1968 tarihi yakın tarihin durduğumuz yeri belirleyen belki de en önemli dönemeci. Hak mücadeleleri, toplumsal hareketler, özgürlükler, kısıtlamalar, savaş stratejileri… Ve II. Dünya Savaşı’nın ardından yıkılan insanlığın sonu görünen modernizmin başında beklerken ötesi yok muydu demeye kalmadan parlayan postmodernizm çağı. Bağlanılmak istenen geçmişi bulup bugünün tarihiyle birleştiren, yıkılanın yerine o yıkılanın altını çizerek yenisini koyan hızlı, aktif, korkusuz bir çağın ilk izleri. Benedict Andrews’ün ikinci uzun metrajı Seberg’ün arka planı tam da bu dönemin izinde oluşuyor. Jean Seberg’ün Fransa’daki kariyerine ara verip Los Angeles’ta oyunculuğunu sürdürmeye karar verdiği döneme odaklanan film, onun aktivist yönünü 1960’ların sonu eşliğinde anlatma hedefi taşıyor. De Gaulle iktidarındaki Fransa’dan Lyndon B. Johnson başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan bu yol, bir taraftan da barikatlardan, sokaklara doğru giden bir yolculuk gibi. Çünkü eşitlik mücadelesinin hüküm sürdüğü 1968 yılı Fransa için öğrenci ve işçi grevlerinin son sürat yaşandığı mücadelelere sahne olurken, Amerika’da da büyümekte olan Kara Panter Partisi’nin eylemleri kendini git gide görünür kılıyor. Bu iki eşitlik mücadelesinin yoğun bir şekilde devam ettiği noktada da Jean Seberg’ün yolculuğuna şahit oluyoruz. Oyunculuk kariyerine Otto Preminger’in 1957 yapımı Saint Joan filmiyle başlayan Jean Seberg’ün, filmin çekimleri esnasında yakılan ateşin içinde kalmasıyla aldığı yaralar ve Preminger’le çalışmanın bu kazadan çok daha yara verici olduğunu belirtmesi sektör içindeki baskıcı tavrın ne boyutlarda olduğunu gösteriyor aslında. Daha yolun en başında emeğinin, sağlığının, güvenliğinin tehdit edilebileceğinin farkında olan bir kadının tüm bunların bilincinde emin adımlarla yürüdüğü bir yol var. Jean Seberg haksızlığa karşı durmayı düstur edindiği hayatı boyunca, yakıp yıkmaya hazır ezici güçle mücadele etmesi gerektiğini devamlı kendine hatırlatmış biri. Dönemin güç ilişkilerinde bir tehdit olarak görülmesi de bu yüzden ileri geliyor aslında. Sesin, mücadelenin görünür olduğu bir tavrı, bu tavrın altını her fırsatta çizen eylemleri var Jean Seberg’ün. Preminger örneğinde olduğu gibi “söylemeye çekindiklerinizi söylemekten korkmayın, yalnız değiliz” diyen bir sesi var. Bu sesin görünür ve duyulur olması için her adımında mücadele etmekten geri durmayacağının da vurguluyor. Onu Fransa’da herkes tarafından bilinir kılan Jean-Luc Godard imzalı, 1960 yapımı Serseri Âşıklar - À bout de souffle’nin ve Yeni Dalga’nın bu mücadeleci tavırla paralel ilerlediğini söylemek de mümkün bir yandan. Geleneksel anlatıyı, konvansiyonu reddedip yeni baştan bir söylemin peşinden kurguyu, görselliği çağın olup bitenlerinin tam ortasına yerleştiren Yeni Dalga, gördüğümüz, bildiğimiz ve alıştığımızın ötesine bakıp konfor alanlarını zorluyor. O konforlu dünyadan, konforlu anlatılardan, kalıplara sıkışmış yargılardan sıyrılmayı amaçlıyor. Akımın en bilinen filmlerinden Serseri Âşıklar ve filmdeki unutulmaz oyunculuğuyla öne çıkan Jean Seberg ise bu yıkılan konvansiyonların bir imzası hâline geliyor. Ama Seberg gerçeğin, görünenin ve temsilin karmaşasıyla ilgili derdini, doğru bildiği yola erişme isteğiyle tanımlıyor. Benedict Andrews’ün anlatısının merkezinde oyuncunun bu tutumu var aslında. Nasıl ki Jean Seberg, Herald-Tribune tişörtlü kızı görmek isteyen izleyicilerin karşısına o tişörtün ötesinde kuralları yıkan Jean Seberg’ü tanıtmak isteyen mücadeleci kadını anlatıyorsa, Andrews de onun anlatmaya başladığı hikâyenin arka planına ve dönemin Amerika’sına odaklanarak bu mücadeleyi engelleyen durumları merkezine alıyor. Seberg: Gerçek, Görünen, Temsil 1966’da Oakland’da kurulan Kara Panter Partisi, siyah haklarının, kimlik ve özgürlük mücadelesinin en önemli oluşumlarından biri. Ayrıca burada bir not düşmekte fayda var. Kara Panter Partisi yani…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Nasıl ki Jean Seberg, Herald-Tribune tişörtlü kızı görmek isteyen izleyicilerin karşısına o tişörtün ötesinde kuralları yıkan Jean Seberg’ü tanıtmak isteyen mücadeleci kadını anlatıyorsa, Andrews de onun anlatmaya başladığı hikâyenin arka planına ve dönemin Amerika’sına odaklanarak bu mücadeleyi engelleyen durumları merkezine alıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.35 ( 6 oy)
55

1968 tarihi yakın tarihin durduğumuz yeri belirleyen belki de en önemli dönemeci. Hak mücadeleleri, toplumsal hareketler, özgürlükler, kısıtlamalar, savaş stratejileri… Ve II. Dünya Savaşı’nın ardından yıkılan insanlığın sonu görünen modernizmin başında beklerken ötesi yok muydu demeye kalmadan parlayan postmodernizm çağı. Bağlanılmak istenen geçmişi bulup bugünün tarihiyle birleştiren, yıkılanın yerine o yıkılanın altını çizerek yenisini koyan hızlı, aktif, korkusuz bir çağın ilk izleri. Benedict Andrews’ün ikinci uzun metrajı Seberg’ün arka planı tam da bu dönemin izinde oluşuyor. Jean Seberg’ün Fransa’daki kariyerine ara verip Los Angeles’ta oyunculuğunu sürdürmeye karar verdiği döneme odaklanan film, onun aktivist yönünü 1960’ların sonu eşliğinde anlatma hedefi taşıyor. De Gaulle iktidarındaki Fransa’dan Lyndon B. Johnson başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan bu yol, bir taraftan da barikatlardan, sokaklara doğru giden bir yolculuk gibi. Çünkü eşitlik mücadelesinin hüküm sürdüğü 1968 yılı Fransa için öğrenci ve işçi grevlerinin son sürat yaşandığı mücadelelere sahne olurken, Amerika’da da büyümekte olan Kara Panter Partisi’nin eylemleri kendini git gide görünür kılıyor. Bu iki eşitlik mücadelesinin yoğun bir şekilde devam ettiği noktada da Jean Seberg’ün yolculuğuna şahit oluyoruz.

Oyunculuk kariyerine Otto Preminger’in 1957 yapımı Saint Joan filmiyle başlayan Jean Seberg’ün, filmin çekimleri esnasında yakılan ateşin içinde kalmasıyla aldığı yaralar ve Preminger’le çalışmanın bu kazadan çok daha yara verici olduğunu belirtmesi sektör içindeki baskıcı tavrın ne boyutlarda olduğunu gösteriyor aslında. Daha yolun en başında emeğinin, sağlığının, güvenliğinin tehdit edilebileceğinin farkında olan bir kadının tüm bunların bilincinde emin adımlarla yürüdüğü bir yol var. Jean Seberg haksızlığa karşı durmayı düstur edindiği hayatı boyunca, yakıp yıkmaya hazır ezici güçle mücadele etmesi gerektiğini devamlı kendine hatırlatmış biri. Dönemin güç ilişkilerinde bir tehdit olarak görülmesi de bu yüzden ileri geliyor aslında. Sesin, mücadelenin görünür olduğu bir tavrı, bu tavrın altını her fırsatta çizen eylemleri var Jean Seberg’ün. Preminger örneğinde olduğu gibi “söylemeye çekindiklerinizi söylemekten korkmayın, yalnız değiliz” diyen bir sesi var. Bu sesin görünür ve duyulur olması için her adımında mücadele etmekten geri durmayacağının da vurguluyor. Onu Fransa’da herkes tarafından bilinir kılan Jean-Luc Godard imzalı, 1960 yapımı Serseri Âşıklar – À bout de souffle’nin ve Yeni Dalga’nın bu mücadeleci tavırla paralel ilerlediğini söylemek de mümkün bir yandan. Geleneksel anlatıyı, konvansiyonu reddedip yeni baştan bir söylemin peşinden kurguyu, görselliği çağın olup bitenlerinin tam ortasına yerleştiren Yeni Dalga, gördüğümüz, bildiğimiz ve alıştığımızın ötesine bakıp konfor alanlarını zorluyor. O konforlu dünyadan, konforlu anlatılardan, kalıplara sıkışmış yargılardan sıyrılmayı amaçlıyor. Akımın en bilinen filmlerinden Serseri Âşıklar ve filmdeki unutulmaz oyunculuğuyla öne çıkan Jean Seberg ise bu yıkılan konvansiyonların bir imzası hâline geliyor. Ama Seberg gerçeğin, görünenin ve temsilin karmaşasıyla ilgili derdini, doğru bildiği yola erişme isteğiyle tanımlıyor. Benedict Andrews’ün anlatısının merkezinde oyuncunun bu tutumu var aslında. Nasıl ki Jean Seberg, Herald-Tribune tişörtlü kızı görmek isteyen izleyicilerin karşısına o tişörtün ötesinde kuralları yıkan Jean Seberg’ü tanıtmak isteyen mücadeleci kadını anlatıyorsa, Andrews de onun anlatmaya başladığı hikâyenin arka planına ve dönemin Amerika’sına odaklanarak bu mücadeleyi engelleyen durumları merkezine alıyor.

Seberg: Gerçek, Görünen, Temsil

1966’da Oakland’da kurulan Kara Panter Partisi, siyah haklarının, kimlik ve özgürlük mücadelesinin en önemli oluşumlarından biri. Ayrıca burada bir not düşmekte fayda var. Kara Panter Partisi yani orijinal adıyla Black Panthers Party ya da Black Panthers, Yeni Dalga’nın çok da uzak olduğu bir hareket değil. Agnès Varda’nın 1968 yapımı belgeseli Black Panthers, aktivist Huey P. Newton’ın tutuklanması sonrasında Oakland’daki protestolara odaklanıyor. Kadınların, Black Panthers ve eşitlik mücadelesi içindeki konumuna dikkat çeken aktivist Kathleen Cleaver’ın da röportajlarının bulunduğu belgesel Varda’nın filmografisi içindeki önemli belgesellerden biri. Bu dipnottan sonra Seberg’e tekrar dönecek olursak, filmde hareketin bir diğer önemli ismi Hakim Abdullah Jamal’i görüyoruz. Jean Seberg’ün Black Panthers’ın eylemlerini dikkate alması ve Hakim Jamal’la başlayan ilişkisi FBI’ın eylemleri büyümekte olan Black Panthers’la ilgili başlattıkları operasyonları değiştiriyor. FBI’ın başlattığı ve özel hayata müdahalelerin başı çektiği gizli operasyonlar, Seberg’ün hayatındaki büyük ve sarsıcı gelişmelere neden oluyorlar. Jean Seberg’ün tüm hayatının kayıt altına alındığı bu dönem, onun hem özel hayatını hem de kariyerini tehdit eden boyutlara ulaşıyor. Bu noktada filmin bir ajan hikâyesine evrildiğini söylemek mümkün. Seberg ve Jamal’la birlikte Ajan Solomon’un hikâyesini de görmeye başladığımız filmde, aslında üç karakter arasında kurulan bağlar göze çarpıyor. Dönemin Amerika’sının yarattığı korku evreninde, filmin ses tasarımı ve sinemtografisi de bu evreni ön plana çıkarıyor. Amerika’nın dışarıdan çok parlak ve ışıltılı ama içeriden insanlarını korkunun içine atan dünyası özellikle Seberg’ün evinde geçen sahnelerde kendini gösteriyor. Yukarıda da bahsettiğim gerçek, görülen ve temsil üzerinden ilerleyen doğruya ulaşma yolu, filmde Jean Seberg’ün aktivist kimliği üzerinden yaratılırken, dönemle ve Black Panthers’la ilgili bölümü Hakim Jamal üzerinden anlatıyor Benedict Andrews. Bu noktada gerçeklik algısıyla ilgili sınırda bir noktada duran Ajan Jack Solomon karakteri ise Vietnam Savaşı esnasındaki Amerika’nın paranoyayı körükleyen ve korkuyla kontörlü hedefleyen dönemin bir temsili olarak karşımıza çıkıyor. Ancak tüm bunların yanında Jack Solomon karakterinin motivasyonlarının, bu motivasyonlarla ilgili kırılma noktalarının belirgin olmaması, Solomon’ın hareketlerinin yeteri kadar işlenmemesi ve Black Panthers’in eylemlerinin yalnızca Hakim Jamal’in varlığıyla eşleşmesi (Black Panthers’in içindeki kadın hareketiyle ilgili tarafının Dorothy Jamal dışında neredeyse görünür olmaması) hikâyenin derinleşmesini sekteye uğratıyor. Seberg’ün bir korku paranoyası içine atıldığı sürecin filmi final bloğuna bağlamak için hızlıca geçiştirilmesi ise, bu üç karakter arasındaki dinamiği görünmez kılıyor.

Filmle ilgili bu olumsuzlukların yanında Seberg, 1960’ların sonu Amerika’sına ve FBI’ın korku inşasına yeniden bakmak, Seberg’in mücadeleci ve aktivist yönünü yeniden hatırlamak için yılın gözden kaçırılmaması gereken filmlerinden.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information