Sinema Nereye Gidiyor? adlı mini yazı dizimizin geçen haftaki bölümünde sinemanın fotoğrafla olan bağlantısını sorgulamaya dair bir giriş yaparak, dijital sinemanın gelişiyle sinema varığını animasyona yönlendiren bir bakış açısından bahsetmiştik. Bu hafta kaldığımız yerden devam edip, sinemanın belge niteliği taşıyan ontolojisinden uzaklaşarak nasıl bir dünyaya açıldığını tartışıyor olacağız. Bu noktada yine Tom Gunning’in dijital sinemada gerçeklik izlenimi üzerine yazdığı “Moving Away from the Index: Cinema and the Impression of Reality” makalesinden çokça yararlanacağız (konuyla ilgili derinlemesine bir okuma yapmak isterseniz hem Gunning’in bu makalesini hem de makalede geçen ve konuyla ilgili temel sayılabilecek referansları şiddetle öneririm).

Serinin önceki yazısında, sinemanın gerçeklikle olan bağlantısına fotoğraf üzerinden bir giriş yaptığımızda aslında taraflı bir bakış açısıyla sinemanın ontolojisinin fotoğrafa dayandığını ama dijital sinemayla birlikte Lev Manovich gibi kuramcıların bu görüşe karşılık dijital sinemanın varlığını animasyona dayandırdıklarından bahsetmiştik. O tartışma üzerinden devam ederek, biraz da sentez oluşturacak yeni bir perspektifle, aslında meselenin bir “öz” aramaktan ziyade, sinemanın evrimine ve geleceğine dair bir fikre sahip olmak için geçmişteki tartışmaları hatırlamakta fayda gören Gunning’in sunduğu çerçeveyi değerlendirmeyi yerinde buluyorum. Gunning, makalesinde kısaca sinemanın gerçeklikle olan ilişkisini belge niteliği taşıyan fotoğrafın varlığı üzerinden tanımlayan André Bazin gibi büyük kuramcıların aksine -karşı çıkmadan ama konuyu tamamen başka bir yönden ele alarak- sinemanın hareket ve devinim üzerinden bir gerçeklik etkisi üzerine kurulu olduğunu açıklıyor. Bu gerçeklik, fotoğrafın sunduğu belge niteliğinin de ötesinde izleyicide gerçek bir etki bırakan, dolaysız ve doğrudan hareketin algılanıp bu algıya verilen duygusal tepki üzerine kurulu bir gerçeklik tanımı. Aslında bu noktada Gunning ve referans verdiği diğer kuramcıların en temelde sunduğu argüman, doğrudan izleyicinin algısına dayalı bir sinema deneyimi ve varlığına odaklanıyor. Zaten sinema dediğimiz “şey”i de izleyenden ayrı düşünmek pek mümkün değil, değil mi?

İster dijital ister analog olsun, sinema izleyiciye belli bir zaman içinde kurgulanmış hareketin kaydını sunuyor. Bu kayıt gerçekten çekilmiş bir görüntünün kaydı ya da bilgisayar ortamında üretilen ve sayısal olarak keydedilen bir hareketin kaydı da olabilir Gunning’e göre. Buradaki temel gerçeklik meselesi (izleyici deneyimini tartışırken bizim de işimize yarayacak olan şey) hareketin etkisi üzerinden konumlandırılıyor. Kabaca ve biraz da indirgeyerek açıklamak gerekirse, Gunning belge niteliğine sahip analog bir hareketli görüntünün izleyicideki etkisiyle, gerçekçi bir şekilde tasarlanmış ve tamamen bilgisayar ortamında üretilmiş animasyon filmlerindeki hareketin etkisini aynı hiyerarşide değerlendiriyor ve diyor ki: gerçek olan bu hareketin yarattığı etkidir. Hatta bu noktada Laura Mulvey’e de referans vererek, zaten izleyicinin gerçekçi bir etkiye maruz kalma aşamasında analog ve dijital arasındaki farkı anlamasının çok da önemli bir fark yaratmayacağını da belirtip, izleyicinin bir filme dair esas aldığı şeyin hareketin etkisi olabileceği üzerine eğiliyor ve kısaca diyor ki görüntünün doğrudan gerçeğin içinden çekilip alınmış olması, görüntüdeki hareketin izleyicide yarattığı etkinin yanında, sinema için o kadar da elzem bir şey olmayabilir.

Bu noktada serinin bir önceki yazısında verdiğim iki örneği yeniden masaya yatırıyorum: birincisi, girişindeki uzun plan sekans ile sinema tarihinde ders kitabı niteliğine sahip olan filmlerden Touch of Evil (Orson Welles, 1958) ve diğeri tamamen CGI ile üretilmiş ama yine başındaki 12 dakikalık plan sekansla bilinen dijital sinema örneği Gravity (Alfonso Cuarón, 2013). İki örnek arasındaki farkın açıklaması (Bazin’in, sinemanın esaslı estetiği olması gerektiğini savunduğu tek plana sahip olmalarıyla birlikte) birinin analog görüntü olması ve bu nedenle o sahnenin gerçeklik etkisinin izleyicide bıraktığı etkinin, diğer dijital örneğe göre çok daha farklı olabileceği yönündeydi. Tom Gunning’in tezine göre, iki ayrı örneğin de gerçeklikten öte, gerçeklik etkisi yaratmasından yola çıkarsak aslında Gravity de en az Touch of Evil kadar “gerçek bir etki” yaratma ehliyetine sahip görünüyor. Sinemanın varlığını izleyiciye göre konumlandırmakla birlikte, aslında bu mesele üzerinden sinemanın bir aygıt olarak ideolojik varlığını yeniden hatırlatıyor Gunning ve şu soruyu sormamızı sağlıyor: kendisi “gerçek” olmayan bir görüntünün izleyicisi üzerinde gerçek bir etki yaratabiliyor olması korkutucu mu? Bu en az sinemanın kendisi kadar eski bir soru olmakla birlikte, Eisenstein ve Bazin arasındaki sinemaya dair görüş farklılığı üzerine kurulu “gerçekliği kullanarak yanıltma” meselesinin özünde yer alıyor. Hatta sonrasında sinemanın ideolojik bir aygıt olduğunu vurgularken Baudry de benzer bir soru üzerinden konuya dair teorisini üretmişti. Çünkü bu etki aslında ilk dönem sinema filmlerinde de varolan hareketli görünütünün illüzyon etkisiydi; trenin gara girişini izleyen kitle için perdedeki trenin hızlı hareketinin etkisi ne kadar gerçektiyse, Gravity’de Ryan Stone karakterinin uzay boşluğunda süzülürken izleyiciyi peşine katıp gitmesi aynı şekilde benzer bir etki yarattı. Gunning’in sunduğu perspektife göre, görüntünün kendisinin nasıl bir varlığı olduğu yarattığı etkiye ciddi anlamda değiştirmiyordu. Aslolan illüzyonun kendisiydi.

Bu noktada, daha önce de belirttiğim gibi tamamen izleyicinin deneyimine odaklanıyor olmak aslında son derece anlamlı. Aygıtın ve görüntünün yapısını, felsefesini varlığını anlamanın ötesinde onun işlevini ve sunduğu deneyimi onu deneyimleyenler üzerinden irdelemek, sinema aygıtının konumu ve evrimi hakkında farklı doneler yakalamamıza neden oluyor. İzleyicinin alışkanlıkları, beklentileri, filmi deneyimlerken verdikleri tepkiler sinemanın gidişatı hakkında bize büyük oranda “gerçekçi” veriler sunuyor. Bu bağlamda önümüzdeki yazıda değişen izleyici deneyimleri ve mobil aygıtların getirileriyle, sinema deneyiminin sinema salonundan taşmasıyla birlikte, virtual reality ile sinema arasındaki bağlantıya giriş yapacağımız bir yazıyla Sinema Nereye Gidiyor? mini yazı dizisine devam ediyor olacağız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi