1991 yılında gösterime giren ve bir dönem özel televizyon kanallarımızın vazgeçilmezi hâline gelen Birkaç İyi Adam filminin en kritik sahnesini hatırlayalım: Jack Nicholson’ın canlandırdığı Albay Jessep, bir erin öldürülme olayını araştıran Teğmen Kaffee’nin “gerçeği arayışına” şu sözlerle karşı çıkar: “Sen gerçekle baş edemezsin evlat!” Çünkü hayatını kaybeden asker, ülkelerin karanlık, politik ve askeri manevralarının yanında aslında bir hiçtir. Elde edilecek çıkarlar düşünüldüğünde, kaybedilene verilecek “şehit” ve “kahraman” damgası ancak bir tesellidir ve oyunun sürmesine neden olur. Gerçekler ise kaybeden taraf için baş edilmeyecek kadar zorludur. Richard Linklater’ın son filmi Sıkı Dostlar da geçmişte yaşanan karanlık bir olayı, farklı yollarla aşmaya çalışan üç karaktere odaklanırken onların önüne daha acı bir gerçek koyuyor. Vietnam Savaşı esnasında yaşanan bir olay sonucunda karakterlerimizden Sal (Bryan Cranston) kendini alkole veren bir ateiste dönüşürken, Mueller (Laurence Fishburne) bir rahip olmaya karar veriyor. Doc (Steve Carell) ise kendisine yeni bir yuva kuruyor ve hayatını ailesine adıyor. Fakat eşini kaybettikten kısa bir süre sonra oğlunun Irak’ta öldürülme haberini alması ile Doc, Sal ve Mueller ile uzun bir yolculuğa çıkma kararı alıyor. Bu yolculuk hem geçmişe hem de geleceğe doğru uzayan ve gerçeği farklı perspektiflerde ele almaya çalışan bir sürece dönüşüyor. Sıkı Dostlar: Bush'a Niyet Trump'a Kısmet Gerçeği arayış ve kabullenme sürecinde tercih edilen yolların doğruluğu, filmin ana izleği olarak karşımıza çıkıyor. Doc’un oğlu Larry Jr.’ın şüpheli ölümü deşildikçe üçlünün geçmişe yönelik değerlendirmelerinde de kırılmalar gerçekleşiyor. Bir tarafta vatan için şehit düşen bir “kahraman”, diğer tarafta ise sırtından vurulan bir “kurban” olarak görülen Larry Jr.; Vietnam ile Irak arasında doğrudan bir bağ kurulmasına yol açıyor. Linklater, en iyi bildiği şeyi yaparak karakterlerini dar alanlara hapsediyor ve yaşadıkları çıkmazları hem komik hem de dramatik bir anlatım eşliğinde samimi biçimde vermeyi başarıyor. Dönemin Amerikan Başkanı Bush üzerinden yapılan eleştiriler ise bir şekilde bizim gözümüzde Trump’a yönelik salvolar halini alıyor. Nixon-Bush-Trump üçgeninde Amerika’nın kendi toprakları dışındaki bölgelere yönelik müdahaleleri ve oradaki halklarla olan çatışmaları irdeleniyor. Bu sayede temelde Irak’a yapılan müdahaleye yönelik eleştiriler, daha geniş bir düzleme yayılıyor. Politik yaklaşımında mümkün olduğunca didaktik olmaktan kaçınan Sıkı Dostlar’ın temel sorunu ise süreyi yönetememek oluyor. Gerçeği arayışta genel olarak muğlak bir yaklaşım gösteren film, süre ilerledikçe kendisini ağır bir dramanın kollarına bırakıyor ve aslında konuya nasıl yaklaşılması gerektiğine yönelik uzun bir söylev halini alıyor. Bu noktada klasik Linklater sohbetleri, bazı sahnelerde gereksiz uzarken ana hikayeden kopmalar yaşanıyor. Ciddi anlamda bir antagonistin yer almadığı filmde buna yönelik bazı anlamsız çabaların beyhude sonuçlar doğurmasıyla senaryodaki sorunlar göze batıyor. Albay Jessep’in ancak karikatürü olabilen Albay Wilits (Yul Vazquez) ya da siyahi rahip Mueller üzerinden yaratılan yanlış anlaşılmalar, filmin sert söylemlerden kaçınan tonuna zarar veren unsurlara dönüşüyorlar. Sıkı Dostlar; politik doğruculuktan uzak durup yarattığı samimi karakterler ve olaylara bakışında yakaladığı “gri” ton ile Linklater’ı neden sevdiğimizi hatırlatsa da, uzun vadede kendisini bir ağıta dönüştürerek kolay yolu seçiyor.

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Sıkı Dostlar; politik doğruculuktan uzak durup yarattığı samimi karakterler ve olaylara bakışında yakaladığı “gri” ton ile Linklater’ı neden sevdiğimizi hatırlatsa da, uzun vadede kendisini bir ağıta dönüştürerek kolay yolu seçiyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
65

1991 yılında gösterime giren ve bir dönem özel televizyon kanallarımızın vazgeçilmezi hâline gelen Birkaç İyi Adam filminin en kritik sahnesini hatırlayalım: Jack Nicholson’ın canlandırdığı Albay Jessep, bir erin öldürülme olayını araştıran Teğmen Kaffee’nin “gerçeği arayışına” şu sözlerle karşı çıkar: “Sen gerçekle baş edemezsin evlat!” Çünkü hayatını kaybeden asker, ülkelerin karanlık, politik ve askeri manevralarının yanında aslında bir hiçtir. Elde edilecek çıkarlar düşünüldüğünde, kaybedilene verilecek “şehit” ve “kahraman” damgası ancak bir tesellidir ve oyunun sürmesine neden olur. Gerçekler ise kaybeden taraf için baş edilmeyecek kadar zorludur.

Richard Linklater’ın son filmi Sıkı Dostlar da geçmişte yaşanan karanlık bir olayı, farklı yollarla aşmaya çalışan üç karaktere odaklanırken onların önüne daha acı bir gerçek koyuyor. Vietnam Savaşı esnasında yaşanan bir olay sonucunda karakterlerimizden Sal (Bryan Cranston) kendini alkole veren bir ateiste dönüşürken, Mueller (Laurence Fishburne) bir rahip olmaya karar veriyor. Doc (Steve Carell) ise kendisine yeni bir yuva kuruyor ve hayatını ailesine adıyor. Fakat eşini kaybettikten kısa bir süre sonra oğlunun Irak’ta öldürülme haberini alması ile Doc, Sal ve Mueller ile uzun bir yolculuğa çıkma kararı alıyor. Bu yolculuk hem geçmişe hem de geleceğe doğru uzayan ve gerçeği farklı perspektiflerde ele almaya çalışan bir sürece dönüşüyor.

Sıkı Dostlar: Bush’a Niyet Trump’a Kısmet

Gerçeği arayış ve kabullenme sürecinde tercih edilen yolların doğruluğu, filmin ana izleği olarak karşımıza çıkıyor. Doc’un oğlu Larry Jr.’ın şüpheli ölümü deşildikçe üçlünün geçmişe yönelik değerlendirmelerinde de kırılmalar gerçekleşiyor. Bir tarafta vatan için şehit düşen bir “kahraman”, diğer tarafta ise sırtından vurulan bir “kurban” olarak görülen Larry Jr.; Vietnam ile Irak arasında doğrudan bir bağ kurulmasına yol açıyor. Linklater, en iyi bildiği şeyi yaparak karakterlerini dar alanlara hapsediyor ve yaşadıkları çıkmazları hem komik hem de dramatik bir anlatım eşliğinde samimi biçimde vermeyi başarıyor. Dönemin Amerikan Başkanı Bush üzerinden yapılan eleştiriler ise bir şekilde bizim gözümüzde Trump’a yönelik salvolar halini alıyor. Nixon-Bush-Trump üçgeninde Amerika’nın kendi toprakları dışındaki bölgelere yönelik müdahaleleri ve oradaki halklarla olan çatışmaları irdeleniyor. Bu sayede temelde Irak’a yapılan müdahaleye yönelik eleştiriler, daha geniş bir düzleme yayılıyor.

Politik yaklaşımında mümkün olduğunca didaktik olmaktan kaçınan Sıkı Dostlar’ın temel sorunu ise süreyi yönetememek oluyor. Gerçeği arayışta genel olarak muğlak bir yaklaşım gösteren film, süre ilerledikçe kendisini ağır bir dramanın kollarına bırakıyor ve aslında konuya nasıl yaklaşılması gerektiğine yönelik uzun bir söylev halini alıyor. Bu noktada klasik Linklater sohbetleri, bazı sahnelerde gereksiz uzarken ana hikayeden kopmalar yaşanıyor. Ciddi anlamda bir antagonistin yer almadığı filmde buna yönelik bazı anlamsız çabaların beyhude sonuçlar doğurmasıyla senaryodaki sorunlar göze batıyor. Albay Jessep’in ancak karikatürü olabilen Albay Wilits (Yul Vazquez) ya da siyahi rahip Mueller üzerinden yaratılan yanlış anlaşılmalar, filmin sert söylemlerden kaçınan tonuna zarar veren unsurlara dönüşüyorlar.

Sıkı Dostlar; politik doğruculuktan uzak durup yarattığı samimi karakterler ve olaylara bakışında yakaladığı “gri” ton ile Linklater’ı neden sevdiğimizi hatırlatsa da, uzun vadede kendisini bir ağıta dönüştürerek kolay yolu seçiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi