Avrupa içerisinde siyasi birliğini en geç tamamlayan ve ulus-devletleşme sürecine geç katılım sağlayan ülkelerden olan İtalya’da, aynı zamanda siyasi çalkantılarda da bugüne dek devam etmiştir. Özellikle ikinci büyük savaşın ardından yaşanan çalkantı daha da gözle görülür hâle gelerek somut bir zemine oturur. Uluslararası ilişkiler özelinde bakıldığında ise merkez-çevre-yarı çevre kategorizasyonu içerisinde istikrarlı ve kalıcı bir yere sahip olmadığını, ülkenin çatışmalı sınıfsal yapısının, bu çatışma durumunun ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik çehrenin de etkisiyle çevre-yarı ve çevre ülkeler arasında mekik dokuduğu söylenebilir. Tozlu Raflar bölümü için incelemeye çalışacağım Baş Sayfadaki Saldırı – Sbatti il mostro in prima pagina için, Marco Bellocchio’un kıyıda köşede kalmış filmlerden birisi olma özelliğini taşıyor diyebilirim. Fakat yönetmenin filmografisine bakıldığı zaman, türler arası geçiş yapıyor oluşunun yanında politik sorguculuğun da klasik örneklerinden farklı bir yapıya sahip olduğunu görmek mümkün bu filmde. Kendi döneminin özgüllüklerini anlatmasının yanı sıra İtalya ile aynı ekono-politik özelliklere sahip farklı coğrafyalara da ışık tutması bağlamında raflardaki tozu silip süpüren bir film olduğunu naçizane söyleyebilirim. Metnin kuruluşu ve ilerleyişi, doğası gereği yönetmenin politik hassasiyetlerinin ürünü olsa bile hikâyedeki politik taraflara sert bir gözlem yapıp, bugün geçerliliğini sürdürüp kendini yeniden üretmeye devam eden sosyal histeriyi gözler önüne sermeyi ustalıkla gerçekleştirmiş. Öyle ki film, basının niteliği, kadın cinayetleri ve dönemin konjonktürünü aynı anda ele alıp bu karmaşa içinden hepsinin birbirine katmanlar hâlinde bağlandığı bir metin olarak çıkmayı başarmış demek de yerinde olacaktır.

Sbatti il mostro in prima pagina: Toplumsala Soğukkanlı Bir Bakış

Açılışta politik sinemanın vazgeçilmez ögelerinden olan gerçek görüntüler kullanılır. Böylece hikâyenin muğlak bir toplumsal ortamda geçtiği düşüncesi ortadan kalkar. Açılışta gördüğümüz görüntüler ’68 baharı sonrası, İtalya’daki siyasal konumlanışları ve toplumsal gruplar arasındaki çatışmalı atmosferi görmemizi sağlar. Atmosfer, sosyalist solun farklı kanatlar tarafından güçlü bir şekilde temsil edildiği ve yine aynı şekilde muhafazakâr, sağ partiler ile seçim mücadelesine giriştiği bir dönem olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda burjuvazinin sınıfsal doğası gereği devleti elinde tuttuğunu ve stratejik hamlelerini devlet kurumları aracılığıyla gerçekleştirdiğini açık bir şekilde görmek mümkün. Şiddetin doruk noktasına ulaştığı bu toplumsal durum esnasında bir kadın cinayeti işlenir. Daha önce bahsetmiş olduğum metinler arası katmanlaşma durumu da cinayetin sonrasında gelişmeye başlar. Üst sınıf bir ailenin üyesi olan genç kadın, aynı zamanda tecavüze de uğramıştır. Ardından şehrin önde gelen gazetelerinden Il Giornale zaman kaybetmeden olayı araştırmaya atılır. Bu noktada özellikle belirtilmesi gereken durum ise, gazetenin siyasi konumlanış içerisinde hangi tarafta durduğu ve haber politikasının ne olduğudur. Haberciliğin klasik ve fanatik örneklerinde, tecavüz ve cinayet bir kurban miti yaratarak siyasi alanını genişletmeye çalışır. Öldürülen kişinin ve bu olayın yaşandığı toplumsal yapının sorgulanmasının dışında her türlü pratik geliştirilir. Nefret ve ötekileştirme söyleminin yeniden üretildiği en açık alanlarından olan bu gibi olaylarda, basın çok kez toplumun dışında tutulan siyasi, etnik ve mezhepsel topluluklara işaret eder ve hedef gösterir. Il Giornale gazetesinin yapmış olduğu haberciliğin de bu anlatılanla tamamen örtüştüğünü görmek mümkündür. Seçimlerin yaklaştığı ve sosyalist alternatifin güçlendiği bu tabloda gazete, Maria Grazia cinayetini, kadının solcu erkek arkadaşı Mario’nun işlemiş olabileceğini manşetten duyurur. Bu haber pratiğinin üzerinde durmak gerekirse, basın özgürlüğü kavramının oldukça tahrif edilen bir alan olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sebebi ise belirlenmiş olan habercilik ilkelerinin temeline aykırı hareket ederek, gazetenin basın özgürlüğünü salt kendi sınıfsal-politik yararı için kullanmaya çalışmasıdır. Daha öncesinde de göreceğimiz üzere gazetede yeni işe başlayan Roveda’nın, intihar eden işçiyle ilgili hazırladığı haber taslağı genel yayın yönetmeni Bizanti tarafından tahrif edilir. Haberin dilinin başlı başına sosyo-ekonomik aidiyetleri temsil eden bir alan olduğunu düşünürsek, genel yayın yönetmeni editoryal özgürlüğü yıkmanın beraberinde, üyesi olduğu sınıfın hassasiyetlerini ve konumlanışına uygun bir haber taslağı ortaya koyar; çaresiz işsiz başlığını tahrif ederek dramatik bir göçmen intiharı başlığının daha uygun olacağını buyurur. Basın özgürlüğü tanımının, kusurlu daha doğrusu sınıfsal yapısı gereği belirli bir konumlanışa sahip olduğunu daha öncesindeki planda görmek mümkündür. Gazetede çalışan bir muhabire sözlerini yazıya döktüren patron, ‘’Batı medeniyetinin en yüce özelliği: Basın özgürlüğüdür.’’ cümlesini kurar. Ardından Hristiyan refleksini geri çekerek yüce yerine üstün kelimesinin yazılmasını talep eder. Sınıfsal olduğu kadar dinsel bir konumlanışı da temsil eden bu sahne, hikâye boyunca adı çokça kez geçen Hristiyan demokrat hareketin bu dönem içerisinde ne denli bir etkiye sahip olduğunu gösterir.

Geneli itibarıyla bakıldığında habercilik pratiği üzerinde durduğu düşünülse de; metnin, habercilik pratiği nasıl olmamalıdır temasını anlattığını söylemek daha doğru olacaktır. Ayrıca kadın cinayetlerinin kesinlikle politik anlam taşıdığı ve bu anlama göre yorumlandığını da bize tekrar hatırlattığını eklemek gerekiyor. Maria Grazia cinayetinin ardından gazetede yapılan haber toplantısı bize hem habercilik pratiğinin olmaması gereken yüzünü hem de kadın cinayetlerinin ikonlaştırılmasıyla ilgili öğretici bir zemin sunuyor. Toplantının yapıldığı odada kamera ark hareketiyle herkesin cinayete ilişkin manşet önerisini edinmemizi sağlar. Manşet önerileri arasında bugün de sıklıkla sürdürülen bekaret, kutsallık ve masumiyet vurguları yapılır. Ayrıca cinayet, toplumda ötekileştirilen gruplara ithaf edilir ve bu noktada nefret söylemi yeniden üretilir. Nefret söyleminin kamusal alana ekilmesine ek olarak bunun pedagojik bir formata büründürülmesi de haberciliği fanatik bir düzleme yerleştiren bir olgudur. Gazeteye mektup yollayan sekiz yaşındaki küçük çocuğun olayla ilgili hadım, idam vb. gibi yorumlar yapması bunun bariz örneğidir. Şiddeti yeniden üretmeye yarayan farklılıklara dayalı nefret söylemi, bunun kuşaklar arası bir özellik olarak tutunmasını sağlamak için gazete manşetlerinde, ikinci ve üçüncü sayfalarda çokça kez görülür.

Maria Grazia cinayeti, seçimler için bir araç hâline getirilerek sosyalist gruplara karşı baskı kurulmasını sağlar. Bu sayede suçlu basın tarafından atanır ve siyasi bir zafer elde edilir. Bu sırada gazetede yeni çalışmaya başlayan Roveda’nın cinayet konusunda farklı bulgulara ulaştığı ortaya çıkar. Maria Grazia’yı öldüren kişinin, okulunda hademelik yapan, saplantılı bir ruhsal yapıya sahip kişi olduğu anlaşılır. Roveda, bulguları araştırmak için gittiği sırada hademenin Maria Grazia’ya saplantılı olduğunu fark eder. Öncelikle Maria Grazia’nın bir azize, hatta Meryem Ana kadar kutsal olduğunu söyler. Saplantısının boyutları, Meryem Ana görsellerinin ve farklı kadın görsellerinin başları yerine Maria Grazia’nın başını koymasıyla açıklanabilir. Sonrasında saldırgan bir tavır geliştirerek kadının bir azize değil, fahişe olduğunu vurgular. Bu durum, kadına yönelik üretilen ikircikli, çelişkili anlamın en açık ifadesidir. Meryem Ana ikonu ile kadının kötücül doğası tezat oluşturur. Cinayeti işleyen hademenin aynı zamanda fanatik Hristiyanlık söylemi de dikkatten kaçmaz. Latincenin zorunlu olarak okutulmasını talep eder. Bu bağlam dışı talep, öncesinde belirttiğim dönemde baskın olan siyasi yapılardan Hristiyan demokrat hareketin varlığını ve etkisini kanıtlar niteliktedir. Roveda ile Bizanti arasında geçen diyalog sırasında, filmin geneline yayılan temalar arası katmanlaşma en somut hâliyle karşımıza çıkar. Bizanti gazetenin kasıtlı bir şekilde yürüttüğü haber politikasının aslında sınıfsal bir dayanağı olduğunu söyler, savunur. Bu anlamıyla basın özgürlüğünün, objektiflik ilkesinin gereksiz olduğu, gözlemcilikten çok, taraf olmanın daha büyük bir erdem taşıdığı vurgulanır. Liberal basın özgürlüğü anlayışı esasında İtalya’daki egemen sınıfın bir enstrümanı hâline gelir ve bundan verilecek her taviz işçi sınıfının tepelerine binmesi anlamını taşımaktadır.

Sbatti il mostro in prima pagina’ya alternatif bir isim konması gerekseydi, bu şüphesiz “Kadın cinayetleri politiktir” sloganı olurdu. Yönetmen politik olarak öç alma edimi üzerinde durmak yerine, dönemin basınını ve egemen güçlerini çağdaş bir araçla, yani sinemayla teşhir ediyor. Böylelikle tarafların ortadan kalktığı bir atmosferden ziyade tarafların çok daha somutlaştığı bir düzlemi tercih ettiği de söylenebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi