Sinema tarihinde iz bırakmış, bu sanat dalının gelişimine yön vermiş onlarca usta yönetmen sayabiliriz bir çırpıda. Bu yönetmenlerin imza attığı filmler de, hâliyle sinemaseverlerin gözdeleri arasına kolaylıkla giriyor. Bazı filmler de var ki; kült ya da başyapıt olarak tanımlansa da yönetmenleri kariyerlerine bu alanda devam etmemiş, hatta belki de sinemadan tamamıyla uzaklaşmış isimler. Usta oyuncu Charles Laughton’dan müzik dehası David Byrne’e kadar birçok önemli ismin eserlerinin yer aldığı, sadece bir kez kamera arkasına geçen yönetmenlerin çektiği 8 başarılı film listesini derledik.

Sadece Bir Kez Kamera Arkasına Geçen Yönetmenlerin Çektiği 8 Başarılı Film

Der Verlorene (1951)

Der Verlorene’nin ve yönetmeni Peter Lorre’nin akıbeti, listedeki bir diğer isim Charles Laughton’ın kariyerine benzerlikler taşıyor. O dönem Avusturya-Macaristan, şu an ise Slovakya toprakları içinde yer alan Ruzomberok şehrinde doğan Lorre, 1920’lerden itibaren çok bir önemli sinema ülkesi olan Almanya’nın dikkat çeken oyuncularındandır. Bu bağlamda hem Alman Dışavurumculuğu’nun hem de devamı olarak nitelenebilecek film noir türünün birçok önemli eserinde rol almış Lorre’nin tek yönetmenlik deneyiminde de bu akımların etkisi yoğun şekilde hissedilir. II. Dünya Savaşı esnasında geçen bir casus hikâyesi anlatan Der Verlorene, özellikle anlatısının gerilimli yapısını seyirciye geçirmek konusunda oldukça başarılı bir yapım.

Caniler Avcısı – The Night of the Hunter (1955)

Aslen Oscar kazanmış,  son derece başarılı bir oyuncu olan Charles Laughton’ın ilk ve son yönetmenlik denemesi olan The Night of the Hunter, değeri sonradan bilinmiş bir başyapıt olarak anılır. Birçok başka yapıma ilham kaynağı olmuş olan bu filmde, Robert Mitchum tarafından canlandırılan ve güvenini kazandığı kadınları öldüren, bir papaz/seri katili takip ederiz. Film noir türüne masalvari bir bakış açısı getiren The Night of the Hunter, yönetmen Laughton’ın karanlık görüntüler ve mizahi ton arasında kurduğu denge ile de öne çıkan iyi ve kötü arasında bitmek bilmeyen mücadelenin güçlü bir sinematik karşılığı olarak sinema tarihindeki yerini almış bir eser. Oyuncu olarak; Alfred Hitchcock’tan Billy Wilder’a, Stanley Kubrick’ten David Lean’a sayısız usta yönetmenle çalışmış olan Laughton’ın, böyle çarpıcı bir eserden sonra -rivayete göre aldığı olumsuz eleştirilerin ardından- başka film çekmemiş olması ise sinemaseverler için ciddi bir kayıp olarak değerlendirilebilir.

Carnival of Souls (1962)

Herk Harvey’nin 1962 yapımı ilk ve tek uzun metraj filmi Carnival of Souls, arabanın uçurumdan denize düştüğü korkunç bir trafik kazasından canlı olarak kurtulan Mary Henry’nin, kazanın ardından yepyeni bir yere taşınmasının ardından gelişen olayları konu alıyor. Mary, taşındığı yerde dikkatini çeken terk edilmiş bir köşkte hayaletleri andıran tuhaf bir yabancıyla karşılaşıyor ve bir anda kendisiyle yüzleşeceği garip bir hikayenin içine düşüyor. Filmin yönetmeni Herk Harvey, Mary’yi takip eden tuhaf yabancı rolünde izleyici karşısına çıkıyor. Filmin başrolünde ise Candace Hilligoss yer alıyor. Hilligoss aynı zamanda yapımda rol alan tek profesyonel oyuncu. Film, 1962’de vizyona girdiğinde gişelerde büyük bir başarısızlık yaşadı ancak 1989’da restore edilerek New York’ta yeniden vizyona sokulmasının ardından büyük ilgi topladı. Özellikle ışık ve ses kurgusu için övgü toplayan Carnival of Souls günümüzde düşük bütçeli bir başyapıt olarak tarif ediliyor.

The Honeymoon Killers (1970)

The Honeymoon Killers; Koyu Kırmızı – Deep Crimson, Yalnız Kalpler – Lonely Hearts gibi sinema tarihine birden fazla esin kaynağı olmuş bir ikili; karizmatik bir dolandırıcı olan Ray Fernandez ve fazla kilolu, hayattan ümidi kesmiş bir hemşire olan Martha Beck çiftinin hikâyesini merkezine alıyor. Gazetenin“Yalnız Kalpler” köşesindeki ilan aracılığıyla tanışıp, hastalıklı bir ilişkiye kadar uzanan bir birliktelik içinde olan Ray ve Martha aslında suç ortaklarıdır. Martha’nın kendini Ray’in kardeşi olarak tanıtmasıyla, zengin kadınların servetlerine konma amacı güderler ama iş sadece parasal boyutta kalmaz suç ortaklıkları cinayet işlemeye kadar varır. Leonard Kastle’ın kamera arkasına geçtiği, uzun ya da kısa tek yapım olan The Honeymoon Killers, aslen insana hayret verici gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olması da bu yapımı daha ilgi çekici kılıyor.

Johnny Got His Gun (1971)

Hollywood’daki “komünist avı” döneminde kara listeye alınması sebebiyle çalışmalarını uzun süre takma isimlerle sürdürmek zorunda kalmış Oscar ödüllü senarist Dalton Trumbo’nun aynı adlı romanından beyazperdeye uyarladığı Johnny Got His Gun, 1971 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Film, I. Dünya Savaşı’nın resmi olarak bitmesinden bir gün önce havan mermisi ile vurularak yaralanan Amerikan askeri Joe’nun öyküsünü gözler önüne seriyor. Kollarını, bacaklarını, gözlerini ve kulaklarını kaybeden, ağzından ve burnundan yaralanan Joe, tüm duyu organlarının tahrip olmasının ardından kendi bilinci ile baş başa kalıyor. Anılardan ve rüyalardan ibaret bir hayat yaşamaya başlayan Joe, uyku ve uyanıklık arasındaki ayrımı kaybediyor, ta ki diğerleriyle iletişim kurmanın bir yolunu bulana dek. Mors alfabesiyle iletişim kurmaya başlayan Joe’nun öyküsü savaş karşıtı bir duruş sergilerken hicivsel bir dil kullanıyor. Johnny Got His Gun’ı Metallica’nın efsanevi şarkısı One’ın video klibinde kullanılmış görüntülerinde de hatırlayabiliriz.

Safha 4 – Phase IV (1974)

1974 yapımı bilimkurgu Phase IV; Alfred Hitchcock, Billy Wilder, Stanley Kubrick, Otto Preminger ve Martin Scorsese gibi yönetmenlerle çalışan ünlü grafik tasarımcı Saul Bass’in yönettiği ilk ve tek uzun metraj. Film, sebebi bilinmeyen bir kozmik olay sonucu bilinç kazanan karıncaların, çölde insanlara karşı açtığı savaşı konu alıyor. Karıncaların saldırısından korunmak üzere araştırma yapmaya başlayan iki bilim insanı James Lesko ve Ernest Hubbs, çölde karşılaştıkları, sığınak arayan bir aile ile birlikte gittikçe güçlenen düşmanlarıyla mücadele etmek için çabalıyor. Filmin başrollerinde Michael Murphy ve Nigel Davenport yer alıyor. Film 1971 yılında izleyiciyle buluştuğunda gişelerde büyük bir başarı elde edememişti. Film 1975 yılından itibaren televizyonda yayınlanmaya başlamasıyla birlikte tekrar ilgi uyandırdı. Günümüzde bilimkurgu sineması üzerinde etki yaratan kült yapımlardan biri olarak görülen Phase IV, özellikle kabusu andıran görsel yoğunluğu ile dikkat çekiyor.

True Stories (1986)

70’ler ve 80’lerde grubu Talking Heads’le yaptığı başyapıt düzeyinde albümlerin yanında film müziklerine de imza atan, Son İmparator – The Last Emperor için bestelediği müziklerle bu dalda Oscar kazanan David Byrne’ün tek kurmaca filmi olan True Stories, belki de sadece Byrne’ün imza atabileceği türden bir yapım. Müziklerinde de çok farklı coğrafyalarda doğmuş müzikal yaklaşımı aynı potada eriten Byrne, benzer bir tavrı beyazperdeye yansıtıyor bu kez de. Küçük ama gelişmekte olan bir Texas kasabasında geçen filmi; popüler kültür, voodoo ritüelleri ve televizyondaki yetenek şovlarının bir melezi olarak tanımlayabiliriz. Byrne’ün gazetelerde gördüğü başlıklartan aldığı ilhamla kurduğu dünya seyirciye gerçeküstücü, absürt ve zihin açıcı bir deneyim vadediyor.

Köpeği Isıran Adam – C’est arrivé près de chez vous (1992)

Belçikalı yönetmen üçlüsü Rémy Belvaux, André Bonzel ve Benoît Poelvoorde’den her birinin tek uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyan C’est arrivé près de chez vous’da, Remy, Andre ve Patrick adında üç sinema öğrencisi ödev olarak bir katil olan Benoit’nın günlük yaşamını ve günlük yaşamın parçası olan cinayet alışkanlığını filme almak isterler. Zaman ilerledikçe fark ederler ki Benoit, diğer katillerden farklıdır. Zeki, entelektüel ve sosyal bir insandır, oldukça normal bir yaşamı ve mutlu bir ailesi vardır. Bir yandan bütün olağanlığı ile Benoit’nın günlerini ve işlediği cinayetleri filme alan ekip, diğer yandan bu cinayetlerin bazılarına yardım ederler. Tüm zamanların en tartışmalı filmlerinden biri olan C’est arrivé près de chez vous, alışılageldik katil anlatı kalıplarının dışına çıkmasının da ötesinde medya araçlarında gördüğümüz şiddetin çok sert bir eleştirisine dönüşüyor. Tek uzun metrajlı filmlerinde, bu denli çarpıcı bir konuya eğilen ve bu derinliğin altından kalkmayı başarabilen yönetmenlerin, kariyerlerinin devamlarında kamera arkasına geçmemiş olmamaları gerçekten üzücü. Öte yandan Benoît Poelvoorde’nin sinema kariyerine oyuncu olarak devam ettiğini, Yeni Ahit – Le tout nouveau testament gibi birçok filmde rol aldığını belirtelim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi