Yaratıcılığını Lana ve Lilly Wachowski Kardeşler ile birlikte Babylon 5 gibi etkileyici bir yapımın arkasındaki isim J. Michael Straczynski’nin üstlendiği, 2015 yılında Netflix Orijinali olarak ekrana gelmeye başlayan Sense8, ikinci sezonuyla geçtiğimiz Mayıs ayında geri dönmüş ve sevenlerini pek mutlu etmişti. 2. sezon sonunda, olası bir 3. sezonda neler olabileceğine dair bir sürü teoriler üretmeye başlamışken Netflix cephesinden gelen kötü haberle büyük hayal kırıklığına uğramıştık. Zira, 2. sezonun yayınlanmasının hemen ardından ağır bütçesi sebebiyle dizinin iptal edildiği açıklaması yapılmıştı. Fakat hepimizin bildiği üzere bu iptal haberinin ardından kamuoyu ve sosyal medyadan gelen tepkiler çığ gibi büyümüş; dizinin hayranları, Twitter’da #RenewSense8 hashtagi ile tepkilerini göstermişti. Hatta Sense8’in geri gelmesi için change.org’tan kampanyalar başlatılmış ve tüm bu kamuoyu baskısını gözardı edemeyen Netflix, dizinin 2 saatlik bir final bölümüyle veda etmesini onaylayan kararını duyurmuştu. Çekimleri geçtiğimiz yılın sonunda başlayan Sense8’in final bölümü için Napoli, Londra, Paris, Münih, Berlin ve Seul gibi şehirleri ziyaret eden yapım ve oyuncu kadrosunun Sense8’in sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlar da adeta içimize su serpmişti. Ve beklenen haber geçtiğimiz ay geldi: ‘Together Until The End.’ sloganıyla yola çıkan; Toby Onwumere, Miguel Ángel Silvestre, Tina Desai, Jamie Clayton, Tuppence Middleton, Doona Bae, Brian J. Smith ve Max Riemelt gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı Sense8’in final bölümü 8 Haziran tarihinde Netflix ekranlarında yayınlanacak!

En başta şunu dile getirmekte fayda olduğu kanaatindeyim; tıpkı Sense8’in genel felsefesine yakışır biçimde dizinin fan kitlesi tarafından dile getirilen ve çığ gibi büyüyen tepkilerin en büyük dijital platform şirketlerinden biri olan Netflix’i yaptırıma zorlamış olmasının oldukça büyük bir anlamı var. Zira, “21. yy’da kamuoyu baskısı nasıl oluşturulur?” gibi etik ve politik bir sorunun cevabının da böylesi bir kolektif bir aradalık hareketinden okunması pek tabii mümkün. Sense8 her ne kadar birçokları tarafından popüler kültür ürünü olarak tüketime yönelik deneyimlense ya da bir popüler kültür neşriyatı olarak görülse de; aslında en başta dizinin yaratıcılığını üstlenen Lana Wachowski -Lilly Wachowski birtakım uzlaşmazlıklar sebebiyle dizinin yaratım kadrosundan ayrılmıştı- ve J. Michael Straczynski’nin muhalif ve aşırı politik kimliklerinin de etkisiyle Sense8’in oldukça politik bir bağlamdan konuştuğunu göz ardı edemeyiz. Tıpkı geçtiğimiz 10 yılın tüm ‘Occupy!’ hareketlerinin startını veren ve bizleri tüm farklarımıza rağmen birleştiren dijital ve sanal ağların içinde gelişen ve bu ağın farklı türde bir uzantısı olarak bakabileceğimiz Sense8 için oluşturulmuş kamuoyu baskısı, yeni savaş makinelerinin de habercisi niteliğinde. Yeni örgütlenme biçimlerinin, süreçlerinin araştırıldığı, bu konu üzerine hem akademik hem bireysel düzeyde çalışmaların yapıldığı bir dönemde “kişisel olan politiktir” söyleminin de neler yaratabileceğini bir kez daha görmüş olduğumuzu düşünüyorum. Kişisel olanın kolektif bir dayanışmanın kapısını aralayarak mucizeler yaratması ve böylesi bir ihtimalin henüz açığa çıkmamış olsa da her an, herhangi bir yerden filizlenebilecek yeni bir yaşam potansiyelini barındırıyor olması, hayatta kalmak için büyük bir sebep. Çünkü biliyoruz ve deneyimledik ki bir ağaç aslında hiçbir zaman sadece bir ağaç değildir.

Sense8 Final Bölümü İncelemesi: Queer Tahayyüller ve Çokluk

Beden çalışmalarından telepatiye, reenkarnasyondan simülasyonlara, duyusal bir aradalıktan nörolojik çalışmalara çok geniş bir yelpazede araştırmalar ve okumalar yaptıklarını bildiğimiz Wachowskiler, Matrix gibi bir başyapıtı sinema tarihine kazandırdıklarında da Matrix’in sadece bir sinema eseri olmadığını aynı zamanda sosyoloji, felsefe, bilim, politika vb. gibi disiplinlerarası bir sürü şey olduğunu da biliyorduk. Politik, sosyal, ekolojik, iktisadi ve hatta en çok da cinsel ve cinsiyet çalışmalarına dair güçlü söylemler ortaya koyarak fen bilimleri ile sosyal bilimlerin aslında ne denli birbirleriyle iç içe olduklarını göstermiş olmaları bu alanları birbirinden dışlamak isteyenlerin zihniyetlerine de çomak sokan bir hamleydi. Sense8 ise bana kalırsa büyük bir yaşam felsefesinin görsel ve estetik anlamda bedenleşmiş hâli. Sense8 aynı gün doğan, telepatik ve duyusal olarak birbirlerine bağlanabilen, aynı ruh kümesinin (cluster) içinde fakat dünyanın farklı ülkelerinde yaşayıp farklı ırklara ve kültürlere mensup 8 ayrı kişinin, dünya ve dünya dışındaki fiziki ve ruhani mücadelesini anlatan bir hikâyeye sahip. Evrim sonucu farklılaşmış bu homo sensoriumlar, psycellium olarak adlandırılan büyük bir telepatik ağa da erişebiliyor. Bu ağa ulaşabilen sensateler sekizer kişilik kümeler içerisinde ortak bir zihni paylaşıyor. Aynı küme içerisinde bütün hisler, zevkler, acılar, anılar, hatıralar, bilgiler ise ortak bir biçimde paylaşılıyor. Küme dışındaki sensateler ise göz teması kurduktan sonra birbirlerini telepatik olarak ziyaret edebiliyor, fakat kendi kümelerinde olduğu gibi aynı hisleri paylaşmıyor.

Birbirleri ile ortak bir zihni paylaşan sensatelerin hazzı, tutkuyu ve cinsel birliktelikleri de duyusal olarak birlikte yaşıyor olmaları ise Sense8’in ana felsefesini anlamak adına kilit bir öneme sahip. Özellikle toplu seks (orgy) sahneleri bazı kesimler tarafından oldukça yadırganarak karşılanan Sense8’in, 60’lı yılların cinsel özgürlük ve merkezileşmeden uzak, yersiz yurtsuz ilişki potansiyellerini görünür kılma söylemlerinden yoğun biçimde etkilenmiş olması ‘queer tahayyüller’ üzerine yeniden düşünmemizi de sağlayan bir atılım. Bilindiğinin aksine, asla yalnızca cinsel edimler ya da kimlikler üzerinden düşünme ya da yaşama biçimi olmayan ‘queer’; süreklilik arz eden bir akışın, merkezsiz, sabitlenmeyen, köksüz bir ’oluş’un deneyimlenmesidir. Başlangıç ve bitiş noktası belli olan, genel hatları belirlenmiş, köklere sahip bir labirent yerine; sanal ağların yayılmacı köksapları gibi durmaksızın akarak çoğalan, çoğaltan ve değişimi, dönüşümü özgür kılan bir göçebenin sürekli farklanarak yaşamdaki potansiyelleri açığa çıkarma kudretini taşımasıdır. Tıpkı cinselliğin ya da seksin yalnızca iki, üç ya da daha fazla kişi arasında yalnızca genital organlara sabitlenerek yaşanması anlamına gelmemesi gibi, queer de yalnızca cinselliğin böylesi sabit bir anlamı üzerinden okunamaz. Cinselliğe genital organların dışından bakmayı başardığımızda, yani oluş’u mümkün kıldığımızda, queer’i de farklı bir perspektiften değerlendirmeyi başarabiliriz gibi geliyor. Bu anlamda, Nietzsche’nin “Tarihin tüm adları benim!” cümlesinde yankılanan çokluk ve ortaklık düşüncesi Sense8’in başından beri; bizi birbirimizden ayırmaya çalışan, gölgelere geçit vermeyen, bölen, dışlayan, ötekileştiren, yok sayan ve idealar, diyalektik gibi ayrıştırıcı matematikler üzerinden işleyen sistemin üzerine çullanıyor. O hâlde, Sense8’in bir diğer kilit noktasının ‘birleştiren çokluk’ düşüncesi etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz. Cinselliği de bu çokluk ve oluş potansiyeli üzerinden kurmayı tercih eden Lana Wachowski ve J. Michael Straczynski’nin ‘queer’e neden bu denli güçlü atıflarda bulunduğunu anlamak için Gilles Deleuze’ün şu muhteşem cümlesine de bakılabilir: “Sevişmek bir kişi ya da iki kişi değil sanki yüz binlermiş gibi bir oluş deneyimlemektir.” ‘Sevişme’ sözcüğünün zihinlerde çağrıştırdığı o sabit anlamın ötesine geçerek yeniden ve yeniden okunması gereken bu cümle, benim için Sense8’in özeti niteliğinde.

***Yazının bundan sonrası Sense8 final bölümü hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir***

Sense8 Final Bölümü: Yaşamın Gizil Gücü

Gelelim Sense8’in final bölümüne. Aslında yukarıda anlatmaya çalıştığım düşünceler ışığında Sense8’e bakacak olursak, final bölümünün öyle ekstrem gelişmeler ya da önceki sezon bölümlerinden farklı bir söylem içermediğini de fark edeceğinizi düşünüyorum. Genel hikâyenin tamamlanması açısından gerçekten de dizinin fanlarını tatmin edecek bir anlatı yapısı inşa eden yaratıcılarımız; iki buçuk saat süren final bölümünü büyük bir titizlikle doldurmayı başarmışlar. Normal şartlar altında insanlığa yarar gözetmek için kurulmuş ama daha sonra bu amacından sapmış BPO örgütü ve Whispers (Milton)’ın sensateler üzerindeki kirli emellerinin açığa çıkmasıyla; Will, Riley, Nomi, Capheus, Sun, Kala, Wolfgang ve Lito’dan oluşan sensate kümesi yanlarına homo sapiens türünden arkadaşlarını da alarak BPO ve Whispers’a yönelik büyük bir savaş başlatmıştı. 2. sezon Wolfgang’i BPO’nun eline kaptırdıkları ama Whispers’ı kaçırarak kümelerini korumaya aldıkları bir sezon finaliyle bitmişti. Sense8’in final bölümü de tam olarak buradan başlıyor. İlk bir buçuk saatlik süre boyunca Paris’te başlayan sürecin sonunda olayların Napoli’ye taşınmasına şahit oluyoruz. Bu bir buçuk saatlik ilk bölümde Wolfgang’in kurtarılması ve Whispers’ın da bir başka sensate kümesinin lideri olan ve BPO ile işbirliği yapan Lila’nın eline geçmesini izliyoruz.

İkinci bölüm olarak adlandırabileceğimiz son 1 saatte ise; sensatelerimiz kendi kümelerini korumayı başarmalarına rağmen diğer sensate kümelerinin kaderi büyük tehlikede olduğu için diğer homo sensoriumlar ile birleşerek BPO, Whispers ve işbirlikçilere karşı yeni bir savaş başlatıyor. Beklendiği gibi sensateler BPO’yu insanlık üzerinde tahakküm kurmak isteyen Whispers’tan ve Lila gibi işbirlikçilerden arındırarak temizlemeyi başarıyorlar. Diğer yandan Jonas ise Angelica’nın yıllar önce yarım bıraktığı işi tamamlamak üzere, BPO’nun ana merkezinde Whispers’ın drone projesi için lobotomiden geçirilerek zombileştirilmiş sensateleri, tıpkı Angelica gibi, kendini feda ederek yok etmeyi başarıyor. Bu mutlu sonun ardından, biraz zaman sonra sensatelerimizin Nomi ve Amanita’nın Paris’te Eiffel Kulesi’nde gerçekleşecek düğünü için yeniden bir araya geldiğini görüyoruz. Dizi boyunca etkileyici bir görsel estetik ve sinematografiden asla ödün vermeyen Lana Wachowski, özellikle final bölümüne damga vuracak bir hamleyi yapmayı da ihmal etmiyor. Amanita ve Nomi’nin birbirlerine yüzük takmadan önce yaptıkları muhteşem konuşmadan sonra hem nefes kesici havai fişek şöleni hem de geceye damga vuran toplu dans sahnelerinde farkını ortaya koyan Lana Wachowski; son tahlilde “sevişmenin yalnızca bir kişi ya da iki kişi değil sanki yüz binlermiş gibi bir oluş deneyimi”ne açıldığını kanıtlayan harika bir sahneye imza atarak akıllarımızı yine başımızdan alıyor. Kala, Rajan ve Wolfgang arasındaki aşk üçgenini de yer yer kahkaha attıran mizahi bir tonda vermeye çalışan Lana Wachowski ve J. Michael Straczynski özellikle onların hikâyesi ve karakter dönüşümleri üzerinden çok güçlü mesajlar vermeyi de başarıyor. Bu mesajlar bazen kör göze parmak denk gelse de, o kadarını göz ardı etmek bizim inisiyatifimizde.

Tüm farklarımızla, farklılıklarımızla güzel ve bir arada olduğumuzu ve bu farklardan ilham alarak çoğalmanın ve çoğaltmanın, yaşamın gizil gücünü açığa çıkaracak şifanın ta kendisi olduğunu unutmadan yaşamak mümkün mü? Bence mümkün! Dayanışmayla…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi