Sinema tarihinde şiirsel bir görsel estetik sunan pek çok film var elbet. Filmlerin yanı sıra şiirsel sinema deyince akla gelen yönetmenler arasında sayabileceğimiz Ingmar Bergman, Andrei Tarkovsky, Michelangelo Antonioni ve Theodoros Angelopulos gibi yönetmenlerin tüm anlatıları şiirsel bir atmosfer ve görsellikte akarken ruhlarımızı kötülüklerden arındırır. Fakat bazıları da vardır ki şiirsel bir dünyaya sahip oldukları kadar seyirciyi rahatsız etmeyi de düstur edinir. Kimi açığa çıkardığı karanlık ve huzursuz edici hislerle kimi ise sahip olduğu estetik yaklaşımıyla izleyiciyi rahatsız etmeyi başarırken görsel zenginliğiyle hayranlık uyandırır.

Biz de Sevmek Zamanı’ndan Antichrist’a, Ta’m e guilass’tan You Were Never Really Here’a şiirsel olduğu kadar rahatsız edici bir anlatıma da sahip 10 muhteşem film listemizi sizler için hazırladık!

Şiirsel Olduğu Kadar Rahatsız Edici Bir Anlatıma da Sahip 10 Muhteşem Film

Khaneh siah ast (1963)

İran’ın en önemli kadın şairi olan ve kaleme aldığı eserlerinde erotizm ve aşkı şiirsel bir anlatımla bir araya getirerek dikkatleri çeken Füruğ Ferruhzad’ın 1962’de bitirdiği Khaneh siah ast isimli filmi İran coğrafyasında bir kadının çektiği ilk film olma özelliğini de taşır. Aynı zamanda film Füruğ’un da ilk ve tek filmi olma özelliği taşır; çünkü bu filmden biraz zaman sonra sanatçı elim bir kazada yaşamını yitirmiştir. Tebriz’de cüzzam hastalarını yerleştirdikleri bir bölgede yaşayanları filme alan şair, şiirsel bir anlatımla çarpıcı bir filme imza atmayı başarır. Cüzzamlı insanların hayatlarından kısa bir kesit aktardığı bu belgeselinde, bu kez kelimelerle değil de imajlarla bir şiir yaratmayı başaran Füruğ; ölümcül bir hastalığın pençesindeki insanları resmeder. Hastalığın dışa ve deriye vuran semptomları sebebiyle film birçok izleyici için rahatsız edici olarak da nitelendirilir. Zira insanların yüzüne, ellerine ve vücuduna yayılan bu hastalığın izlerini görmek her izleyici için asla kolay bir deneyim olmayacaktır. 

Suna no onna (1964)

Tokyo’da yaşayan bir böcekbilimci, yöreye özgü nadir türler bulmak için Japonya’nın ücra bir köşesine gelir fakat dönüş için son otobüsü kaçırır. Sonrasında yerel tarafında geceyi orada geçirmesi için davet alır. İlk anda gayet iyi niyetli görünen bu davet, devamında bir kâbusa dönüşecektir. Japon Yeni Dalgası’nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Hiroshi Teshigahara’nın bu ikinci uzun metrajlı filmi, geniş kumlarla çevrili küçük bir köyün üzerine inşa edilmiş karanlık, erotik, tedirgin edici ve klostrofobik bir kâbus olarak da tanımlanabilir. Enfes kum görüntülerinin, kapalı bir mekâna hapsolma hissiye harmanlandığı bu özgün başyapıt, En İyi Yabancı Dilde Film adaylığının yanında, dönemine göre şaşırtıcı bir şekilde Teshigahara’ya En İyi Yönetmen dalında Oscar adaylığı da getirmişti.

Sevmek Zamanı (1965)

Türkiye sinemasının auteur yönetmenlerinden Metin Erksan’ın gerçeküstü tonlardaki başyapıtı Sevmek Zamanı, saf olduğu kadar saplantılı bir aşkı konu alır. Halil, Büyükada’da bir konağı boyarken duvarda asılı bir fotoğrafa aşık olur. Bir sene boyunca, her gün fotoğrafı izler ve bir gün fotoğrafın sahibi çıkagelir. Meral, Halil’in bir resme aşık olabilmesine aşık olur. Ancak; Halil’i resmine değil kendine aşık olduğunu ikna etmesi için çaba sarf etmesi gerekecektir. Metin Erksan, 1965 tarihli başyapıtında modernizm timsali Meral ile şark duygusalı Halil’in hikâyesinin arkasına, muhteşem bir siyah-beyaz sinematografi, müzik ve İstanbul’u koymayı başarır. Film şark kültüründen gelen surete aşık olmak üzerine kuruludur ve bu kurgu içerisinde Halil, Meral’e aşık olmaya çabalasa da bunu bir türlü başaramaz. Çünkü az diyaloglu filmin sayılı diyaloğunda Halil’in söylediği gibi suret onu hiçbir zaman üzmeyecek ve onu sevmeye devam edecektir. Filmin şiirsel bir anlatıya sahip olduğu kadar seyirciyi rahatsız hissettirmesinin en büyük sebebi taşıdığı bu büyük melankoli duygusu ve sessizliğin içimizde yankılanan çığlığıdır.

Les amants du Pont-Neuf (1991)

Paris’in en eski köprüsü olan Pont-Neuf üzerinde yaşayan Alex ile ailesinin yanından ayrılarak sokaklarda yaşamayı tercih eden ve gözlerindeki bir rahatsızlık nedeniyle yavaş yavaş görme duyusunu kaybeden Michelle arasında geçen umutsuz bir aşkın öyküsünü konu alan Les amants du Pont-Neuf; perdede adeta bir şiir misali akar. Leos Carax’ın hem yönetmenliğini hem de senaristliğini yaptığı filmin başrolünde Juliette Binoche’a Denis Lavant eşlik ederken film beyazperdenin en hiddetli ve derinlikli aşk hikâyelerinden birine dönüşür. Sıkıntıları, sevinçleri ve rutinleri tahmin edilemeyecek şekilde olan bu iki insanın, dünyanın en ihtişamlı şehirlerinden birinde birbirlerine sahip olarak hayatta kalma serüvenine şahit olurken aşkın dile getirilemeyen birtakım dinamikleri ve hezeyanları izleyiciyi strese sokarak rahatsız edici bir karamsarlığa da sebep olur.

Ta’m e guilass (1997)

Gündelik hayatı ve ömrü boyunca insanın soyut ve somut olarak sayısız kötülüğe maruz kaldığı gerçeğiyle yüzleşilecek olursa, Kiarostami 1997 yapımı başyapıtı Ta’m e guilass ile seyircisine naif dokunuşlarla etkisi uzun sürecek oldukça sert bir tokat atar. İntihar etmeyi planlayan ve bu planı için yardıma ihtiyaç duyan Mr. Badii; intiharında kendisine yardım edebilecek ve öldükten sonra da kendisini gömecek bir yardımcı arar. Bu arayışın içsel bir yolculuk ile birleştiği filmde Badii önce Kürt bir asker ve daha sonra da Afgan bir ilahiyat öğrencisi ile konuşur. Fakat bu insanlar Badii’nin teklifini kabul etmiyorlar. En son Türk bir taksidermist ile yolu kesişen Badii, bu kişi ile anlaşır ve bu karakter Badii’nin isteğini kabul eder. Kiarostami, anlattığı ilginç yol hikâyesi boyunca psikolojiden de yararlanarak bu disiplin nezdinde intihar vakalarının yanı sıra ikna yöntemlerinden de besleniyor. Sinema tarihinin en şiirsel filmlerinden biri olarak da nitelendirilen Ta’m e guilass ele aldığı intihar olgusu ve ölümü ironikleştirme noktasında seyircisini rahatsız etmeyi de başarıyor.

Taxidermia (2006)

Macar yönetmen György Pálfi’nin senaryosunu yazıp yönettiği 2006 Macaristan-Avusturya-Fransa ortak yapımı Taxidermia, başta Cannes olmak üzere birçok festivalde büyük ilgiyle karşılaşan bir film olduğunu söyleyelim. Üç kuşağın I. Dünya Savaşı’nda başlayan hikâyesini anlatan ve bir György Pálfi filmi olan Taxidermia, içinde tiksindirici görüntüler ve olaylar barındırsa da; yönetmen bu görüntüleri yansıtmada o kadar başarılı ki, görüntülerin estetikliği bazen izleyiciye izlediğinin vahşi tiksindiriciliğini unutturacak güzellikte. I. Dünya Savaşı’ndan başlayıp günümüz tüketim toplumuna uzanan bu hikâyede her karakter dönemin sisteminin bir yaratımı olarak izleyiciye sunulur, bu bakımdan eleştirel bir yaklaşımı olan film farklı okumaya açık bir şekilde izlenebileceği gibi salt iğrençliğin estetiği dilemmasına sunulan geçerli bir bakış olarak da izlenebilir.

Antichrist (2009)

Çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri olan Lars Von Trier’in başyapıtı olarak nitelendirebileceğimiz Antichrist, Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’ye adanan bir korku gerilim filmi. İzleyici kitlesini ikiye bölen ama aynı zamanda başarılı bir film olduğu konusunda şüphe götürmeyen Antichrist, doyurucu bir sanat eseri. Bir çiftin sevişmeleri esnasında yürümeye yeni başlayan küçük çocuklarının pencereyi açarak aşağı düşmesiyle açılan film, ‘Ölüm karşısında modern insan ne yapar?’ sorusunu tartışırken bir yandan da Avrupa sinemasının mesafeli ve soğuk estetik tavrını sonuna kadar taşıyan bir niteliğe sahip. Trier’in ustalığıyla hem bir psikolojik gerilim hem de bir vahşet filmi olan Antichrist yönetmenin dehasıyla adeta mükemmele yakın bir eser hâline geliyor. Görsellik, şiirsellik ve mükemmellik sınırlarını zorlayan atmosferi sayesinde film izleyicide gerçek bir şok etkisi yaratırken oldukça rahatsız edici bir tat da bırakıyor. Hıristiyan teolojisinin etkilerini ve sembolizmini acımasız şiddet ve neredeyse pornografik seks sahneleri üzerinden biçimlendiren Antichrist’ın birçok seyircinin rahatsız olarak gösterimi terk etmesine sebep olduğunu da ekleyelim.

Das weiße Band (2009)

Sinemanın seyircisini rahatsız etmekte usta yönetmeni Michael Haneke tarafından yazılıp yönetilen 2009 yapımı film Das weiße Band; izleyiciyi bir zaman yolculuğuna çıkarak I. Dünya Savaşı öncesi bir zamana götürüyor. 62. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanmış olan film I. Dünya Savaşı öncesi bir kasabada yaşanan terörizmi ekrana taşıyor. Yönetmenin bakış açısına göre filmde gösterilen terörizm insan üzerinde her gün dayatılan terörizmi temsil ediyor, siyasi ve dini baskıların bir resmini çiziyor. Şiirsel gerçekçi anlatısıyla da dikkatleri çeken filmin hikâyesi; 1913 yıllarında, Almanya’nın Protestan bölgesindeki bir köyde geçiyor. Köy sakinlerinin birbiri ardına yaşadığı tuhaf kazalar finale doğru bir tür ceza ayinine dönüşüyor. Nasyonal sosyalizmin ortaya çıkışını, Alman eğitim sistemini sorgulayarak anlatan film, 2009 yılı Cannes Film Festivali’nde Michael Haneke’ye Altın Palmiye Ödülü’nü kazandırmıştı. Çocuk karakterlerin bakışındaki nefreti vurucu ve şiirsel bir sinematografiyle ekrana taşıyan Haneke her zaman olduğu gibi bir kez daha rahatsız etmeyi başarıyor.

Anomalisa (2015)

Charlie Kaufman imzası taşıyan Anomalisa; sıradan yaşamın monotonluğuna hapsolmuş olan bir karakterin oldukça trajik hikâyesini konu alır. Kaufman yalın ve şiirsel bir anlatı diliyle ele aldığı insanın içinde bulunduğu durumu ve ruhsal hâllerini oldukça başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtır. Kaufman, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da da irdelediği ilişki seçimini bir kez daha masaya yatırır. Nasıl seçeriz aşık olacağımız insanı?  Lisa ve Michael arasındaki de pek farklı değildir, aşkın herkes için farklı bir karşılığı mevcuttur belki ama çoğu zaman aynı ihtiyaçlardan doğar olmuştur. Michael ve Lisa’yı diğerlerinden ayıran detaylar, izler ve ses tonu onları nasıl insancıl kılıyorsa, geri kalan herkesin aynı ‘varsayılan’ yüz ifadesi ve aynı ses tonu da o kadar yabancılaştırır bizi, tıpkı Michael’ın çevresindeki herkese yabancılaşması gibi. Lisa ise farklıdır ve ikilinin arasında bir aşk ilişkisi doğar, ta ki birbirlerine alışana ve herkesleşene kadar. İşte bu herkesleşme durumu da oldukça rahatsız edici bir hâl alır.

You Were Never Really Here (2017)

Lynne Ramsey’nin filmlerinde bir son olarak değil de başlangıç olarak karşımıza çıkan ölüm olgusunun yönetmenin sinemasının başat unsurlarından biri olduğunu söylemek mümkün. Ölümün karanlık ve soğuk tonunu rahatsız edici olduğu kadar şiirsel bir anlatımla da birleştirmeyi başaran Ramsey bizleri bir kez daha kendine hayran bırakıyor! Joaquin Phoenix’in karakteriyle bütünleştiği ve unutulmaz bir performansa imza attığı You Were Never Really Here, Afganistan ya da Irak ihtimalleri üzerinden fikir yürütebileceğimiz bir savaş gazisi olan Joe’nun travmatik çocukluğundan bugününe dek zihnine kazınan görüntüler ve peşini bırakmayan ölüm hayaleti ekseninde hayata karşı hayatta kalma mücadelesini konu edinirken; Joe, kendini aradığı bu hikâyede karşılaştığı ölümlerle yolunu çizen ve rotasını belirleyen bir karaktere dönüşüyordu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi