Kimi çok iyi yönetmenler kariyerleri boyunca çektikleri filmlerle, ortaya koydukları eserlerle sinema tarihine silinmeyecek imzalar atarken, kimi başka yönetmenler de yaptıkları filmlerle sinema tarihine geçmekle kalmayıp, janralar yaratmışlar ve sinema tarihinde köklü değişikliklere yol açmışlardır. İşte bu noktadan bakıldığında Robert Siodmak’ın adı daha sonrasında neo-noir, future-noir gibi alt türlere de evrilerek sinemayı bambaşka noktalara götürmüş film noir’la birlikte anılmalıdır.

Bazı kaynaklarda Alman bir ailenin çocuğu olan Robert Siodmak’ın, ailesi Amerika’da tatildeyken dünyaya geldiği bilgisi yer alır. Şayet bu bilginin doğru olduğu kabul edilirse, durumun yönetmenin kariyeriyle şaşırtıcı şekilde örtüştüğü görülür. Zira, yönetmen ilk çalışmalarını Alman Dışavurumculuğu’nun etkisiyle kendi ülkesinde yapar, sonrasında transfer olduğu Hollywood’da da, kökenlerinden aldığı gücün yardımıyla –bu noktada film noir’ın özellikle görsel açıdan Alman Dışavurumculuğu’ndan doğduğunu göz önünde bulundurmalı elbet- Amerikan sinemasını yaratan türlerden birini ortaya çıkaran isimlerin en önde gelenleri arasında yerini alır.

Robert Siodmak’ın yönetmenlik kariyeri, sinema tarihinin gizli kalmış en önemli hazineleri arasında sayılabilecek Bir Pazar Günü – Menschen am Sonntag (1930) ile başlar. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan bu şaheserin altında imzası olan isimlerin listesi, en az filmin belgesel ve kurmaca arasında kurduğu eşi bulunmaz denge kadar şaşırtıcıdır. Filme Robert Siodmak ile birlikte katkı yapan isimlerin arasında, kardeşi Curt Siodmak, Edgar G. Ulmer, Fred Zinnemann ve filmin yazar ekibinde görev alan Billy Wilder gibi Hollywood’da çok önemli işlere imza atmış sinemacılar bulunur. Bu genç Alman sinemacıların, özellikle Hollywood’a yön vermiş Robert Siodmak gibi bir ismin, daha ilk filmiyle çok büyük bir yapıta imza atması, gelecekte yapacaklarını, ne kadar büyük bir sinemacı olacağını gösterir bir nevi. Söz konusu film, amatör oyuncular tarafından canlandırılan bir grup genci sıradan bir hafta sonunun tadını çıkarırken takip eder. Bu hafta sonu, gençlerin hayatlarından sunduğu kesitin yanında, Weimar Cumhuriyeti dönemi Almanya’sının da gündelik hayatına dair birçok done sunar. Nazilerin iktidara gelmesinin öncesindeki yaşantıyı perdeye taşıyan bu filmde imzası bulunan isimlerin, Nazimin yükselişine paralel olarak Almanya’dan ayrılması da Menschen am Sonntag’ın sinema tarihinde durduğu ilginç noktayı daha da dikkate değer kılar. 20. yüzyılın erken döneminin sanatsal açıdan son derece zengin Avrupa’sında yetişen bu gençler, Menschen am Sonntag’la bir filmin hem sanatsal kaygıları ön planda tutarken gişede de başarılı olabileceğini kanıtlar. Bu bağlamda bu sinemacıların, Hollywood’a gidip Avrupa’da öğrendiklerini buradaki güçlü endüstriyelin sunduğu şartlarla değerlendirerek sinemada anlatı konvansiyonlarını yaratmaları yedinci sanatın tarihsel gelişimi açısından çok önemlidir. Robert Siodmak da bu hareketin en önemli figürlerinden biridir.

Film Noir ve Ötesi

Nazizmin yükselişiyle birlikte ülkesinden göçen Siodmak’ın ilk durağı, genelde vasat filmler yaptığı Fransa olur. Fakat yönetmenin Fransa macerası da fazla uzun sürmez. Alman ordusunun Paris’i işgal etmesiyle bu kez en mühim eserlerini sinemaya kazandıracağı, hatta söylediğimiz gibi sinema tarihinin gelişiminde önemli bir rol oynayacağı Amerika’nın yolunu tutar. Bu ülkede, Phantom Lady’le (1944) ilk film noir‘ına imza attıktan sonra türün en önemli klasikleri arasında sayılan, Burt Lancaster’in ilk kez kamera karşısına geçtiği, Hemingway uyarlaması Katiller – The Killers (1946), finali bir film noir için bile fazla karanlık olan Yanlış Seçim – Criss Cross (1949) gibi başyapıtlar çeker; böylelikle bu janrın en önemli isimlerinden biri hâline gelir. Her özelliğiyle kesinlikle dört başı mamur bir film noir olan bu yapım, içerdiği soygun sahnesi ile de janrın önemli elementlerinden biri için de standartları belirler. Yönetmenin iyi filmleri arasında gösterilen Döner Merdiven – The Spiral Staircase (1945) aslında çok güçlü bir gerilim filmi olmasının yanında, özellikle görsel olarak film noir kodlarına göre inşa edilmiştir yönetmence. Bu bağlamda Siodmak, gotik korku türünün de temel unsurlarını yaratırken, slasher‘ların da en primitif örneklerinden birini sunar. Lakin yönetmenin sinemasına getirilebilecek en önemli eleştiri de kaynağını bu noktadan alır. Çok büyük bir noir ustası olmasına rağmen, başyapıt seviyesine çıkan tüm yapıtları, bu türle bir şekilde ilişki hâlindedir. Bu durum, kariyerinin sonlarında yeniden döndüğü Almanya’da çektiği filmler için de geçerlidir. Son büyük filmi olarak kabul edilen Şeytan Gece Gelir – Nachts, wenn der Teufel kam (1957) da yine bu özelliği korur. Ülkesinin Nazi geçmişi ile yüzleşen bu II. Dünya Savaşı gerilimi de yönetmenin film noir geçmişiyle gözle görünür ortaklıklar içerir. Bu eleştiri, kendi içinde haklılık payı taşısa da, bu Robert Siodmak’ın Amerikan, hatta dünya sinemasına yön veren yönetmenlerden biri olduğu gerçeğinin üstünü örtmez; sadece onun daha geniş kitleler tarafından tanınan, en üst seviye yönetmenler arasında adının geçmesini engelleyebilmiştir. Çünkü eğer bugün bir çok sinemaseverin hâlâ hayranlıkla seyrettiği film noir diye bir tür varsa Robert Siodmak, bu türün en önemli yaratıcılardan biri olarak geçmiştir sinema tarihine.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi