancılaşmaya başlıyor. Son yıllarda sinema salonlarında film ortasında çıkarılan küçük ekranların devasa beyazperdeye tercih edilmesinin belki de nedeni bu. Sinema salonunda izlenen herhangi bir uzun metraj film süresince belki de onlarca video izleyebilecek olan izleyicinin dönüşümü tam da bu noktada beliriyor. Ancak bu noktada sinema salonundaki film izleme deneyimi ile bir uygulama üzerinden izlediğimiz birkaç saniyelik video arasındaki deneyimi karşılaştırmıyorum (ki karşılaştırılabilir); burada altını çizerek sormak istediğim bir soru var; izleyicinin fiziksel olarak pasif ancak zihinsel olarak aşırı aktif olduğu bir izleme deneyimi yani film izleme süreci, neredeyse hiç zihinsel aktivite gerektirmeyen ama art arda gelen, bir “akış” içinde olan ve çoğunlukla takip edilmesi gereken uzun ve sofistike bir hikâye de barındırmayan görseller zincirine göre daha mı yorucu ve emek isteyen bir süreç?

Bu sorunun yanıtının pek de göründüğü kadar basit olmadığını, meselenin “daha kolay tüketilebileni tercih etmek”ten ibaret olamayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda önümüzdeki hafta Sinema Nereye Gidiyor? mini yazı dizisinin son bölümünde yeni izleyici olarak kullanıcı ve eski sinema deneyimi karşılaştırması üzerinden, virtual reality‘nin sinema varlığını nasıl dönüştürebileceğinden bahsedeceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi