Advertisement

Sevgili günlük,

Bugün 27 Nisan 2020. Garip bir şekilde bazen bir şarkı, film, dizi ya da herhangi bir nesne, dimağımda bir insanla ya da mekânla özdeşleşebiliyor. Belki herkeste böyledir, bilemiyorum. Bununla ilgili pek çok örnek sayabilirim ama sana spesifik bir tanesinden söz etmek istiyorum: Community. Diziyle Danimarka’da geçirdiğim 2015 yazında tanışmıştım ve yeni yerlerin bilinmezliğiyle mücadele ettiğim o dönemde bana destek olmuştu. Ara ara Community’yi düşünürken kendimi Hvidovre Hastanesi’nin köşesinden dönen otobüsün ya da B treninin içinde bulmam da bundan mütevellit. Kendi nezdimde böylesi bir ağırlığı olan diziye geri dönmem de yine benzer sebeptendi. Gerçekten düşündüğüm kadar iyi miydi yoksa, gözümde mi devleşmişti, bunu görmek istedim açıkçası. Ve diziyi ikinci kez bitirmenin ardından gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Community; harika yazılıp çekilmiş, meta ve film göndermelerle çevrilmiş bir şaheser. Ama belki de en önemlisi her karakterinin kendine haslığı ve bunun yarattığı aile olgusu. Ve bir kez bu acayip insanların arasına girdiğinde, zaman ya da mekânın veya olayların çok da önemli olmadığını yeni anlayabildim. Dolayısıyla ilk izleyişimin aksine, yavaş yavaş sıkılmaya başladığım ileriki sezonların ardından bile finali izlemeye yani bu garip gruba veda etmeye hazır olmadığımı ancak sonradan fark edebildim. Tıpkı 2015 yazına tekrar tekrar geri dönmeye hiçbir zaman hazır olmadığım gibi.

Sevgili Günlük #14: Paddleton

Bugün sana Paddleton’dan bahsetmek isterim. Biliyorsun Netflix, bir yandan yalnızca izlenme sayılarına oynadığı filmler çekerken diğer yandan bağımsız sinemanın pek görünmeyen taraflarını temsil eden filmleri de bünyesinde bulunduruyor: Private Life, Tek Çare Kazanmak – Want It All, Ufak Suçlar – Small Crimes, Sabit Alışkanlıklar Diyarı – The Steady Habits Land, Lost Girls gibi. Başrollerde, Amerikan bağımsızı denilince akla gelen ilk isimlerden olan Mark Duplass ile Ray Romano’nun yer aldığı Paddleton da bu ikinci gruba dâhil olanlardan. Dolayısıyla diğerleri gibi karakter odaklı bir film var karşımızda. Basitçe, yalnız iki adam arasındaki bromance’i izliyoruz film boyunca. Ancak bu ilişki, ölümcül bir kanseri olduğunu öğrendiğimiz Michael’ın, ötenazi olmaya karar vermesinin ardından Andy’den yardım istemesiyle ilginç bir dönüşe giriyor. Açıkçası bu filme dair tam olarak neyi sevdiğimi bile bilmiyorum sevgili günlük. Belki hiçbir şey yapmamayı çok çok iyi yapmasından. Belki hayata dair minik detayları bazen hiç beklenmedik karanlık bir yerden çıkarıyor olmasına. Belki de hem Duplass ve Romano arasındaki muhteşem uyuma. Ama bildiğim tek bir şey var ki Paddleton’ı epeyce seviyorum sevgili günlük.

Yarın görüşürüz, kendine iyi bak.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information