Bizden bambaşka bir coğrafyada bambaşka bir hayat yaşayan bir insanın kişisel anıları, her birimizin hatırlayışlarına nasıl dokunabilir, sorusunun cevabı Alfonso Cuarón'un Roma adlı filminde saklı. Ancak bu cevap arayıp bulabileceğiniz bir kelimeler bütünü değil, hislerin karmaşıklığında gizli, şüphesiz. Harflerin yetmeyeceği anlamlar barındırıyor Roma. Tıpkı hayatınızda spesifik bir dönemde dinlemiş olduğunuz şarkıyla yeniden karşılaştığınızda içinizde oluşan tuhaf hüznün ve heyecanın yarattığı bütünlüğün iki saatlik bir filme dönüşmesi gibi. Gravity, Children of Men, Y Tu Mamá También filmleriyle hafızalarımızda yer eden Alfonso Cuarón’un yeni filmi Roma, Venedik’te Altın Aslan kazanması ve dağıtım haklarının Netflix'te olması sebebiyle Cannes-Netflix arasında gelişen zıtlaşmayı dünya çapında bambaşka bir boyuta taşımış oldu. Cannes’ın Netflix filmlerini yarışmaya dahil etmemesiyle birlikte Netflix, bu mücadeleden geri adım atmadı. Venedik Film Festivali'nin de Roma’yı bir Netflix filmi olması sebebiyle yok saymaması ve büyük ödülü verecek cesareti (filmlerin yalnızca film olarak değerlendirilmediği politik koşullarda cesaret gerektiren bir tavır olarak görülebilir) göstermesi dünya çapında gerçekleştirilen birçok festivalin dinamikleriyle de oynamış oldu. Elbette bu değişkenler bambaşka bir yazının konusu ancak yine de Roma’nın, bu yıl festivallerin dinamiklerinin değişmesi ve Netflix tartışmasında oldukça mühim bir yere sahip olduğunu belirtmek gerek.  İspanyolca çekilen, 1970’lerin Meksika’sında geçen ve siyah-beyaz bir film olan Roma, aile kavramına, kadın olmaya, sınıfsal farklılıklara, toplumsal olaylara ve en önemlisi yaşama hâline şiirsel bir bakış sunuyor. Bir bebeği istememenin içsel sancılarının bir başka hayatı kurtarmakla -aslında kendi hayatını da- dinebildiği Roma’nın garajlara sığmayan arabaları ve ilişkilere sığmayan karakterleri var. Senaryonun büyük oranda Alfonso Cuarón’un çocukluğuna dayandığı bilinse de, Cuarón’un döneme bakışı ve algılayışı, o anılardan çekip çıkardığı anların işlevselliği oldukça çarpıcı. Bu yüzden Cuarón’un anılarını kendi anılarımızdan ayırabilmemiz güç. Roma: Yaşama Hâline Şiirsel Bir Bakış Cleo, üst sınıf bir ailenin yanında çalışan bir hizmetçi olarak hem evin her işine bakıyor hem de çocuklarla oldukça yakın bir ilişki biçimine sahip. Ailede, ismi sık sık telafuz edilse de varlığı fazlasıyla kısıtlı, bir görünüp bir kaybolan baba, arabasını garaja sığdırmakta zorlandığı gibi kendi isteklerini de aile yaşantısına adapte etmekte zorlanıyor. Bu noktadan sonra annenin, aynı arabayı hasar vere vere garaja sokmaya çabalaması her şeyi eskisi gibi devam ettirebilmek adına giriştiği son çaba olarak okunabilir, nitekim Sofia, eşini hayatından çıkarmayı kabullenmesiyle birlikte hiçbir yere sığdırılamayan bu arabadan kurtulup daha küçük bir araba alarak verdiği kararın altını çiziyor. Filmde birçok köpeğin yer alması ise, muhtemelen Alfonso Cuarón’un o yıllara dair hafızasında kalan önemli detaylardan biri. Yanı sıra, yönetmenin çocukluğundan kalan çeşitli sesler de filmin leitmotiv'leri olarak izleyicinin döneme bakışını da şekillendiriyor. Cleo, hayatını bu evin içerisinde geçirse de bir yandan tamamen kendine ait paralel bir hayat sürdürebilmek konusunda da istekli bir karakter. Nitekim tanıştığı Fermín karakteriyle yaşamaya başladığı ilişkinin sonunda yine erkeğin ortadan kaybolduğunu ve tüm yükün kadının omzuna bindiğini görüyoruz. Bu yüzden Alfonso Cuarón’un kurguladığı bu dünyada asıl hikâye kadınların hikâyesi, Cuarón bir gözlemci ve çocukluğunun büyük erkekleriyse bu hikâyeye girip çıkan yan karakterler olarak kalıyor. Kameranın genellikle yerleştirildiği merkezi konum göz önüne alındığında, Cuarón’un kamerasının karakterlere eşit mesafede durduğunu söyleyebiliriz. Oldukça kısıtlı yakın plan (close-up) kullanımı bulunsa da yapılan bu görsel tercih, izleyicinin hikâyenin uzağında kalmasına sebep olmuyor aksine film bittikten…

Yazar Puanı

Puan - 93%

93%

Roma'nın küçücük hikâyesi inanılmaz kapsayıcı bir bakış sunuyor. Bu bakışın içerisinde kaybolmak mümkün elbette ancak kaybolduğunuz her yerde daha da kıymetli detaylarla karşılaşabiliyor olmak Roma’nın en büyük başarısı. 

Kullanıcı Puanları: 4.07 ( 11 votes)
93

Bizden bambaşka bir coğrafyada bambaşka bir hayat yaşayan bir insanın kişisel anıları, her birimizin hatırlayışlarına nasıl dokunabilir, sorusunun cevabı Alfonso Cuarón’un Roma adlı filminde saklı. Ancak bu cevap arayıp bulabileceğiniz bir kelimeler bütünü değil, hislerin karmaşıklığında gizli, şüphesiz. Harflerin yetmeyeceği anlamlar barındırıyor Roma. Tıpkı hayatınızda spesifik bir dönemde dinlemiş olduğunuz şarkıyla yeniden karşılaştığınızda içinizde oluşan tuhaf hüznün ve heyecanın yarattığı bütünlüğün iki saatlik bir filme dönüşmesi gibi.

Gravity, Children of Men, Y Tu Mamá También filmleriyle hafızalarımızda yer eden Alfonso Cuarón’un yeni filmi Roma, Venedik’te Altın Aslan kazanması ve dağıtım haklarının Netflix’te olması sebebiyle Cannes-Netflix arasında gelişen zıtlaşmayı dünya çapında bambaşka bir boyuta taşımış oldu. Cannes’ın Netflix filmlerini yarışmaya dahil etmemesiyle birlikte Netflix, bu mücadeleden geri adım atmadı. Venedik Film Festivali’nin de Roma’yı bir Netflix filmi olması sebebiyle yok saymaması ve büyük ödülü verecek cesareti (filmlerin yalnızca film olarak değerlendirilmediği politik koşullarda cesaret gerektiren bir tavır olarak görülebilir) göstermesi dünya çapında gerçekleştirilen birçok festivalin dinamikleriyle de oynamış oldu. Elbette bu değişkenler bambaşka bir yazının konusu ancak yine de Roma’nın, bu yıl festivallerin dinamiklerinin değişmesi ve Netflix tartışmasında oldukça mühim bir yere sahip olduğunu belirtmek gerek. 

İspanyolca çekilen, 1970’lerin Meksika’sında geçen ve siyah-beyaz bir film olan Roma, aile kavramına, kadın olmaya, sınıfsal farklılıklara, toplumsal olaylara ve en önemlisi yaşama hâline şiirsel bir bakış sunuyor. Bir bebeği istememenin içsel sancılarının bir başka hayatı kurtarmakla -aslında kendi hayatını da- dinebildiği Roma’nın garajlara sığmayan arabaları ve ilişkilere sığmayan karakterleri var. Senaryonun büyük oranda Alfonso Cuarón’un çocukluğuna dayandığı bilinse de, Cuarón’un döneme bakışı ve algılayışı, o anılardan çekip çıkardığı anların işlevselliği oldukça çarpıcı. Bu yüzden Cuarón’un anılarını kendi anılarımızdan ayırabilmemiz güç.

Roma: Yaşama Hâline Şiirsel Bir Bakış

Cleo, üst sınıf bir ailenin yanında çalışan bir hizmetçi olarak hem evin her işine bakıyor hem de çocuklarla oldukça yakın bir ilişki biçimine sahip. Ailede, ismi sık sık telafuz edilse de varlığı fazlasıyla kısıtlı, bir görünüp bir kaybolan baba, arabasını garaja sığdırmakta zorlandığı gibi kendi isteklerini de aile yaşantısına adapte etmekte zorlanıyor. Bu noktadan sonra annenin, aynı arabayı hasar vere vere garaja sokmaya çabalaması her şeyi eskisi gibi devam ettirebilmek adına giriştiği son çaba olarak okunabilir, nitekim Sofia, eşini hayatından çıkarmayı kabullenmesiyle birlikte hiçbir yere sığdırılamayan bu arabadan kurtulup daha küçük bir araba alarak verdiği kararın altını çiziyor. Filmde birçok köpeğin yer alması ise, muhtemelen Alfonso Cuarón’un o yıllara dair hafızasında kalan önemli detaylardan biri. Yanı sıra, yönetmenin çocukluğundan kalan çeşitli sesler de filmin leitmotiv‘leri olarak izleyicinin döneme bakışını da şekillendiriyor.

Cleo, hayatını bu evin içerisinde geçirse de bir yandan tamamen kendine ait paralel bir hayat sürdürebilmek konusunda da istekli bir karakter. Nitekim tanıştığı Fermín karakteriyle yaşamaya başladığı ilişkinin sonunda yine erkeğin ortadan kaybolduğunu ve tüm yükün kadının omzuna bindiğini görüyoruz. Bu yüzden Alfonso Cuarón’un kurguladığı bu dünyada asıl hikâye kadınların hikâyesi, Cuarón bir gözlemci ve çocukluğunun büyük erkekleriyse bu hikâyeye girip çıkan yan karakterler olarak kalıyor.

Kameranın genellikle yerleştirildiği merkezi konum göz önüne alındığında, Cuarón’un kamerasının karakterlere eşit mesafede durduğunu söyleyebiliriz. Oldukça kısıtlı yakın plan (close-up) kullanımı bulunsa da yapılan bu görsel tercih, izleyicinin hikâyenin uzağında kalmasına sebep olmuyor aksine film bittikten sonra bazı bel planları yakın çekimmiş gibi anımsamak bile mümkün. Su birikintilerini, yansımaları ve plan sekansları birleştirdiği anlatısında Cuarón’un tüm tercihleri yalnızca işlemekle kalmıyor anlatıyı daha da ileri taşıyor.

Cuarón aslında en temelde boşanma aşamasında olan üst sınıf bir çiftin evinde yaşayan bir hizmetçinin hayatına giren bir erkekten hamile kalmasıyla baş etmeye çalıştığı problemleri konu alıyor. Ancak Roma sadece konunun açıklandığı bu cümleden o kadar fazlasını içeriyor ki, küçücük bir hikâyeye dair inanılmaz kapsayıcı bir bakış sunuyor. Bu bakışın içerisinde kaybolmak mümkün elbette ancak kaybolduğunuz her yerde daha da kıymetli detaylarla karşılaşabiliyor olmak Roma’nın en büyük başarısı. 

Meksika’nın içinde bulunduğu politik koşullar ve yaşanan felaketler, yalnızca karakterlerin hayatına yansıdığı biçimde var oluyor. Bu yüzden, çok benzerlerini yaşamış olduğumuz hissi de gerçekliğini haykırmaktan çekinmiyor her an. Bu yüzden Roma, aynı zamanda bir şiirin ne denli gerçek olabileceğinin de bir kanıtı gibi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi