Uzun zamandır dillere pelesenk olmuş yavan bir sorunun retorik değil de gerçek bir soru olduğunu kabul etmemiz belki biraz zaman aldı ancak, hem dijital sinemanın iyiden iyiye sinema dilini ve ontolojisini yönlendirmesi hem de yeni medya aygıtlarının sinema aygıtına rakip hâle gelmesiyle soru da yerini sağlamlaştırdı: “Sinema nereye gidiyor?” Dünyanın en büyük sinema endüstrisine sahip ülkelerinin sürekli yeniden çevrim ürettiği, dijital yayın platformların üye sayısında rekorlar kırdığı, sinema salonlarının bir bir kapandığı bir süreçte herkesin aklına gelen, yine hemen herkesin kendince yanıtlar verebildiği bu sorunun gerçek anlamda tartışmaya açılabilmesi için belki de biraz sinemanın varlığına ve tarihine göz atmak gerekiyor. Şimdilik kaç parçadan oluşacağını pek de kestiremediğim “Sinema nereye gidiyor?” serisini kaleme almamın temel amacı da bu oldu. Bu yazı serisi, açık ve kesin yanıt vermek yerine (zaten haddim değil ve sanırım böyle bir yanıt mümkün de değil) tartışmayı sinema kuramından belirleyici kavramlar ve sinema tarihinden önemli dönüm noktalarıyla sağlam bir temel üzerine kurup, sinemanın gidişatına dair bir fikir oluşturabilmeyi amaçlıyor.

“Sinema nereye gidiyor?” ve “sinema öldü mü?” soruları her ne kadar üretimde tekdüzeliğe düşen, kriz içindeki sinema endüstrisinin güncel sorularıymış gibi görünse de, neredeyse sinema tarihi kadar eski sorular. Bir fenomen olarak hangi çağda nasıl değişiklikleri bünyesine katarak devam edeceğini tam olarak tanımlamamızın olanaksız olduğu sinemanın varlığı, kendisini geliştiren, ona rakip gelen, onunla yarışan ya da onun varlığını daha da güçlendiren her yeni gelişme ya da teknolojiyle birlikte başka bir “şey”e bürünerek yoluna devam ediyor. Tam da bu nedenle sinemanın nereye gittiğine dair kafaları kurcalayan sorular aslında bir krizi değil, doğrudan sinemanın ontolojisini, hatta tarihi hikâyesini yeniden tartışmaya açıyor ve böylelikle sinemayla ilgilenen, sinemayı anlamaya çalışan ve/veya doğrudan üretimde bulunmak isteyen yeni kuşakları da oldukça yakından ilgilendiriyor. Sonuçta nereye gittiğini bilmediğimiz ama peşinden hiç aldırış etmeden sürüklendiğimiz bu gizem dolu medyum, hâlâ kitleleri kendisine bağlamayı başarıyor ve muhtemelen başaracak da. Peki bu medyumun varlığında ve dolayısıyla geleceğinde yer alan, üretiminden araştırmasına her alanına sirayet eden biricik bir atom parçası, gerçek bir özü var mı? Bu özü bulursak ve onu korursak sinemayı da kurtarır mıyız? Sinema kurtarılması gereken bir durumda mı yoksa onu korumak ve kurtarmak istemek sinemanın varlığına ters düşen bir hareket mi olur?

İlk başta sorduğumuz soruya geri dönecek olursak, sinemanın nereye gittiğini sormak aslında işin en temelinde yatan mesele. Tam da sanayi devriminin ardından tüm dünyaya bir anda yepyeni bir üretim biçimini tanıtan kapitalizm, bir önceki çağda her şeyin yavaş aktığı, kimsenin kimseyi yakalamaya çalışmadığı, sanat kavramının yüzyıllardır benzer minvalde tanımlandığı bir dönemden, ansızın aşırı hızlı üretim toplumunda herkesin bir şeyleri yakalayıp elinde tutma ve mümkünse biriktirme hırsına yakalandığı bir döneme geçiş yapmayı sağladı. Pek tabii bu geçişle birlikte kaçınılmaz olarak yakalanması imkânsız olan zamanı yakalayabildiğimize dair bir illüzyon adeta bir anda tüm dünyayı kendisine hayran bırakacaktı. Kapitalist üretimin bel bağladığı en büyük eylem belki de devamlı “hareket” iken, bu hareketi kaydeden üstüne bir de bu kaydı tekrar tekrar dünyanın her yerinde aynı anda gösterebilen bir aygıt, hatta dahası, insan hafızasından üstün bir şekilde gerçekliğin hareketli hâlini yakalayıp bunu tamamen bir görsel medyaya indirgeyerek yeniden üretebilen bir aygıt, sinema, elbette ki tam olarak zamanın ruhunu en iyi yansıtacak medyum olarak kendisine tarihte sarsılmaz bir yer edinecekti. Öyle de oldu. Aradan geçen yüzyılı aşkın seneye rağmen hâlâ nereye gittiğini merak ettiğimiz bu medyum, bu aygıt, bu “rüya”, belki de bir paradoks yaratarak varlığını tam olarak “mütemadiyen gitmekte olma” durumuna bağlıyordu.

Sinemanın Krizlerle Beslenen Serüveni

Koşan bir atın adımlarını nasıl attığını merak etmekle başlayan bu serüven, fabrikadan çıkan işçilerin fabrikadan nasıl çıktığını dünyanın öbür ucunda yaşayan başka fabrika işçilerine de göstermeyi amaçlıyordu önce. Sonra görüntüleri art arda farklı şekillerde dizince bir de anlam yaratıldığı anlaşıldı. Bu anlam aynı zamanda gerçekliğin de manipülasyonu demekti ki işte tam olarak can alıcı sorumuz belki de hiç kimse duymadan ilk kez bu anda soruldu: gerçekliği yakalayan sinema, gerçeklikle oynayabiliyorsa şimdi nereye doğru gidecek? Hemen ardından hikâyeler geldi, sinema neredeyse -günümüzde de sanki tam karşılığı buymuş gibi- bir hikâye anlatım aracına dönüştü. Sonra sesli çekim tekniği geldi. Bir anda tüm sistemini görüntünün yüce varlığının üstüne kuran sinemacılar, şimdilerde sinemanın vazgeçilmez unsuru olarak gördüğümüz bu tekniği sinemanın varlığına ihanet olarak gördüler. Sonra televizyon geldi ve sinemanın perdesi büyüdü. Şimdilerde büyük beyaz perde olarak tanımladığımız sinema aslında televizyon sonrası bu hâlini aldı çünkü rakibinin sağlayamadığı şey, kocaman bir perdede “yaşamın kendisinden de büyük” bir imgenin izleyiciye eşsiz bir atmosfer “deneyimi” yaşatmasıydı. Sonra renk geldi. Bir anda tüm üretim biçimi değişti. Sonra eski hikâyeler izleyiciye sıkıcı gelmeye başladı, yeni anlatım biçimleri denendi. Sonra dijital sinema geldi ve sinema ile gerçeklik arasındaki mutlak bağ olarak görülen şey bir anda kopuverdi. Görüntü, yalnızca kurguyla ve hikâyeyle değil, her kareye müdahale edebilen ve görüntüyü ham hâlinden tamamen koparabilen bir teknolojiyle yeniden üretilebilmeye başladı. Sonra sinema, salonların dışına taştı. Sektörde bir zanaat olarak yer alan “filmi gösterme” eylemi, makinistin elinden izleyicinin ellerine teslim edildi. Artık izleyici istediği zaman filmi durdurabilir, başa sarabilir, kapatabilir, filmi istediği yerde istediği şekilde izleyebilirdi. Deneyim tamamen değişti. Sinemanın evi olduğunu sandığımız sinema salonları bir anda boşalmaya başladı, her geçen gün bir bir kapandı. Bu noktada yine yaklaşık yüzyıllık endişe, sinemanın ölümü ya da yok oluşuna dair duyulan kaygı kendisini yeniden gösterdi.

Karl Marx hemen her eserinde kapitalizmin krizlerden beslendiğini, kriz olmadan sistemin devamlılığını sürdüremeyeceğinden bahseder. Sinema için de durum çok farklı değil; çünkü yukarda okuduğunuz bu kısacık özetinde bile neredeyse kendisine indirilen her darbeye karşı gösterdiği dönüşümle küllerinden yeniden doğmuş ve krizlerin üstesinden gelebilme yöntemiyle kendisini yeniden yaratmış bir medyumdan bahsediyoruz. Halihazırda kapitalizmin tarihiyle ortak birçok paydası da var zaten sinemanın. Ayrıca aşikâr bir durum daha var ki, günümüzde sinemanın sürekliliğine dair duyulan kaygıyı oluşturan kriz sinemanın ilk krizi değil, muhtemelen son krizi de olmayacak. Peki sinema şimdiki süreci nasıl kotaracak? Yeni kuşak sinema üreticileri kendilerini nerede konumlandırmalı ve nasıl sinema üretmeli? Sinemadan vazgeçmenin zamanı geldi mi yoksa tam tersine, krizi fırsata çevirenler bu ortamdan elleri dolu dönenler olabilir mi?

Önümüzdeki haftalarda sırasıyla, sinema tarihindeki gelişmeler ve bu gelişmeleri analiz eden kuramların ışığında odak noktamızı daima sinemanın geleceğine tutarak yukarıda sorduğum sorulara yanıt arıyor olacağız. Bu minvalde;

  • Sinema yalnızca bir hikâye anlatım aracı mı?
  • Sinemanın kökeni fotoğraf mı yoksa animasyon mu?
  • Sinema ve gerçeklik arasındaki bağ nedir? Gerçeklik gerçekten önemli mi?
  • Post-sinema meselesi – sinemadan sonra hayat var mı?
  • Virtual Reality yeni sinema mı?

Sorularını ana hatlar olarak belirleyip konuyu detaylandırarak, sinema üzerine düşünen ve üretimde bulunmak isteyen herkesin ilgisini çekecek ve amaçlarına destek olacak bir yazı serisi sunmayı hedefliyoruz. Bir sonraki yazıda hikâye anlatımı ve hikâye anlatımı öncesi sinema tartışması dahilinde Tom Gunning’in Cinema of Attractions makalesinden yola çıkarak, “cazibe sineması”nı, günümüzde hikâye anlatımının neye evrildiğini ve nasıl konvansiyonlar yarattığını tartışıyor olacağız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi