Korku, belki de sinemanın içi en çok boşalmış, en eskimiş janrı. Normları ilk belirlenen janrların başında korkunun gelmesi bir yana, seyirciyi sadece germek/korkutmak mantığıyla hayata geçirilmiş, güçlü dramatik yapılar üzerine kurulmuş hikâyeler anlatmaktan uzak bir noktada duran kolaycı yapımcıların üretimleri, söz konusu türün bu hâlde olmasının ilk akla gelen nedenleri belki de. Sessiz sinema döneminde, Alman Dışavurumculuğu'nun başyapıtlarından Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi - Nosferatu, eine Symphonie des Grauens ya da Dr. Caligari'nin Muayenehanesi - Das Cabinet des Dr. Caligari gibi yapımlarla temeli atan korku janrı, 1930'larda yaratık filmlerinin yükselişine sahne olmuştur. Ardından da auteur sinemacıların bu türde de eserler vermesiyle zenginleşmiş, daha ciddiye alınır hâle gelmiştir. 80'ler ise John Carpenter'ın 1978 tarihli Cadılar Bayramı - Halloween'i ile temelini attığı slasher'ların altın çağıdır büyük ölçüde. Wes Craven'ın 1996'da ilk filmini çektiği Çığlık - Scream serisi ile türün konvansiyonlarını ters yüz ederek, korku sinemasında bir dönemi kapatmıştır âdeta. Korku sinemasının tarihsel akışına böyle kabaca bir bakış attığımızda da karşımıza çıkan en bariz göstergelerden biri, öne çıkan korku filmlerinin çekildikleri dönemin tarihsel olgularıyla ve sinema sanatının akışına paralel anlatılar ortaya koyuyor olması belki de. Bu bağlamda son yıllarda çıkan hemen hemen tüm kalburüstü korku filmlerinin, bağımsız yapımlar olması tesadüf değil. Peşimdeki Şeytan - It Follows'tan Karabasan - The Babadook'a bu çerçevede değerlendirilebilecek ve ciddi başarıya ulaşan tüm filmlerin, korku konvansiyonalarını kullanmak ya da dönüştürmekte sergilediği hünerin yanında, çok güçlü hikâyeler anlattığını da söyleyebiliriz kolaylıkla. Şüphesiz ki yönetmen Ari Aster'ın ilk uzun metraj filmi Ayin - Hereditary de bu başlık altında değerlendirilebilecek filmlerden biri. Aile kurumunun dinamiklerinden ve bu kurumun işleyişinden doğan travmalar üzerine kurulmuş bir temelden, korku hissinin kökenlerine dair önemli bir anlatı kurabiliyordu Aster bu filmde. Bu dünyada korku denilen duygu, cadılık gibi türün sıklıkla başvurduğu olgulardan birine paralel olarak, gündelik hayatın içinden doğuyordu. Yönetmenin yeni filmi Midsommar da Hereditary ile açılan yoldan, ama onu -oldukça- genişleterek ilerleyerek son yılların en görkemli korku filmlerden birine dönüşüyor ki anlatının zayıfladığı noktalar da bu görkemden kaynaklanıyor. Midsommar: Korku Türünde Bir Meydan Okuma Filmin anlatısal ve biçimsel tercihlerine geçmeden önce, Ari Aster'ın Midsommar'da bildiği sularda gezindiğini söylemekte fayda var. Hereditary'den önce çektiği kısa filmlerde de aile kurumunun altındaki zeminin ne kadar kaygan olduğu üzerine kafa yoran sinemacı, anlatısını yine benzer bir temel üzerine kuruyor. Midsommar'în merkezinden karakter Dani; aile fertleriyle, özellikle de kız kardeşiyle sorunlar yaşıyor. Hem bu sorunlar sürerken hem de bu sorunlar bir trajediye dönüştüğünde de erkek arkadaşı Christian'ın desteğine ihtiyaç duyuyor. Christian bu desteği Dani'ye veriyor görünse de onun tamamı erkeklerden oluşan arkadaş grubu, bu durumdan şikayetçi. Bu durum, Dani ve Christian'ın ilişkisinin sorunlu bir duruma gelmesine uzanan durumu tetikliyor. Christian, kız arkadaşına yaşadığı travmanın ardından kendinden bekleneni yapıp onun yanında dururken, arkadaşlarıyla birlikte İsveç'e gitme ve bu ülkenin ücra bir köyünde 90 yılda bir gerçekleştirilen yaz dönüşü ritüellerini yerinde izleme planını Dani'ye haber vermeden yapmaktan da geri durmuyor. Yani bir bakıma hayatın ona biçtiği "sevgili" ve "arkadaş" rollerinin hakkını vermeye çalışırken ikisi birbirine karışıyor, hasbelkader Dani de İsveç planına dâhil oluyor. Christian'ın oynaması gereken rollere Dani'nin yaşadığı travmanın birbirleriyle çakıştığı noktalar,…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Ari Aster'ın yeni filmi Midsommar da Hereditary ile açılan yoldan, ama onu -oldukça- genişleterek ilerleyerek son yılların en görkemli korku filmlerden birine dönüşüyor ki anlatının zayıfladığı noktalar da bu görkemden kaynaklanıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.45 ( 20 votes)
70

Korku, belki de sinemanın içi en çok boşalmış, en eskimiş janrı. Normları ilk belirlenen janrların başında korkunun gelmesi bir yana, seyirciyi sadece germek/korkutmak mantığıyla hayata geçirilmiş, güçlü dramatik yapılar üzerine kurulmuş hikâyeler anlatmaktan uzak bir noktada duran kolaycı yapımcıların üretimleri, söz konusu türün bu hâlde olmasının ilk akla gelen nedenleri belki de. Sessiz sinema döneminde, Alman Dışavurumculuğu’nun başyapıtlarından Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi – Nosferatu, eine Symphonie des Grauens ya da Dr. Caligari’nin Muayenehanesi – Das Cabinet des Dr. Caligari gibi yapımlarla temeli atan korku janrı, 1930’larda yaratık filmlerinin yükselişine sahne olmuştur. Ardından da auteur sinemacıların bu türde de eserler vermesiyle zenginleşmiş, daha ciddiye alınır hâle gelmiştir. 80’ler ise John Carpenter’ın 1978 tarihli Cadılar Bayramı – Halloween’i ile temelini attığı slasher‘ların altın çağıdır büyük ölçüde. Wes Craven’ın 1996’da ilk filmini çektiği Çığlık – Scream serisi ile türün konvansiyonlarını ters yüz ederek, korku sinemasında bir dönemi kapatmıştır âdeta. Korku sinemasının tarihsel akışına böyle kabaca bir bakış attığımızda da karşımıza çıkan en bariz göstergelerden biri, öne çıkan korku filmlerinin çekildikleri dönemin tarihsel olgularıyla ve sinema sanatının akışına paralel anlatılar ortaya koyuyor olması belki de. Bu bağlamda son yıllarda çıkan hemen hemen tüm kalburüstü korku filmlerinin, bağımsız yapımlar olması tesadüf değil. Peşimdeki Şeytan – It Follows’tan Karabasan – The Babadook’a bu çerçevede değerlendirilebilecek ve ciddi başarıya ulaşan tüm filmlerin, korku konvansiyonalarını kullanmak ya da dönüştürmekte sergilediği hünerin yanında, çok güçlü hikâyeler anlattığını da söyleyebiliriz kolaylıkla. Şüphesiz ki yönetmen Ari Aster’ın ilk uzun metraj filmi Ayin – Hereditary de bu başlık altında değerlendirilebilecek filmlerden biri. Aile kurumunun dinamiklerinden ve bu kurumun işleyişinden doğan travmalar üzerine kurulmuş bir temelden, korku hissinin kökenlerine dair önemli bir anlatı kurabiliyordu Aster bu filmde. Bu dünyada korku denilen duygu, cadılık gibi türün sıklıkla başvurduğu olgulardan birine paralel olarak, gündelik hayatın içinden doğuyordu. Yönetmenin yeni filmi Midsommar da Hereditary ile açılan yoldan, ama onu -oldukça- genişleterek ilerleyerek son yılların en görkemli korku filmlerden birine dönüşüyor ki anlatının zayıfladığı noktalar da bu görkemden kaynaklanıyor.

Midsommar: Korku Türünde Bir Meydan Okuma

Filmin anlatısal ve biçimsel tercihlerine geçmeden önce, Ari Aster’ın Midsommar’da bildiği sularda gezindiğini söylemekte fayda var. Hereditary’den önce çektiği kısa filmlerde de aile kurumunun altındaki zeminin ne kadar kaygan olduğu üzerine kafa yoran sinemacı, anlatısını yine benzer bir temel üzerine kuruyor. Midsommar’în merkezinden karakter Dani; aile fertleriyle, özellikle de kız kardeşiyle sorunlar yaşıyor. Hem bu sorunlar sürerken hem de bu sorunlar bir trajediye dönüştüğünde de erkek arkadaşı Christian’ın desteğine ihtiyaç duyuyor. Christian bu desteği Dani’ye veriyor görünse de onun tamamı erkeklerden oluşan arkadaş grubu, bu durumdan şikayetçi. Bu durum, Dani ve Christian’ın ilişkisinin sorunlu bir duruma gelmesine uzanan durumu tetikliyor. Christian, kız arkadaşına yaşadığı travmanın ardından kendinden bekleneni yapıp onun yanında dururken, arkadaşlarıyla birlikte İsveç’e gitme ve bu ülkenin ücra bir köyünde 90 yılda bir gerçekleştirilen yaz dönüşü ritüellerini yerinde izleme planını Dani’ye haber vermeden yapmaktan da geri durmuyor. Yani bir bakıma hayatın ona biçtiği “sevgili” ve “arkadaş” rollerinin hakkını vermeye çalışırken ikisi birbirine karışıyor, hasbelkader Dani de İsveç planına dâhil oluyor. Christian’ın oynaması gereken rollere Dani’nin yaşadığı travmanın birbirleriyle çakıştığı noktalar, Midsommar’ın anlatısının da temelini oluşturuyor aslında.

Ari Aster’ın ikinci uzun metrajlısını, Dani’nin travması ve bireylerin gündelik hayattaki rollerinin temellendirildiği ilk blok ve devamında karakterlerin İsveç’e gitmesinin ardından gelişenlerin anlatıldığı ikinci blok olarak ikiye ayırabiliriz. Bu iki blok, görsel anlamda birbirlerinin tam zıttı olarak kurgulanmış. İlk blok genellikle iç mekânlarda, karanlıkta geçerken, ikinci blok ise filme de adını veren ritüelin gerçekleştirildiği İsveç köyünde seyrediyor. Güneşin neredeyse hiç batmadığı, genişte bir düzlük üzerine kurulmuş, yapıların sadece ahşap kulübelerden ibaret olduğu bu lokasyonda geçen sahnelerin neredeyse tamamı gündüz saatlerinde, güneşin parladığı vakitlerde geçiyor. Ari Aster’ın bu tercihi korku janrının yerleşmiş konvansiyonlarına bir meydan okuma olarak görülebilir. Zira korku sineması, ilk günlerinden itibaren bilinmezin bireyler üzerinde yarattığı tedirginlik temeli üzerine kurulmuştur. Bu bilinmezlik durumu da genel itibarıyla karanlıkla sağlanır, karanlıktan çıkan bir korku figürü -sıklıkla jump scare mantığıyla- seyircileri tedirgin eder. Lakin Aster’ın Midsommar’daki üslubu bunun tam zıttı. Bu köyün film boyunca şiddet dozu daha da artan ritüellerine dair herhangi bir eğilim asla yok; aksine ne olup bitiyorsa en ince detayına kadar seyircilerin de bunlara şahitlik etmesinden yana tercihlerde bulunuyor. Bu sebeple şiddet yüklü ritüellerin yaratacağı korku hissinin içi gittikçe boşalırken, Midsommar’ın tedirginlik edicilik düzeyi hep aynı çizgide devam ediyor ki bunun da Aster’ın filmdeki en büyük başarısı olduğu pekâlâ söylenebilir.

Bu tutarlılığın sağlanmasında aslan payı, filmin anlatısının temelinin kurulduğu ilk bölümde. Bu bölümde yaşanan kayıpların etkileri, hayatın, toplumsal yapının bireylere atadığı rollerin doğurduğu sonuçların benzerleri ya da devamları, olayların geçtiği ücra İsveç köyünde de etkisini kaybetmiyor. Bu bağlamda karakterlerin Amerika’dan İsveç’e geldiklerinde kameranın yaptığı dairesel hareket de bir temele oturuyor. Zira, 90 yılda bir gerçekleştiği söylenen bu büyük seremoninin kurallarının bireyler üzerindeki etkisi, toplumsal anlamda norm kabul edilen her şeyin etkisinden çok farklı değil. Yine kayıplar yaşanıyor, bireyler bunlarla yüzleşmek, bunlar karşısında tutumlar geliştirmek durumunda kalıyor; yine kişilerden fedakârlıklar bekleniyor, bu fedakârlıklar sonuçlar, yeni sorumluluklar doğuruyor. Yani Midsommar, klasik bir korku sineması örneğinden uzak bir noktada duruyor. Karşımızdakinin; ister modern bir kentte, ister gözlerden uzak bir İsveç köyünde olsun toplumsal yapının bireylere dayattığı rollerin etkilerini ürpertici bir noktadan ele alan bir ilişki draması olduğu bile söylenebilir. Tam da bu noktada Aster’ın Midsommar’ın referans filmleri arasında Bergman’ın bir Evlilikten Manzaralar – Scener ur ett äktenskap’ını sayması anlamlı hâle geliyor.

Aster’ın kurduğu anlatı, korku ve ilişki draması arasında tutarlı bir şekilde gidip gelirken, zaman zaman hedeften şaşabiliyor. Yönetmenin görkemli bir sinematografi yaratma isteği filmin her saniyesinden sezilebiliyor. Ve durum sahne sahne bakıldığında Midsommar’ı müthiş zanaatkârlık eserine dönüştürüyor. Öyle ki, filmin şimdiden sinema tarihine unutulmaz sahneler armağan ettiğini söyleyebiliriz. Bu türden bir yönetmenlik tercihinin yarattığı sorun ise gösterişçilikten ziyade, bu sahnelerin yarattığı anlamların oluşturduğu muğlaklıktan ileri geliyor. Bu görkemli sahnelerin müthiş, tadına doyulmaz bir seyir zevki sunarken, finale doğru Dani’nin ya da Christian’ın eylemlerini ve bu eylemlerin sonuçlarını politik anlamda sorunlu görülebilecek bir noktaya çektikleri de söylenebilir. Bu durum Midsommar’ın en başından itibaren kurduğu dengeli anlatımın tam olarak nasıl bir söz ürettiğini muğlaklaştırması gibi bir sonuç doğuruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi