Samuel Fuller, 1965 tarihli Godard başyapıtı Pierrot le fou’daki meşhur cameo‘sunda, Jean-Paul Belmondo’nun canlandırdığı Ferdinand’ın “Her zaman bilmek istemişimdir, sinema tam olarak nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap verir: “Bir film savaş alanı gibidir. Aşktır, nefrettir, aksiyondur, şiddettir, ölümdür; ya da tek kelimeyle duygudur.” Bu cümleler, Samuel Fuller sinemasının belki de olabilecek en saf tanımıdır. Yönetmen duyguların peşine düştüğü bu savaşı, daha kariyerinin en başında kazanıp kendi hikâyelerini anlatabileceği, sözünü rahatlıkla söyleyebileceği filmler yapabilme şansına erişmiştir. Fuller, iki haftada 100 bin dolar bütçeyle çektiği ilk filmi The Steel Helmet’ın gişede 6 milyon dolar kazanmasıyla rüştünü ispat etmişti. Bu başarı sayesinde dönemin en büyük yapım şirketleri bünyesinde çektiği filmlerde dahi kendine özgür alan bulmuştu. Sinemasının gücünü elde ettiği özgür yaratıcılık ortamında geliştiren Fuller’in, tartışmasız en iyi filmlerinden biri olan Shock Corridor’un Amerika’da stüdyo sisteminin ortadan kalkmakta olduğu, bağımsız sinemanın palazlanmaya başladığı 60’lı yılların başına denk gelmesi pek de sürpriz olmasa gerek. 

Daha önce çektiği Pickup on South Street, Underworld U.S.A. gibi filmlerinde Amerika’nın arka sokaklarında dönen dolaplara dair sözünü söyleyen Samuel Fuller, Shock Corridor’la bu kez çok daha büyük ölçekli bir Amerika portresi ortaya koyar. Hikâyenin merkezinde, bir akıl hastanesinde işlenen faili meçhul bir cinayeti çözmek ve bu sayede Pulitzer Ödülü’ne uzanmak isteyen muhabir Johnny Barrett vardır. Muhabir, söz konusu akıl hastanesine girebilmek için yetkililere kendini kız kardeşine karşı ensest ilgisi olan biri olarak tanıtır. Bu noktadan bakıldığında, filmin temelinde bireysel başarı hırsıyla yanıp tutuşma hâlinin, yani bir tür Amerikan rüyasının yattığı görülebilir. Fakat, Fuller’in ülkenin 60’lardaki durumunun bir mikrokozmosu olarak tasarladığı bu akıl hastanesinde rüyanın kabusa dönüşümü kaçınılmazdır. 

Fuller Filmografisinde Irkçılık

Barrett’ın birincil hedefi, araştırdığı cinayetin üç tanığıyla görüşmektir. Fakat bu kişileri bulup onlarla görüştükçe karşılaştığı Amerikan sisteminin bireyleri deliliğe sürükleyen sonuçlarıdır. İlk tanık, bir Kore Savaşı gazisidir ve artık kendisini Amerikan İç Savaşı’nda görev yapan bir general sanmaktadır. Ülkesinin komünizmle mücadele etmek amacıyla dahil olduğu bu savaştan dönen bir bireyin, akli dengesini yitirmesine sebebiyet veren şiddet deneyimleri sonrasında dahi kendini bir asker olarak görüyor oluşu bünyesinde müthiş bir ironi barındırır. Fuller bu karakter üzerinden, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendinde dünya polisliğine soyunma hakkını gören ve hâlâ devam etmekte olan militarist politikalarını gözler önüne serer. 

İkinci tanık, siyahilerin alınmadığı güneydeki üniversitelerin birine girmeyi başarabilmiş ilk Afro-Amerikan öğrencidir. Fakat gördüğü ırkçı baskılar sonucunda, kendini Ku Klax Klan’ın kurucularından biri sanacak ölçüde aklını kaybedip kendini bu akıl hastanesinde bulmuştur. Tarihi geçen yüzyılın başlarına dek uzanan Amerika’daki ırkçılığın günümüzde de tüm şiddetiyle devam ettiğini düşündüğümüzde, Samuel Fuller’in Amerikan toplumunu koca bir tımarhane üzerinden betimlediği Shock Corridor’un ırkçılığa dair güçlü sözlerinin olmasının kaçılmaz olduğu fikrini yürütmek pek de zor değil. Özellikle, siyahi Ku Klux Klan kurucusunun (!) akıl hastanesinde başlattığı ayaklanmayı izlediğimiz sahnede ırkçılık doğrudan toplumsal bir akıl hastalığı olarak işaret edilir.  

Sıra üçüncü tanığa geldiğinde muhabir Johnny Barrett’ın psikolojik durumu bir süredir teneffüs ettiği atmosfere uyum sağlamış ve buna bağlı olarak gerçeklikle bağları kopmaya yüz tutmuş bir durumdadır. Çünkü Barrett’in başarı hırsıyla girdiği bu dünya, paranoyaların hâkim olduğu kaotik bir dünyadır. Hiçbir birey bu çarpık düzenden nasibini almadan kurtulamaz. 1960’lar Amerika’sının sosyopolitik atmosferinin en baskın olgularından biri de elbette Soğuk Savaş’tır ve Fuller filmde bu durumu es geçmez. Akıl hastanesinde işlenen cinayetin üçüncü tanığı NASA ve Pentagon tarafından nükleer silah çalışmalarında görevlendirilmiş bir bilim insanıdır. Fakat Amerika’nın en büyük aktörlerinden biri olduğu Soğuk Savaş’ın yarattığı kaosun kurbanı olmuş ve zihinsel yetileri bir çocuğunkinden farksız hâle gelmiştir. Kore gazisinin kendini bir İç Savaş generali sanması üzerinden kurulan ironinin bir benzerini bu bilim insanı üzerinde de kurar Fuller. Kimin düşman, kimin müttefik olduğunun belirsizleştiği Soğuk Savaş ortamının yarattığı psikolojik durumu, çocukça bir masumiyetle oynanan saklambaç üzerinden eleştirir.  

Fuller, Shock Corridor’da çizdiği Amerika portresinde üç cinayet tanığı üzerinden dönemin toplumsal alanda yıkıcı etki yapan olgularını işaret edip sistemin çarpıklıklarını aktarırken, kaotik atmosferi görsel tercihler ve yan karakterlerle destekler. Akıl hastanesinin karanlık koridor ve kalabalık odalarını klostrofobi hissiyatını verebilmek için olabilecek en işlevsel şekilde kullanır. Amerikan tarihinin karanlık dönemeçlerinde yaşananlar, bu sıkışık mekanlarda yeniden sahnelenir ve böylece Fuller’in seyirciyi maruz bıraktığı kaos neredeyse merhametsiz bir seviyeye ulaşır. Buna yerli yersiz aryalar söyleyen iri cüsseli bir akıl hastası ve sürekli sabit dururken kolunun konumuna göre bazen Nazi selamı veriyor gibi görünüp bazen Özgürlük Anıtı’nı andıran adam gibi yan karakterler de eklendiğinde Fuller’in resmettiği ülkenin mevcut durumu tam bir delilik hâlini alır. 

Shock Corridor’un odağındaki en önemli konulardan olan ırkçılığa 1982 yılında White Dog’la geri döner Fuller. Filmin Romain Gary’nin öyküsünden uyarlanan, Samuel Fuller’la birlikte Curtis Hanson imzası taşıyan senaryosunun merkezinde bembeyaz bir Alman çoban köpeği yer alır. Tanınan bir oyuncu olmak isteyen genç bir kadın tarafından tesadüfen bulunan köpek, filmin devamında öğreneceğimiz üzere küçüklüğünden itibaren siyahilere saldırması için eğitilmiş bir saldırı köpeğidir. Filmde köpek üzerinden somutlaştırılan ırkçılığa dair sözünü Shock Corridor’dakinden ileri taşır yönetmen bu kez. Shock Corridor’da ırkçılığı toplum yapısına doğrudan bir tehdit olarak gösterirken, White Dog’da, vurgu sadece “Irkçılık kötüdür” demenin faydasızlığında ve ona karşı mücadele etmenin gerekliliğindedir. Filmin odağı ırkçılık olsa da, Fuller gibi sosyal olguları sistemin kendinden bağımsız düşünmeyen bir yönetmen, detaylara Amerika toplumunu şekillendiren konulara dair ipuçları saklar. Film boyunca, beyaz köpeği üç kez siyahilere saldırırken izleriz. İlkinde, şoför koltuğundaki adama saldırması sonucu, adamın kullanmakta olduğu kamyon bir mağazanın vitrininden içeri girerek ortalığı dağıtır. İkinci saldırının yeri bir film setiyken üçüncü ise bir kilisede gerçekleşir. Yani bu saldırıların mekânı olarak seçilen yerler üzerinden ırkçılığın; tüketim, Hollywood ve din gibi Amerikan sistemini var eden temel öğelerin bünyesinde var olduğunu işaret eder. Irkçılık sistemin her alanındadır ve sistem tamamen kâra dayalı, adaletin olmadığı sağlık sistemi, medya kanallarından yaydığı şiddet görüntüleri gibi yollardan ürettikleriyle ırkçılığın devam edebilmesi için genişçe bir alan açar.  

Tüm bunlara rağmen Samuel Fuller sineması politik değildir. Onun odağında insan ve duygular vardır. Filmlerinde yer verdiği sosyopolitik konuları ideolojik bir filtreden geçirerek sunmak yerine, onların birey ve toplum üzerindeki etkilerine ya da onları insanın doğasından ne denli uzaklaştırdığına eğilir. Bir röportajında ifade ettiği üzere, ona göre faşizm de, komünizm de insanlığın düşmanıdır. Fuller için kameranın ya da filmlerdeki karakterlerin hareket etmesi gerekli değildir; önemli olan seyircinin duygularında bir hareket yaratmaktır. Ve bu duygular aşkı da, nefreti de, şiddeti de, ölümü de kapsar. Tıpkı bir Amerikan rüyası gibi. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi