Sinema, kendisinden önce gelen tüm sanat dallarından beslenen ve onlardan aldıklarıyla daha da komplike hâle gelen en genç sanat dalıdır. Edebiyat ya da tiyatro gibi sanatların etkisini görmek daha kolayken, resimden fotoğrafa birçok sanat ürününün varlığı sinema filmlerinin anlatılarına doğrudan etki eder. Sinema tarihinde sanat eserlerinden esinlenen 10 çarpıcı filmi sizler için listeledik.

Metropolis (1927)

Alman dışavurumculuğun en bilinen örneklerinden biri olan Metropolis, aynı zamanda bilimkurgu sinemasının ilk başyapıtlarından biridir. Fritz Lang imzalı bu film kurduğu, zamanının çok ötesindeki dünyasıyla da oldukça çarpıcıdır. Çok zengin ve detaylı bir çalışmanın ürünü olduğu filmin her saniyesinde hissedilen bu dünya, yönetmen Lang’ın vizyoner duruşunu da net biçimde sergiler. 2029 yılında geçen olayları anlatan Metropolis’te izlediğimiz şehrin merkezindeki büyük kule özellikle göz alıcıdır. Bu yapı ilhamını ise Belçikalı ressam Pieter Brueghel’in ünlü Babil Kulesi tablosundan almıştır. Filmin görsel yapısında çok önemli bir yer tutan bu kule ile tablo arasındaki bağlantı, Metropolis’in kaynağını toplumsal sınıfların arasındaki uçurumdan alan anlatısını daha da derinleştirir. Lang’ın resim sanatından aldığı bu ilham, sinemanın diğer sanat disiplinlerinden aldığı ilhamın da bilinen en eski örneklerinden biri.

Psycho (1960)

Alfred Hitchcock’un ustalık eserlerinden biri olan Psycho’nun bu denli ürkütücü bir yapım olmasında olayların geçtiği Bates Motel’inin etkisi büyüktür. Marion isimli kadının işvereninden çaldığı 40 bin dolarla gelip kaldığı otel, yönetmen tarafından nefes kesici bir tekinsizlikle yaratılmıştır. Fakat filmdeki tek ürkütücü mekan, söz konusu motel değildir. Motelin hemen yakınındaki, Norman Bates’in yaşadığı ev de benzer özelliklere sahiptir. Bu evin mimari yapısı Erward Hopper’ın 1925 yılında yaptığı House by the Rail Road tablosunda esinle yaratılmıştır. Lakin filmdeki Hopper esinlenmeleri bununla da sınırlı değil. Filmin açılışındaki çekimler aynı ressamın 1927 tarihli The City tablosuna büyük benzerlikler taşımaktadır.

Days of Heaven (1978)

Daha iyi hayat şartları umuduyla geldikleri Güney’de bir çiftlikte iş bulan Bill ve Abby, genç bir çifttir. Çiftliğin sahibi, Abby’e aşık olur ve evlenme teklif eder. Abby bu teklifi, adamın yakın vakitte ölmesini beklediği için kabul eder. Fakat, beklenen ölümün gerçekleşmemesi üzerine bu üçlü arasında bir çatışma baş gösterir. Yönetmen Terrence Malick aşina olduğumuz bu olay örgüsünü filmin görselliğiyle bambaşka bir boyuta taşır. Sarı tonlarının ve geniş planların ağırlıkta olduğu bu görsel doku, olayların geçtiği dönemi ve coğrafyayı kusursuz bir şekilde perdeye yansıtırken, filmin şiirsel yapısına da es geçilemeyecek katkılar yapar. Bu görsel dilin oluşumunda Andrew Wyeth’in Christina’s World tablosu önemli bir ilham kaynağıdır.

The Shining (1980)

Alkol bağımlılığıyla mücadele ederken, ailesiyle birlikte gittiği, şehirden uzak bir otelin kış dönemindeki bakıcılığını üstlenen Jack Torrance üzerinden müthiş bir psikolojik korku atmosferi kuran The Shining, Stanley Kubrick’in dehasının en önemli ürünlerinden biri şüphesiz. Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlanan filmin kurduğu korkutucu atmosferde, görsel imgelerin de payı büyüktür. Özellikle, filmde görünen ikiz kardeşler sinema tarihinin en akılda kalıcı imajlarından biri olarak hafızalarda yer etmiştir. Stanley Kubrick, bu ürpertici ikizlerin görünümü için Diane Arbus’un 1960’larda çektiği bir fotoğraftan esinlenmiştir.

Labyrinth (1986)

Ailesi tarafından küçük yaştaki kardeşine bakmak zorunda bırakılan Sarah, kurduğu hayallerle bu sıkıcı hayatından kaçmaya çalışmaktadır. Sinemada izlediğimiz en başarılı masal anlatılardan biri olan Jim Henson imzalı Labyrinth, sanat yönetimiyle öne çıkan bir yapım. David Bowie ve Jennifer Connely gibi oyuncuların yer aldığı filmin anlatısında M. C. Escher’in Relativity illüstrasyonu önemli bir yer tutar. Öncelikle Sarah’nın odasındaki bir posterde gördüğümüz bu eser, filmin en önemli sahnelerinden bir tanesinde gerçek boyutlarında, karakterleri de içine alarak yer alır.

Lost in Translation (2003)

Yeni evlenmiş genç bir kadınla kariyerinin sonlarına yaklaşmış bir aktörün Tokyo’daki bir otelde karşılaşması sonrasında yaşananları konu alan Lost in Translation’u bağımsız sinemanın başyapıtları arasında sayarsak abartmış olmayız. İçinde yaşadıkları dünya ile bağlantıları iyiden iyiye esnemiş olan bu iki karakterin, yabancı oldukları bir şehirde aralarında kurdukları bağ, filmin kırılgan ruh hâlinin temelini teşkil eder. Filmin açılış sahnesinde Scarlett Johansson’u arkasında yapılan bir çekiminde pembe bir iç çamaşırla uzanırken görürüz. Bu kare, yönetmen Sofia Coppola’nın da kabul ettiği üzere, John Kacere’nin 1973 yılında yaptığı Jutta isimli resminden esinlenmiştir.

Vozvrashchenie (2003)

Çağdaş Rus sinemasının en önemli yönetmenlerinden Andrey Zvyagintsev’in ilk uzun metrajlısı ve birçoklarına göre en iyi filmi olan Vozvrashchenie, iki kardeşin uzun süredir hayatlarında olmayan babalarının dönüşüyle çıktıkları hem fiziksel hem de ruhani yolculuğu anlatır. Birçok farklı okumaya açık bir yapıya sahip olan filmi Hristiyanlık üzerinden yapılacak bir analize de fazlasıyla malzeme verir. Anlatıdaki birçok detayın yanında, babanın eve döndükten sonra yatakta uzandığı sahnenin, Andrea Mantegna’nın 15. yüzyılda yaptığı Lamentation over the Dead Christ tablosuna taşıdığı benzerlik de bu malzemelerden biridir.

Inception (2010)

Christopher Nolan’ın rüya içinde rüya temalı anlatısı Inception, seyirciyi düşünmeye çağıran karmaşık hikâye kurgusuyla öne çıkan bir yapım. Filmin finalindeki topacın akıbeti tartışıladursun, Inception görsel tasarım anlamında da son derece güçlü bir yapım olarak sinemaseverlerin takdirini kazanmıştır. Zaten filmin seyirciyle buluştuğu 2010 yılında kazandığı dört Oscar’dan ikisi En İyi Görüntü Yönetimi ve En İyi Görsel Efekt dalındaydı. Joseph Gordon-Levitt’in canlandırdığı Arthur karakterinin Ellen Page’in hayat verdiği Ariadne’e hayal dünyasını gösterdiği sahnede perdeye yansıyan merdivenler, M. C. Escher’in Ascending and Descending isimli eserine birçok noktada benzerlikler göstermektedir. Aynı zamanda, filmin gerçek ve rüya arasında gidip gelen anlatısının Escher’in sembolizmiyle de paralellikler taşıdığı söylenebilir.

Melancholia (2011)

Lars von Trier’in Melancholia’sı düğün gecesinde olmasına rağmen, yapmak üzere olduğu evlilikle ilgili ciddi endişeler taşıyan Justine’in karakterine odaklanan bir yapım. Yönetmenin Depresyon Üçlemesi’nin ikinci ayağı olan film, merkeze aldığı karakterin içinde bulunduğu boğucu psikolojiyi seyirciye en sert hâliyle geçirmeyi başarır. Bunu yaparken sembolizme ve sanat referanslarına da sık sık yer veren Melancholia’da bunun en bariz örneği John Everett Millais’in 19. yüzyılda yaptığı Ophelia tablosuna yapılan göndermedir. Filmin ilk sahnelerinden birinde, Kirsten Dunst’ın oynadığı Justine’i mevzu bahis tablodaki Ophelia’nın yerinde görürüz. Aynı tablo filmin devamında da perdede görünerek, tablo üzerinden yapılan sembolizmin etkisini arttırır.

Under the Skin (2013)

Jonathan Glazer’ın deneysel sularda gezinen bilimkurgu filmi Under the Skin, Michel Faber’in 2000 yılında yayınlanan aynı isimli romanının serbest bir uyarlamasıdır. İskoçya’nın Glasgow şehrine gelen, kadın bedenindeki bir uzaylının erkekleri baştan çıkarıp sonrasında esir almasını anlatan film teknik olarak da oldukça cesur bir yapımdır diyebiliriz. Derdini replikler ya da aksiyondan çok, görsel ve işitsel ögelerle anlatmayı seçen Glazer’ın kurduğu dünyada birçok farklı ve çarpıcı imaj adeta havada uçuşur. Filmdeki her görüntünün doğrudan filmin anlatısına etkisi olduğunu söyleyemeyecek olsak da her bir imaj, Under the Skin’in dünyasına etki yaptığı da bir gerçek. Casper David Friedrich’in Wanderer Above the Sea of Fog tablosundan ilhamını alan sahnede bunlardan biri.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi