Lars von Trier’in provokatif olduğu söylenen yeni filmi The House that Jack Built’in 2018 Cannes prömiyerindeki kitlesel salon terk etme eylemi, bu meselenin önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Özellikle Cannes, Sundance, Berlin gibi büyük film festivallerinde sıkça yaşanan salon terk etmeler, henüz filmleri görmemiş olan seyircilerin de film hakkında az çok yorum yapabilmesine olanak sağlıyor. Kimisi salon terk ettiren filmleri daha büyük bir iştahla beklerken; kimi tam tersi yönde düşünerek bu tür filmleri izlenecek filmler listesinde saf dışı bırakıyor. Her halükarda bu tür filmlerin yarattığı sansasyonlar yıl boyunca konuşularak tartışılıyor; ki bu hem sinema sanatı adına hem de fikir üretimi için oldukça verimli bir pratik sağlıyor. Biz de ele aldığımız bu listede; gösterime girdiği yıl seyirci kitlesini ikiye bölmesinin yanı sıra birçok seyircinin film bitmeden salonu terk etmesine de yol açan ve bu listede bulunmasına pek şaşıracağınız filmleri sıraladık. 2001: A Space Odyssey’den The Lion King’e, Freaks’ten Inherent Vice’a seyircisine salon terk ettiren 10 muhteşem film sizlerle!

Seyircisine Salon Terk Ettiren 10 Muhteşem Film

Freaks (1932)

Tod Browning tarafından çekilen 1932 yapımı Freaks, korku türünde kült bir film olarak sinema tarihinin en ayrıksı işlerinden biridir. Filmi benzerlerinden ayrı tutan en önemli detay ise bir sirkte çalışan gerçek ‘ucubeler’in filmde rol almasıdır. Bir sirkte trampet sanatçısı olan Kleopatra, mirasını ele geçirmek için sirkteki gösterilerin lideri olan Hans ile evlenmeyi ve sonra da onu öldürmeyi planlayan bir sirk sanatçısıdır. Hans’ın arkadaşları olan ‘ucubeler’ ise onun gerçek niyetini keşfettiklerinde, hepsinin intikamını almaya karar verirler. Cüceler, yapışık ikizler ve diğer fiziksel deformasyonlara sahip gerçek sirk insanlarının hayatını ekrana taşıyan Browning gösterime girdiği yıl büyük tartışmalar yaratır. Kitlelerin salonu terk etmesine yol açan filmin Birleşik Krallık’ta gösterime girmesi yasaklanmış, filmin 90 dakikalık orijinal sansürsüz kopyaları yol edilmiş ve bu filmin gösterimi esnasında düşük yaptığını iddia eden bir kadın, filmin yapım şirketi olan Metro-Goldwyn-Mayer’e dava açma tehdidinde bile bulunmuştur.

2001: A Space Odyssey (1968)

Stanley Kubrick’in 1968’de yönettiği 2001: A Space Odyssey yalnızca bilimkurgu türünün öncü filmleri arasında yer almakla kalmıyor aynı zamanda bilim ve sinema adına büyük adımlar atılmasına da vesile oluyordu. Baş döndüren set düzenekleri ve epik çekimlerin yanı sıra senaryonun her bir satırının açığa çıkardıkları heyecanımızı taze tutmaya yetiyor da artıyor bile. Arthur C. Clarke’ın kaleme aldığı muazzam romandan uyarlanan film, insan aklı ile yaşadığımız evren arasındaki büyüleyici köprünün somut bir örneği. Bu noktada bilimkurgunun uçsuz bucaksız derinliklerinde kaybolan Kubrick’in uzay ve renk kullanımını bir ressam edasıyla hayata geçirmesi yaklaşık üç saatlik bir hipnoz etkisi yaratıyor. İnsan ırkının bilinçaltını yansıtan film müzikleriyle beraber Kubrick, bilimin göz bebeği olan uzayın kapılarını bugüne kadar belki de hiç tanık olmadığımız bir biçimde ve hayal gücümüzü zorlayarak aralıyordu. Filmin ilk gösterimiyle ilgili yer alan raporların birinde 241 kişinin gösterim sırasında salonu terk ettiği yazarken; ünlü sinema eleştirmeni Roger Ebert da gösterimden çıkan birçok kişinin “Biri bize bu filmin neyle ilgili olduğunu söyleyebilecek mi?” şeklinde sorular sorduğunu dile getirmiştir.

The Exorcist (1973)

En İyi Film dalında Oscar adaylığı kazanan ilk korku filmi olarak kabul edilen The Exorcist, tüm zamanların en çok esinlenilen filmlerinden biri olmayı hâlen sürdürmekte. William Peter Blatty’nin aynı adlı romanından uyarlanan ve yönetmenliğini William Friedkin’in üstlendiği filmde, 12 yaşındaki Regan’a musallat olan şeytani bir gücün alt edilmeye çalışılması üzerinden sadece basit bir iyi-kötü mücadelesi anlatılmaz. Aksine, toplum içerisinde saygın olarak kabul gören bireylerin de vicdanlarının bir sorgulaması yapılarak, inanç konusunun ne kadar çetrefilli olduğu gözler önüne serilir. The Exorcist’i sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri yapan etmenlerden diğeri ise izleyiciyi salondan çıktığında rahatsız etmeye devam etmesidir. Korku türünün kült yapımlarından biri olarak kayıtlara geçen The Exorcist’in gösterimleri sırasında seyirci kitlesinin büyük çoğunluğunun salonu terk ettiği de bilinen bir gerçektir.

Reservoir Dogs (1992)

Tarantino, ismini her filmiyle hafızalara kazıyan ender yönetmenlerden biri kuşkusuz, fakat ilk filmiyle bir anda büyük bir kitlenin favorisi olacağını o bile tahmin edememiş olsa gerek. Küçük ama etkili oyuncu kadrosuyla, düşük bütçesi ve kısıtlı mekân kullanımı ile kendine sinema tarihinde güzel bir köşe kapan Reservoir Dogs; nevi şahsına münhasır yönetmenin diğer filmlerinde de gideceği yenilikçi yolun ilk adımı olmuştur. Mücevher soygunu için bir araya gelen ve farklı renklerde isimlerle anılan profesyonel takım elbiseli bir hırsız çetesinin, aralarındaki diyaloglardan ve çatışmalı geçen soygun sonrası şüphe ile yarattıkları kan gölünden beslenen hikâye, dönemin en dikkat çeken yeni kara filmlerinden biri olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Filmde yer alan bazı işkence sahneleri ise aşırı kanlı bulunduğu gerekçesiyle seyirciye salon terk ettirirken; Tarantino konuyla ilgili olarak “Demek ki sahneler işe yaramış” şeklinde açıklama yaparak durumdan memnun olduğunu dile getirmiştir.

The Lion King (1994)

Bir neslin çocuklarının ilk sinema deneyimi olarak kayıtlara geçen ve çok sevilen animasyon filmi The Lion King; pek de kolay olmayan bir büyüme hikâyesini ekrana taşır. The Lion King’de güç için savaşan iki kardeşin ve büyümek ile hayatı tanımak arasında sıkışıp kalmış bir çocuğun hikâyesi işlenir. Filmin kahramanı olan Simba kaçarken aynı zamanda hayatın kaçılamaz oluşunu öğrenir ve tüm animasyon koca bir derse dönüşür; film izleyenler için artık sadece çizgiler ve renklerden ibaret olmaz. The Lion King başka bir evrenin anahtarını tutan bir aracı olur ve amaç hem büyümektir hem hayatı öğrenmektir hem de bir şeylere karşı savaşmaktır. Fakat bu zamansız Disney klasiği ilk gösterime girdiği zamanlarda, bazı hassas ebeveynler tarafından, aşırı şiddet içerdiği gerekçesiyle çocukların filmi tamamlayamadan salonu terk etmelerine neden oldu.

Trouble Every Day (2001)

Yeni Fransız Aşırılığı’nın en uç örneklerinden biri olarak sayılabilecek Trouble Every Day, libido, seks ve kanibalizm (yamyamlık) arasındaki bağlantılar üzerine kurulu hikâyesiyle büyük tartışmaların da önünü açmış bir film olarak kayıtlara geçmişti. Gore sahnelerin oldukça fazla olduğu film şehveti, şiddet ve yamyamlık ile harmanlamış ve içerdiği varoluşçu temalar ve metaforik anlatım biçimiyle kendine has bir izleyici kitlesi yaratarak kült bir konuma erişmeyi de başarmıştı. Yönetmen koltuğunda Fransa’nın önemli yönetmenlerinden ve aynı zamanda La Fémis sinema okulunun profesörlerinden biri olan Claire Denis’nin oturduğu Trouble Every Day; İngiliz rock grubu Tindersticks’in yapmış olduğu film müzikleriyle de dikkatleri çekiyordu. Tutkunun karanlık yüzü olarak nitelendirebileceğimiz erotik kanibalizmi konu alan film; 2001 yılında gerçekleşen sinema gösterimlerinde, yoğun şiddet ve kan sahnelerini aşırı bulan izleyicilerin büyük çoğunluğunun salonu terk etmesine sebep oldu.

Irréversible (2002)

Başrollerinde Monica Belluci ve Vincent Cassel ikilisini buluşturan oldukça sert ve duygusal anlamda sarsıcı bir Gaspar Noé filmi olan Irréversible, aynı zamanda Yeni Fransız Aşırılığının mihenk taşlarından biri olarak da dikkatleri çeken bir yapım. Gösterime girdiği yıl büyük sansasyon yaratan ve yaklaşık 13 dakikalık tecavüz sahnesiyle sinema tarihinin sarsıcı sahnelerinden birini barındıran Irréversible; gösterime girdiği yıl, yoğun cinsel şiddet sahneleri ve agresif sinematik tonu sebebiyle birçok seyircinin filmi tamamlamadan salonu terk etmesine neden oldu. Tecavüz eylemini ya da herhangi bir cinsel istismar biçimini, hiçbir şekilde özendirici bir tavır benimsemeyerek kuran Gaspar Noé, seyircisini toplumsal ve kişisel travmalarıyla yüzleştirmeye davet ediyordu. Bu amaçla; seyircisini rahatsız ederek iyileştirmeyi, rahatlatmayı tercih eden Noé’nin özellikle teknik ve estetik anlamda zihinlerimizde tahribata yol açan görüntülerinin ekstra önem taşıdığını belirtmek gerek.

Martyrs (2008)

Anlatması oldukça güç bir film olan Martyrs; Yeni Fransız Aşırılığı’nın en saldırgan, en sert ve soluğunuzu kesecek akıllara zarar bir ‘haneye tecavüz’ sahnesini sinema tarihine armağan etmiş ilgi çekici yapımlarından biri. Oldukça derinlikli bir felsefi sorgulamaya sahip olan film şiddet, ölüm, işkence ama en çok da bedensel acı kavramı üzerine düşünmemizi salık verirken korku ve gerilim türüne yepyeni bir soluk getiriyor. Yunancada ‘şahit olmak’ anlamına gelen ‘martus’ kelimesinden türeyen, kutsal bir dava uğruna acılar çekerek ‘şehit olmak’ anlamını taşıyan  ‘martyr’ kelimesinin önemini başlarda fark edemesek de film ilerledikçe yönetmenin filme neden bu ismi verdiği de kafamızda oturuyor. Aşırı sadist işkence sahneleri ile insanın insanlık dışı davranışlarını açık biçimde göstermeyi tercih eden yönetmen Pascal Laugier, türe en sadık izleyicileri bile zorlamıştı. Şimdiye kadar yapılmış en aşırı, korkunç ve şiddetli filmlerden biri olarak kabul edilen Martyrs’in gösterimi sırasında izleyicilerin önemli bir kısmı filmi tamamlamadan salonu terk etmeyi seçmişti. 

Antichrist (2009)

Çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri olan Lars Von Trier’in başyapıtı olarak nitelendirebileceğimiz Antichrist, Rus yönetmen Andrey Tarkovsky’ye adanan bir korku gerilim filmi. İzleyici kitlesini ikiye bölen ama aynı zamanda başarılı bir film olduğu konusunda şüphe götürmeyen Antichrist, doyurucu bir sanat eseri. Bir çiftin sevişmeleri esnasında yürümeye yeni başlayan küçük çocuklarının pencereyi açarak aşağı düşmesiyle açılan film, ‘ölüm karşısında modern insan ne yapar?’ sorusunu tartışırken bir yandan da Avrupa Sineması’nın mesafeli ve soğuk estetik tavrını sonuna kadar taşıyan bir niteliğe sahip. Trier’in ustalığıyla hem bir psikolojik gerilim, hem de bir vahşet filmi olan Antichrist yönetmenin dehasıyla adeta mükemmele yakın bir eser hâline geliyor. Görsellik, şiirsellik ve mükemmellik sınırlarını zorlayan atmosferi sayesinde film izleyicide gerçek bir şok etkisi yaratıyor. Hristiyan teolojisinin etkilerini ve sembolizmini acımasız şiddet ve neredeyse pornografik seks sahneleri üzerinden biçimlendiren Antichrist; birçok seyircinin rahatsız olarak gösterimi terk etmesine sebep olmuştur.

Inherent Vice (2015)

Paul Thomas Anderson’un yedinci uzun metrajı olan Inherent Vice; Boogie Nights, There Will Be Blood, The Master gibi filmleriyle yönetmenlik başarısını ortaya koymuş ve kendine has bir izleyici kitlesi yaratmış olan Paul Thomas Anderson’un en ayrıksı işlerinden biri. 1970’li yılların California’sında geçen film, Amerikan edebiyatının yeni James Joyce’u olarak ilan edilen postmodern yazar Thomas Pynchon’un aynı adlı romanından beyazperde uyarlanmıştı. Takip etmesi kimi zaman oldukça zorlaşan, ne anlatmaya çalıştığı muğlak; ama aslında bir şey anlatıp anlatmak istemediği de meçhul olan bir yapım Inherent Vice. Cevabını bulmaya çalıştığınız bir sorunun cevabını bulduğunuzda, bu cevabın aslında çok bir önem arz etmediğini fark etmek gibi aslında. Saykodelik atmosferini film boyunca izleyiciye de yaşatan filmde yok yok: uyuşturucu, hippiler, özgür seks, neo-naziler, siyah panterler, Nixon ve Charlie Manson göndermeleri, Aryan kardeşliği ve daha nicesi… Labirentimsi ve anlaşılmaz yapısı ve 150 dakikalık süresi sebebiyle birçok seyirciyi rahatsız edip sinirlendiren film; Anderson’un salon terk ettiren filmi olarak da kayıtlara geçti. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi