Sinema tarihi birbirinden özel aşk hikâyeleriyle dolu. Bazen karşılıksız, bazen ihtiraslı ve tutkuyla dolu aşkları ekrana taşıyan filmler sayesinde aşka yönelik bakış açılarımız da gelişip dönüşüyor. Örneğin, son yılların öne çıkan aşk filmleri arasında yer alan Call Me By Your Name’in biz izleyiciler üzerindeki etkisini düşününce aşkın her daim güncelliğini koruyan bir olgu olduğu daha iyi anlaşılabilir. Ama bazı aşklar da vardır ki göz karartır ve aklın yitimine sebep olarak büyük ve onarılmaz yaralar açar. Saplantılı ve hastalıklı bir hâle dönüşen bu aşkların sonucunda ortaya çıkan travmalar ise kişiyi geri dönüşü olmayan tehlikeli bir sürece sokabilir. Aşkın özündeki yoğun sevme hâlinin kontrolden çıkarak patolojik bir vakaya dönüşmesinin nihai sonucu, aşkın şiddete evrilmesinin akabinde ölüme bile varabilir. Biz de bu listemizde Vertigo’dan Duvara Karşı’ya, Kader’den The Skin I Live In’e saplantılı ve hastalıklı aşkları konu alan 10 çarpıcı filmi sizler için derledik!

Saplantılı ve Hastalıklı Aşkları Konu Alan 10 Çarpıcı Film

Vertigo (1958)

Keskin zekasıyla kendisine hayran kaldığımız korku ve gerilim türünün ustası Alfred Hitchcock’un vizyona girdiği dönem eleştirilerin odağı olan ama sonrasında kült filmler arasında kendisine yer bulan Vertigo’su, Hitchcock sinemasının yapı taşları olan gizem ve gerilim unsurunu fazlasıyla barındırır. Film başlangıcında çatı üzerinde cereyan eden kovalamaca sahnesi ve fonda çalan müziğiyle bizi ilk dakikadan Hitchcock dünyasına buyur eder. Başrollerini James Stewart, Kim Novak ve Barbara Bel Geddes’in paylaştığı Vertigo, Fransız yazarlar Pierre Boileau ve Thomas Narcejac tarafından yazılan D’entre les Morts adlı romandan uyarlanmıştır. Efsane yönetmenin en önemli filmlerinden biri olan Vertigo, zengin bir iş adamının psikolojik sorunlar yaşayan karısını, bir suçluyu yakalamaya çalıştığı sırada çatıda asılı kalan ve sonrasında yükseklik korkusu oluştuğu için mesleğini bırakan bir dedektife takip ettirmesi üzerine kurulu bir hikâyeyi konu alır. Ve zamanla dedektif takip ettiği kadına karşı saplantılı bir aşk duymaya başlar. 

In the Realm of the Senses (1976)

Usta Japon yönetmen Nagisa Oshima’nın yönetmenliğini yaptığı ve yine bir dönem Japonya’da gösterimi yasaklanan In The Realm of the Senses, 1936 yılında Tokyo’da geçen ve cinsel hazzı merkezine alan saplantılı bir aşk hikâyesini konu alıyor. Bir seks işçisi olan kadının işini bırakarak bir otelde temizlik görevlisi olarak işe başlar ve çalıştığı otelin müdürü ile aralarında tutkulu bir birliktelik gelişir. İkisinin de arzuları ve cinsel fantezileri, karşılaşma anlarıyla birlikte doruk noktasına çıkar. İkisi de istediklerini yapmak ve yaptırmak tutkusunu birbirlerinde bulurlar ve bu birliktelik paylaşım mekânlarını da zamanla bir seks mabetine dönüştürür. Bu seks mabeti içerisinde fanteziler ve arzular o kadar yoğun bir seviyeye gelmiştir ki yaşam ikinci plana atılabilecek bir olgu hâlini almış ve hem aşkın hem de cinselliğin hazzı tehlikeli bir saplantıya dönüşmeye başlamıştır.

A Short Film About Love (1988)

Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin on bölümden oluşan televizyon serisi The Decalogue’un altıncı bölümünün genişletilmiş film versiyonu olan 1988 yapımı A Short Film About Love, kendisinden yaşça büyük bir kadına aşık olan Tomek adında genç bir adamı konu alır. Tutulduğu kadını gizlice dikizlemeye başlayan Tomek’in duyguları giderek saplantılı bir hâl almaya başlar ve hikâye Tomek’in kadına hislerinden bahsetmeye kalkışmasıyla devam eder. Kieslowski’nin her filminde görebildiğimiz gibi insan psikolojini derinlemesine kurcalayan filmlerinden biri olan A Short Film About Love; konu aldığı aşkı yalnızca adamın gözünden değil aynı zamanda kadının bakış açısından da yansıtan ve mutlaka izlenmesi gereken kült filmlerden birine dönüşür.

Lolita (1997)

Stanley Kubrick’in, 1962 yılında Vladimir Nabakov’un Lolita isimli kült eserinden beyazperdeye uyarladığı filminin yeniden ama farklı bir çevrimi olan Adrian Lyne imzalı Lolita; tutkulu olduğu kadar saplantılı da olmaya başlayan yasak bir aşkı ekrana taşır. Üniversitede ders vermek için Amerika’ya yerleşen Profesör Humbert, 13 yaşındaki kızı Dolores’le birlikte yaşayan Charlotte’un evinde bir oda kiralar. Humbert, Lolita adını takacağı Dolores’e karşı yoğun bir tutku duymaya başlar. Ona daha yakın olabilmek için, hiç sevmemesine rağmen annesi Charlotte ile evlenecek kadar da ileri gider. Charlotte bu durumu tesadüf eseri öğrendikten sonra bir kaza geçirerek ölür ve Humbert, Lolita’yı da yanına alarak yollara düşer. Humbert’ın Lolita’ya duyduğu aşk, saplantılı bir hâl almaya başladıkça ikilinin ilişkisi gitgide tehlikeli sulara doğru çekilecektir.

Duvara Karşı (2004)

Cahit Tomruk 40 yaşlarında Almanya’da yaşayan, duymakta olduğu acıyı dindirmek için kendisini kokain ve alkole vermiş, hayattan vazgeçmiş biridir. Bir gece, bilinçli olarak arabasıyla duvara çarpar ve kıl payı hayatta kalır. Psikiyatri kliniğinde Sibel Güner ile tanışır. İntihar girişiminde bulunmuş olan Sibel, Cahit’ten onunla evlenmesini ister, böylece tutucu ailesinin onu bunaltan kurallarından kurtulabilecektir. Cahit başta bu teklifi reddeder ama ardından plana uymayı kabul eder. Plana göre sadece ev arkadaşı hayatı yaşayacak, tamamen bağımsız özel hayatlara ve cinsel yaşamlara sahip olacaklardır. Fakat birbirlerine aşık olmalarıyla durum karmaşık bir hâl alır ve Cahit, Sibel’in sevgililerinden birini kıskandığı için öldürür. Cahit hapishaneye düşerken, Sibel İstanbul’a gider; aradan geçen zamanın ardından Cahit hapisten çıkar ve Sibel’i bulmak için İstanbul’un yolunu tutar. Fatih Akın imzasını taşıyan Duvara Karşı; Almanya ve Türkiye arasında sıkışıp kalmış insanların yaşamını etkileyici bir şekilde yansıtırken; aşkın zamanla ne denli hastalıklı bir biçime dönüşebileceğini de gözler önüne serer.

Gönül Yarası (2005)

Başrollerinde Şener Şen, Meltem Cumbul ve Timuçin Esen’in yer aldığı Yavuz Turgul imzası taşıyan Gönül Yarası; içinde hastalıklı bir aşk hikâyesini de barındıran bir dram. Köy öğretmeni Nazım’ın emekli olup İstanbul’a yerleşmesiyle başlıyor film. Nazım öğretmen, emekli maaşı bağlanana kadar geçimini sağlamak için arkadaşının taksisinde çalışmaya başlıyor. Bu arada da bir pavyonda şarkı söyleyen Dünya ile tanışıyor. Nazım öğretmenin tekdüze geçen emeklilik hayatı da Dünya ile tanışmasından sonra değişmeye başlar. Kocasından kaçıp İstanbul’a gelen ve pavyonda şarkı söyleyen Dünya’ya yardım eden Nazım öğretmen, Dünya’nın küçük kızına da kucak açar. Kızı için canını dişine takan bir anne olan Dünya, sürekli dayak yediği kocası yüzünden köyünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiştir. Kocası Halil ise Dünya’ya ‘deli’ gibi aşıktır ama aşkı öylesine büyük bir hastalıklı hâl almıştır ki; sinirlerini kontrol edemez ve sürekli şiddete başvurur.

Kader (2006)

Dostoyevski’ye hayran olan ve filmlerinde fazlasıyla onun kitaplarından esinlenen, hatta benzer bi atmosferi izleyiciye sunmayı başaran Zeki Demirkubuz; yarattığı karakterlerle, çoğunlukla bizi buluşturmayı tercih ettiği karanlık atmosferiyle Türkiye sinemasına farklı bir soluk getirmiştir. Uluslararası alanda yönetmenin tanınmasını sağlayan 1997 yapımı Masumiyet’in başlangıç hikâyesini anlattığı Kader’de bizleri adeta kördüğüm olmuş bir aşk üçgeni beklemektedir. Bu üç kişi aslında karşılığını bulamayan aşk yüzünden birbirlerine bağlıdır. 40’lı yaşlarındaki Uğur ve Bekir’in hayatını izlediğimiz Masumiyet’in ardından bu kez ikilinin gençlik yıllarına doğru yolculuğa çıkarız. Ailesinin zoruyla sevmediği bir kadınla evlendirilen Bekir’in Uğur’a karşı duyduğu aşk gün geçtikçe saplantılı ve hastalıklı bir hâl almaya başlayacak ve Uğur’un sevgisini kazanmak için ölümü bile göze alacaktır.

The Reader (2008)

Billy Elliot ve The Hours gibi oldukça değerli filmlere imza atan İngiliz yönetmen Stephen Daldry’nin başrollerini Kate Winslet ve Ralph Fiennes’ın paylaştığı filmi The Reader; İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Almanya’da geçer. Michael isimli genç bir adam kendisinden yaşça büyük Hanna Schmitz’e aşık olur; fakat gizli ve yasak bir ilişki yaşayan ikilinin bu saplantıya varacak derecedeki aşkı Hanna’nın bir gün ortadan kaybolmasıyla sona erer. Aradan 8 yıl geçtikten sonra, hukuk okuyan Michael savaş suçları mahkemesinde gözlemcilik yapmaya başlamıştır ve bir gün sanık sandalyesinde yıllar önce deliler gibi aşık olduğu Hanna’yı görür. İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz’de gardiyan olarak çalışmış olan Hanna’nın geçmişi mahkemede adım adım ortaya dökülürken, Michael da her ikisinin hayatlarını kökten değiştirecek bir sırrı ortaya çıkaracaktır.

The Skin I Live In (2011)

Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in Tarantula adlı 2005 tarihli romanından uyarlanan; Almodóvar’ın yirmi yılın ardından yeniden Antonio Banderas ile bir araya geldiği The Skin I Live In; kızına tecavüz eden bir adamdan intikam almaya çalışan psikolojisi bozuk bir plastik cerrahın saplantılarını ve hücreler üzerine yaptığı araştırmaları sayesinde yeni bir insan derisi yaratmasını konu alıyor. Bir araba kazasında yanan, ölmekten son anda kurtulan eşini yanıklardan oluşan görüntüden kurtarmak için yeni bir deri yaratmak üzerine çalışan Dr. Robert Ledgard; domuz ve insan kanı karışımıyla elde ettiği bir deri yaratır. Sonrasında kızına tecavüz eden adamdan intikam almak için onu bir kadına dönüştüren Ledgard; zamanla kendi yarattığı kadına aşık olur ve bu aşk gün geçtikçe ciddi bir saplantıya dönüşür. Almodóvar, romandan ‘Doktor Ledgard’ın intikamının büyüklüğü’ sebebiyle etkilendiğini dile getirmenin yanı sıra senaryosunu hazırlarken Fritz Lang sinemasına hakim olan gerilimin yansımalarının olduğunu da söylüyor.

Heaven Knows What (2014)

Go Get Some Rosemary’nin ardından çektikleri Heaven Knows What ile Venedik Film Festivali’nden ödülle ayrılan genç yönetmen kardeşler Benny Safdie ve Josh Safdie’nin en ihtişamlı oyuncu kadrosuna sahip filmleri Good Time hatırlayabileceğiniz üzere sürpriz bir şekilde Cannes’da Altın Palmiye için de yarışmıştı. Heaven Knows What ise American Honey filminden de hatırlayabileceğimiz Arielle Holmes‘un eroin bağımlısı olduğu ve New York sokaklarında yaşadığı zamanlardaki şahsi tecrübelerini konu alıyor. Harley, Ilya adındaki gence delice âşıktır. Ilya’nın da kendisini en az onun kadar sevdiğine emindir; ancak yine de bunu dile getirmesini çok ister. İkisi de eroin bağımlısı, ikisi de ağır metalciymiş gibi davranan tipler olmasına rağmen zamanlarını ve hastalıklı bir hâl almaya başlayan aşklarını saç başa kavgayla, tartışmayla ve birbirlerini yağmalamakla geçirirler. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi