İnsanlık tarihi kadar eski bir duygu olan aşk, doğası gereği sinemanın ana meselelerinden biri olmuştur. Usta yönetmenler, kendi arazları ve arzularından yola çıkarak, bu duyguyu kendilerine has perspektifleriyle anlatıp, birçok insanın içindeki aşka dokunmayı başarmıştır. Sinema tarihi boyunca farklı bağlamlarda ve biçimlerde pek çok aşk hikâyesi anlatılmış olsa da, bazı filmleri ayrı bir noktaya koymamızın belirli sebepleri vardır. Bu sebeplerden biri de kimi filmlerin, aşka ve romantizme yönelttiği bakışını orijinal bir anlatıyla birleştirmesidir. Before Üçlemesi’nden Her’e romantizmi ve aşkı orijinal bir anlatıyla birleştiren 10 etkileyici filmi sıraladık.

Romantizmi ve Aşkı Orijinal Bir Anlatıyla Birleştiren 10 Etkileyici Film

Kadın Kadındır – Une femme est une femme (1961)

Une femme est une femme, Godard’ın belki de izlemesi en kolay ve en eğlenceli filmlerinden biri olarak tanımlanabilir. Yüksek mizahi, karakterler arasında kurulan dinamikle her an yüksek tutulabilen temposu, müzikleri ve bir ilişkiye dair yaptığı zekice tespitleriyle, Godard’ın muhakkak izlenmesi gereken filmleri arasında yer alıyor. Une femme est une femme, kadına bakış açısıyla sıklıkla eleştirilse de, toplumsal cinsiyet rollerinin altının tekrar tekrar çizilerek onandığı düşünülse de, Godard, erkeğe yüklenmiş rolleri de mercek altına alıyor, tekrar ediyor ve tekrar ederken de yıkıyor aslında. Sürekli oyun ve oynama peşinde olan, kendine alan açmaya çabalamadan o alanın “sahibi” olan erkek karakterlerin kadrajdaki varlığı, aynı zamanda küçük bir çocuğa, kamera önünde bir alan sunmaktan farksız gibi görünüyor. Evin içinde bisikletle dolaşan, temizlik yapması için eline verilen süpürgeyle çeşitli oyunlar oynayan Emile, bunu Angela yemek hazırlarken yaptığı anda, toplumsal cinsiyet rollerinin bu abartılı sunumu gösterilen tüm dinamikleri yeniden sorgulamaya açıyor.

Annie Hall (1977)

Annie Hall, kadın-erkek ilişkilerine yönelik zekice tasarlanmış diyaloglarıyla hafızalarımızda yer ederken aynı zamanda Woody Allen ile Diane Keaton’ın performanslarıyla da unutulmazlar arasına adına yazdırır. Manhattan’ın en yetenekli komedyeni olan Alvy, ikili ilişkilerde ise bir o kadar başarısızdır. Bir gece kulübünde şarkıcı olan Annie Hall’a aşık olan Alvy, kendine olan güvensizliği yüzünden Annie’yi çok geçmeden kaybedecektir. Çünkü Alvy’nin bu güvensizliği onların ilişkisini sabote edecek ve Annie de daha iyi bir hayat için Alvy’den uzaklaşacaktır. Tüm şanssızlıklarına ve etrafını saran kötülüklere rağmen, gerçek aşkından vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen Alvy, Annie ile yeniden bir arada olmaya yönelik olan inancını ise asla terk etmez.

Harry Sally ile Tanışınca – When Harry Met Sally (1989)

Romantik-komedi filmlerinin, hatta hayattaki deneyimlerimizin olmazsa olmaz sorularından biri; “Kadınla erkek yalnızca arkadaş olabilir mi?” sorusu olarak görülebilir. Bu soruyu eksenine alan ve bize dostluk, öfke, sevgi, alışkanlık, mutluluk, aşk kavramlarının oldukça keyifli bir harmanını sunan When Harry Met Sally, mezuniyetin ardından, New York’a gitmek üzere yola çıkan iki genç Harry ile Sally’nin yıllara yayılan hikâyesini ele alıyor. Birlikte geçirdikleri bu uzun yolculuğun ardından, asla arkadaş olamayacaklarına karar vererek, birbirlerini bir daha hiç görmemek üzere ayrılan ikili seneler sonra tekrar ve tekrar karşılaşarak hem kendilerini hem ilişkilerini, hem de herkesin kadın-erkek ilişkisine olan bakışını sorgulamaya başlıyor. Kadın-erkek ilişkilerine, farklı hayat felsefelerine sahip insanların gözünden bakarak ele almayı tercih eden film, bu bağlamda yıllar içerisinde unutulmamayı başaran romantik komedilerden birine dönüşüyor.

Before Üçlemesi (1995-2004-2013)

Uzun zaman aralıklarına yayılan hikâyeler anlatmayı seven başarılı yönetmen Richard Linklater, Before üçlemesiyle dokuz yıl arayla bizi farklı şehirlerde, günün üç farklı dilimiyle buluşturmayı başarmış; Celine ve Jesse ile tanıştırmıştı. Zamanın üzerinde büyüleyici bir etkisinin olduğuna inandıran Linklater’ın belki de aşkı en yalın anlatan filmlerinin yer aldığı Before serisi neden bu denli sevilen ve başarılı bir üçleme oldu? Celine ile Jesse’in hikâyesi Viyana’da başlıyor. Olağandışı gördüğümüz ama hep bir gün gerçekleşeceğine dair umudumuzun tükenmediği masalsı bir aşk. Sonra hafif bir uyanır gibi olup; Paris’te tekrar rüyaya dalıyoruz. Ama sonra yıllar sonra Yunanistan’da gerçek dünya karşımıza çıkıyor ve artık sonsuza kadar gözlerimizi açıyoruz. Tüm o hikaye ‘Gün Doğumu’ ve ‘Gün Batımı’ gibi görünüp kayboluyor. Bu üç filmde de ikilinin arasındaki duygu yoğunluğu aşkın zamanın ötesinde bir duygu olduğunu gözler önüne seriyor.

Aşk Zamanı – In the Mood for Love (2000)

Wong Kar-wai’nin başyapıtı olarak gösterebileceğimiz In the Mood for Love, bunun da ötesinde sinemanın gördüğü en yoğun, en kalp kırıcı ve gerçek aşk hikâyelerinden biridir şüphesiz. Romantizmin ve aşkın, bireylerin modern yaşam biçimi içerisinde hayatlarını idame ettirmek için kurduğu evlilik kurumuyla girdiği çatışmayı, toplumu oluşturan diğer bireylerin olası olumsuz düşünceleri ve içselleştirilen normlar yüzünden nasıl doya doya yaşanamadığını Wong Kar-wai’nin eşsiz sinemasında yeniden, şiirsel ve bir o kadar da gerçekçi bir temsille sunar. Aşkın yüceliğinin, destanlar, epik anlatılarda, fantastik hikâyelerdeki gibi aşılan engellerden değil, onun altında ezilenlerde bıraktığı sonsuz etkide olduğunu hatırlatır. Aşk, hayatın içindeki küçük anlardadır ve usta yönetmen bu anlardan o denli yoğun bir duygu yaratır ki, In the Mood for Love aşkı mevhumunun en doğrudan hissedildiği filmlerden birine dönüşür.

Sil Baştan – Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın, insanın zihninin kendisine nasıl oyunlar oynadığının ve hafızanın bazı zamanlarda insana ne kadar zarar verdiğini anlatan en başarılı filmlerden biri olduğu söylenebilir. Filmin Oscar ödüllü senaryosunda, hafıza kişinin aşk hakkında hatırladıkları üzerinden ele alınır. Bu bağlamda Eternal Sunshine of the Spotless Mind, seyirciyi duygusal anlamda yoğun bir yolculuğa çıkarırken, insan zihnine yönelttiği sorularla da yoğun güçlü bir düşünme pratiğine dönüşüyor. Senarist Charlie Kaufman ve yönetmen Michel Gondry’nin ortaklığının bu etkileyici sonucu da tam olarak buradan doğuyor aslında. Zira bu yenilikçi ve öncü filme göre aşk ve romantizm sadece duygulardan ibaret bir kavram değil, insan zihni de bu kavramın ortaya çıkışında çok önemli bir pay sahibi.

Hayalimdeki Aşk – Ruby Sparks (2012)

Jonathan Dayton ve Valerie Faris tarafından yönetilen Ruby Sparks tam da Türkçe çevirisi Hayalimdeki Aşk başlığıyla tanımlanabilecek bir film. Çünkü olaylar Calvin’in hayalindeki aşkı yani birlikte olmak istediği kadını yazmasıyla başlıyor. Calvin yazdıkça Ruby, Calvin’in yazdığı şekilde karşısında beliriyor. Aslında bir bakıma Midnight in Paris’teki “eğer…olsaydı?” varsayımına benzer bir biçimde ilerleyen filmin sorusu ise “İstediğin partneri yaratabilseydin ne olurdu?” Her ne kadar kulağa gerçekçi gelmese de filmik diegesiste inandırıcılığını korumaya devam eden film ilişki ve aşkı orijinal bir anlatı bağlamında işliyor.

Aşk – Her (2013)

Teknoloji ve bilimkurgu her zaman bir arada düşünülegelen kavramlar olmuşlardır. Dolayısıyla da teknolojinin gündelik hayatımızın çok büyük bir kısmını domine ettiği böylesi bir çağda, sıradan insanların hayat deneyimlerini bilimkurgu çerçevesinde ele alan filmlerin sayısı sürekli artmaya devam ediyor. Bu türden filmlere verilebilecek en net örneklerden biri olan, Spike Jonze imzalı Her, aradığı ilişkiyi gerçek dünyada bulamamasının sonucunda içinde bulunduğu duygusal boşluktan bir yapay zekaya âşık olarak sıyrılmaya çalışan bir adamı merkezine alıyor. İlk bakışta, kulağa teknofobik gelebilecek bu anlatı, konuya sadece insan odaklı, insanın modern hayatta içine boşluğu gözardı etmeden bakması sebebiyle esaslı bir ilişki filmine dönüşüyor.

Beni Adınla Çağır – Call Me by Your Name (2017)

1983 yılının yazından bir Kuzey İtalya kasabasında ailesinin yanında müzik çalışmalarıyla günlerini geçiren 17 yaşındaki Elio hâlâ bakir ve başına geleceklerden habersiz gündelik yaşantısını sürerken, seçkin bir profesör olan babasının araştırmalarına yardım etmesi için beklediği bu yılki misafir evlerine teşrif eder. Bu yılın şanslı konuğu, 24 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi Oliver’dır. Bu iki karakterin hem fiziksel hem de ruhsal yakınlaşmasını neredeyse mucizevi bir sinema diliyle aktaran Call Me by Your Name’in temelinde de hemen hemen tüm kuir anlatıların temelinde yatan “Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?” sorusu yer alıyor. Kuir sinema örneklerinin hemen hepsinde karşılaştığımız bu sorunsalı hem apaçık bir şekilde soran hem de aynı cesaretle yanıtlandırabilmesiyle aşkın cinsel yönelimler üzerinden değerlendirilemeyecek kadar aşkın bir duygu olduğunun altını çizerek özgün bir konuma oturuyor.

Suyun Sesi – The Shape of Water (2017)

Ötekileştirilmişlerin birbirlerine destek olarak karşılaştıkları sorunların üstesinde gelmeleri fikri, Hollywood’un sıklıkla -özellikle Trump’ın A.B.D. Başkanı seçilmesiyle daha da artan bir sıklıkla- başvurduğu bir formül. Ülkesi Meksika’da çektiği başarılı filmlerinden ardından Hollywood’a transfer olan Guillermo del Toro da En İyi Film Oscarı’na layık görülen filmi The Shape of Water’da bu formülü pratiğe döküyor; ama kendine en yakışacak şekilde. Yönetmenin hem oyunbaz hem de karanlık olmayı başaran hayal gücü, artık kanıksanmış Güzel ve Çirkin anlatısını ters yüz ederek, dilsiz bir kadınla bir su yaratığını aşkına dönüştürüyor. Del Toro’nun filme genel masalsı havasını katan dokunuşlarıyla zenginleşen film, belki şaşırtıcı bir finale ulaşmıyor ama Hollywood’dan çıkmış en fantastik aşk hikâyelerinden birini sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi