Advertisement

HBO’nun Run diye bir dizi yapacağını haber aldığımızdan beri çoğumuz heyecan içinde dizinin yayın tarihinin yolunu gözlüyorduk. Bunun nedenlerinden kuşkusuz ki en güçlüsü hem Fleabag’in birinci sezonuyla televizyonlarda yeni anlatı imkânları deneyen hem de ikinci sezonuyla uluslararası başarı yakalayan Phoebe Waller-Bridge’in ismini yürütücü yapımcı olarak görmekti. Crashing, Fleabag ve Killing Eve’in ardından bir aşk hikâyesi temelinde gerilim türüne yol alan bir yapım olacağı anlaşılıyordu Run’ın. Ama burada bahsetmek istediğim asıl isim Vicky Jones. Kendisi, Phoebe Waller-Bridge’in neredeyse tüm televizyon serüveninde yanında olan ortağı, senaryo editörü, uygulayıcı yapımcısı. Run’ın da yaratıcısı. Dizinin aynı zamanda yazarı ve yürütücü yapımcısı olan Vicky Jones, Ruby (Merritt Wever) ve Billy (Domhnall Gleeson) adlı iki karakterin peşlerine bizi de takıyor. Henüz ilk bölümü yayınlanan dizinin ilginç bir yol haritası izleyeceği kendini belli etti bile.

Run 1. Sezon 1. Bölüm: Trendeki Yabancılar

Yeni başlayan yapımların ilk bölümleri hep zorlu bir eşik gibidir. Çünkü bu pilot bölümler hem konuyu hem karakterleri hem de dizinin nasıl bir hikâye akışını takip edeceğini içermek durumundadır çoğu zaman. Bir nevi oryantasyon işlevi gören ilk bölümler, izleyiciler için de soru işareti içeren bir deneyimdir. Run da bu soru işaretiyle başlıyor. Ruby’nin arabasında telefonu elinde beklerkenki düşünceli hâlini gördüğümüz ilk plan, bir şeylerin olağan akışında gitmediğini söylüyor bize. Ve ardından Billy’den gelen “RUN” mesajıyla bir tür suç hikâyesi içinde olduğumuzun izlenimini veriyor. Ya da biz hayatı filmlerdeki gibi yaşamayı seviyoruz da Ruby ve Billy bizimle oyun mu oynuyor? Orta Batı melodileriyle eski zaman kaçma kovalama hikâyelerinin peşine düşer gibi başlayan Run, bu oyunu daha en başından kendi kurallarına göre inşa edeceğini söylüyor aslında. Kısıtlı bilgiler, karakterlerini anlatmaya gerek duymayan hızlı sahneler, yollar, kaçışlar, gidişler, trenler ve tredeki yabancılar… Kelimelerin hecelerinden yeni kelime türeten oyunlar gibi bir yapısı var dizinin. Bir önceki sahnede gördüğümüzü bir sonraki sahnede olanlarla bağlamaya ve gizli anlamı yakalamaya çalışıyoruz. Çünkü aslına bakarsanız o ana kadar olanları ve ondan sonra olacakları biz ne kadar biliyorsak Ruby ve Billy de ancak o kadar biliyor. Trendeki iki yabancının karşılaşmasının ardından öğrendiğimize göre 15 yıl önce yolları ayrılmış iki âşık olan Ruby ve Billy, Billy’nin mesajıyla hayatlarını geride bırakıyor ve 15 yıl önce bahsi geçtiğini düşündüğümüz trene geliyorlar. Her şey en baştan, her şey sıfırdan. Ne Ruby, Billy’nin hayatında ne olup bittiğini biliyor ne de Billy, Ruby’nin. Çok iyi tanıdıkları ama bu kadar yılın ardından tanıdıklarına emin olamadıkları çok tanıdık bir yabancıyla aynı yolculukta bilinmez bir geleceğe ilerliyorlar. Bir yabancının tanıdıklığına hayatlarındaki herkesten çok ihtiyaç duyuyorlar. Fleabag’den hatırlarız, neydi cümlemiz: “Bu bir aşk hikâyesi.”. Run da aşkı (love) üç harfli bir kelime olarak tanımlamış. Sürekli kaçma hâlindeki karakterlerin yolculuğu. Bu karşı tarafa duyulan aşkın ötesinde bir yaklaşım gibi geldi bana. İlk bölümden aldığım hissiyat bu yöndeydi daha doğrusu. Her şeyden arınmış bir zemine çıkıp koşmanın getirdiği kendine dönme, kendine koşma hâli. 15 yıl öncesine, o zamanki hislerine, yaşadığın yıllara, yanında olup bitenlere, ayak bastığın şehirlere, elinde tutamadığın yıllara dönüp bakma ve bir bakıma kendini arama hâli. Görünen o ki ilk bölümde Ruby ve Billy bunu yaptılar. Yola çıktılar ve trendeki tanıdık yabancıyla bu arayışı sürdürecekler.

İlk bölümüyle oldukça gizemli ve hızlı başlayan Run, ilerleyen bölümlerde seyircilerine neler hazırladı merak konusu. Görünen o ki merakla izleyip bu yolculuğa dâhil olmaya devam edeceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information