Hep sonuca bakarız. Ve dolayısıyla da aslında nihai sona bakarız. Kendimizi veya bir öteki olarak başkasını eyleme geçiren sebebe ve eylemin kendisine bakmayız; eylemin nereye ulaştığına, nerede noktalandığına bakarız. Genelde bir eylem nasıl bittiğiyle değerlendirilir, sürecin kendisi yerine. Sıklıkla kullanılan ‘’sonuç olarak başardık" veya "sonuçta başaramadık’’ gibi ifadeler sürecin kendisini değersizleştirerek, elde edilen sonuca veya gelinen noktaya dikkatleri çeker. O nokta içinse yapılan her şey mübah gibi algılanır. Oysa eylemin süreci en az sonucu -tabii varsa- kadar önemlidir. Biz varlığımızla da sadece nokta koymaya çalışırız. Ancak varlık olarak insan, kendisini böyle mi tanımlar? Varlık konusuna bu denli ‘’basit’’ yaklaşılabilir mi? Hepimiz, birtakım eylemlerimizin nihai sonuca ulaşmasını bekleyerek veya o sona ulaşarak mı kendimizi tamamlıyoruz ya da hakikate ulaşıyoruz? Geleneksel dramaturji ne yapar? Bize bir eylemi başlatır, engellerle ilerletir, arzuyu Everest‘e ulaştırır ve ardından hızlı bir inişle dingin nihai sona ulaşır. Biz de böylece rahatlamış oluruz. Bu temel dramaturji aslında cinsellikte de böyledir. Yani bu dramaturji biçimine sadece edebiyattan veya sinemadan alışık değiliz; biz zaten arzuyu böyle sıraladığımız için -bu örneği filmde bahsi geçen Freud nedeniyle verdim- bu rahatlatan yapı, insan yaratımı olan sanatta da böyle karşımıza çıkmaktadır. Seyirci olarak bizler bir filmi izlerken, tatmin olmayı bekleriz. O eser bizi eylemin tırmanışıyla ve tutarlı bir sonla tatmin etmek zorundadır. Çünkü biz ‘’anlamak’’ isteriz. Çünkü biz çok önemliyiz. O koltukta boşuna oturmak istemeyiz, daha doğrusu varlığımızın hatırlatılmasını istemeyiz. Dolayısıyla bize kurmaca da olsa bir ‘’anlam’’ yüklenmek zorundadır. Biz o tatlı anlama alışığız, onun meşakkatli arayışına değil. Ve bu anlam ister alıştığımız dramatik kalıplarda, ister yeni anlatım dilleriyle önümüze sunulsun, yine de putun kendisi olacaktır. Put Şeylere: Bir Anlama İndirgenmiş Her Şey Üzerine Bir Film Onur Ünlü, Demokratik Dramaturji adı altında bir sinema anlayışı ortaya atmıştı. Put Şeylere bu görüşün aslında ilk filmi. Kısaca Demokratik Dramaturji, orta sınıfın görüşleri çevresinde üretilen, beğenilme kaygılı, fon arayışıyla ve dağıtımla başka bir şekle giren, zincirlenen sinema filmlerini daha özgür kılmayı amaçlıyor. Demokratik Dramaturji aslında yeni bir tanım, bir buluş da değil. Benzer hareketler sanatın diğer dallarında da karşımıza çıktı. Ancak burada anlatımda farklı yollara gidildiği gibi, zaten orta sınıfa mensup seyircinin (hatta yönetmenin) algıları ve beğenilerinin sorgulaması da gerçekleştiriliyor. Böylece belirlenmiş sinema ideolojisini daha demokratikleştirmek amaçlanıyor. Fakat yine de Put Şeylere filmi bunun sadece ilk adımları olabilir. Çünkü böylesi bir toplumsal algı yalnızca sinema sanatının etkisiyle değişemez. Bu görev bir sinema filminin tek başına başarabileceği bir şey değil. Film, İstanbul’un Cihangir semtinde yaşayan bir grup insana odaklanıyor. Bu insanlar benzer özelliklere sahipler ve birbirlerine ‘’mecburi’’ bağlarla bağlanmış durumdalar. Mekânda beraberler ancak kişisel tatminde ve hislerde kesinlikle başka dünyalarda yaşıyorlar (Bize çok da yabancı değil sanki?). Onların birbirlerine dayattıkları zavallı varlıkları, birbirlerine yükledikleri bir eziyet hâline geliyor. Ve film bu eziyeti, içinde melankoli barındıran bir mizah duygusuyla buluşturuyor. Ben buna kısaca ‘’Varolmanın Dayanılmaz Komikliği’’ diyorum. Filmden bağımsız olarak, hayatın kendisinde de sıklıkla karşılaştığım bir gülme nedeni bu. Fakat Put Şeylere sadece bundan ibaret değil. Filmin sıklıkla olumsuz eleştirildiği kısım anlamdan noksan olması. İçinde kurulu bir hikâyenin olmaması ve değişik bir yapı yerine tamamen yapısız olması. Bunlar aslında…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

İzleyici olarak filmsel tatminin peşindeyseniz Put Şeylere filmi beklentilerinizi boşa çıkaracağı gibi kendisinden nefret edilmesine de sebep olacaktır. Ama bunun dışında filmin size sunduğu bambaşka bir deneyime hazırsanız, koşulsuz kabul ediyorsanız izleyebilirsiniz.

Kullanıcı Puanları: 4 ( 11 votes)
50

Hep sonuca bakarız. Ve dolayısıyla da aslında nihai sona bakarız. Kendimizi veya bir öteki olarak başkasını eyleme geçiren sebebe ve eylemin kendisine bakmayız; eylemin nereye ulaştığına, nerede noktalandığına bakarız. Genelde bir eylem nasıl bittiğiyle değerlendirilir, sürecin kendisi yerine. Sıklıkla kullanılan ‘’sonuç olarak başardık” veya “sonuçta başaramadık’’ gibi ifadeler sürecin kendisini değersizleştirerek, elde edilen sonuca veya gelinen noktaya dikkatleri çeker. O nokta içinse yapılan her şey mübah gibi algılanır. Oysa eylemin süreci en az sonucu -tabii varsa- kadar önemlidir. Biz varlığımızla da sadece nokta koymaya çalışırız. Ancak varlık olarak insan, kendisini böyle mi tanımlar? Varlık konusuna bu denli ‘’basit’’ yaklaşılabilir mi? Hepimiz, birtakım eylemlerimizin nihai sonuca ulaşmasını bekleyerek veya o sona ulaşarak mı kendimizi tamamlıyoruz ya da hakikate ulaşıyoruz?

Geleneksel dramaturji ne yapar? Bize bir eylemi başlatır, engellerle ilerletir, arzuyu Everest‘e ulaştırır ve ardından hızlı bir inişle dingin nihai sona ulaşır. Biz de böylece rahatlamış oluruz. Bu temel dramaturji aslında cinsellikte de böyledir. Yani bu dramaturji biçimine sadece edebiyattan veya sinemadan alışık değiliz; biz zaten arzuyu böyle sıraladığımız için -bu örneği filmde bahsi geçen Freud nedeniyle verdim- bu rahatlatan yapı, insan yaratımı olan sanatta da böyle karşımıza çıkmaktadır. Seyirci olarak bizler bir filmi izlerken, tatmin olmayı bekleriz. O eser bizi eylemin tırmanışıyla ve tutarlı bir sonla tatmin etmek zorundadır. Çünkü biz ‘’anlamak’’ isteriz. Çünkü biz çok önemliyiz. O koltukta boşuna oturmak istemeyiz, daha doğrusu varlığımızın hatırlatılmasını istemeyiz. Dolayısıyla bize kurmaca da olsa bir ‘’anlam’’ yüklenmek zorundadır. Biz o tatlı anlama alışığız, onun meşakkatli arayışına değil. Ve bu anlam ister alıştığımız dramatik kalıplarda, ister yeni anlatım dilleriyle önümüze sunulsun, yine de putun kendisi olacaktır.

Put Şeylere: Bir Anlama İndirgenmiş Her Şey Üzerine Bir Film

Onur Ünlü, Demokratik Dramaturji adı altında bir sinema anlayışı ortaya atmıştı. Put Şeylere bu görüşün aslında ilk filmi. Kısaca Demokratik Dramaturji, orta sınıfın görüşleri çevresinde üretilen, beğenilme kaygılı, fon arayışıyla ve dağıtımla başka bir şekle giren, zincirlenen sinema filmlerini daha özgür kılmayı amaçlıyor. Demokratik Dramaturji aslında yeni bir tanım, bir buluş da değil. Benzer hareketler sanatın diğer dallarında da karşımıza çıktı. Ancak burada anlatımda farklı yollara gidildiği gibi, zaten orta sınıfa mensup seyircinin (hatta yönetmenin) algıları ve beğenilerinin sorgulaması da gerçekleştiriliyor. Böylece belirlenmiş sinema ideolojisini daha demokratikleştirmek amaçlanıyor. Fakat yine de Put Şeylere filmi bunun sadece ilk adımları olabilir. Çünkü böylesi bir toplumsal algı yalnızca sinema sanatının etkisiyle değişemez. Bu görev bir sinema filminin tek başına başarabileceği bir şey değil.

Film, İstanbul’un Cihangir semtinde yaşayan bir grup insana odaklanıyor. Bu insanlar benzer özelliklere sahipler ve birbirlerine ‘’mecburi’’ bağlarla bağlanmış durumdalar. Mekânda beraberler ancak kişisel tatminde ve hislerde kesinlikle başka dünyalarda yaşıyorlar (Bize çok da yabancı değil sanki?). Onların birbirlerine dayattıkları zavallı varlıkları, birbirlerine yükledikleri bir eziyet hâline geliyor. Ve film bu eziyeti, içinde melankoli barındıran bir mizah duygusuyla buluşturuyor. Ben buna kısaca ‘’Varolmanın Dayanılmaz Komikliği’’ diyorum. Filmden bağımsız olarak, hayatın kendisinde de sıklıkla karşılaştığım bir gülme nedeni bu. Fakat Put Şeylere sadece bundan ibaret değil.

Filmin sıklıkla olumsuz eleştirildiği kısım anlamdan noksan olması. İçinde kurulu bir hikâyenin olmaması ve değişik bir yapı yerine tamamen yapısız olması. Bunlar aslında yanlış gözlemler de değiller. Ama zaten ‘’bilinçli bir anlama ve kabul edilebilir tutarlılığa’’ ulaşmak istemeyen bir filme anlamsız deyip geçmek çok kolaydır. Eğer bu film anlamsızlık olgusunu temel dramatik yapıya bağlı bir hikâyeye dayanarak anlatsaydı, muhakkak bir beğeni oluşturacaktı. Fakat bu sefer de kendiyle çelişecekti.

Filmde Lacan’dan İbn-i Haldun’a, Freud’dan Badiou’ya kadar pek çok düşünüre ve yazara atıflarda bulunuluyor. Bu atıflar aslında her ne kadar birbirinden bağımsız gözükseler de biraz kurcaladığımız zaman filmde bir yerlere oturduklarını anlıyoruz. Bu atıflardan bence en önemlisi bir uyuşturucu satıcısına söylenen replikte ortaya çıkıyor: ‘’ Bence bütün torbacılara Badioucu olay dersleri vermeliler…’’

Badiou, olaydan bahsederken bize mevcut durumdan, rutinden bir kopma sürecinde ortaya çıkabilecek hakikate işaret etmişti. Bu kopuşa neden olan ‘’olay’’ aslında bir süreci kapsıyordu. Yani aslında anlam arayışı, bir oluş süreciydi, olmuş bir şey değildi. Belki burada biraz fazla kişisel bir yorum yapacak olsam da filmin kendisinde de böyle bir oluş süreci görüyorum. Ve zaten yönetmen de filmi yazarken akışkan davrandığını dile getirmişti. Dolayısıyla bir bütünden ziyade o an, o durumda olan eylemlerin oluşlarına tanık oluyoruz. Buradan bir hakikat çabası çıksa da bir anlam çıkmaz. Fakat seyirci böyle bir hakikat arayışına hazır mı? İşte bu asıl sorulması gereken soru. Açıkçası, film Badiou’dan bahsetmese ve benim bu düşünüre ilgim olmasa bu pencereden filmi değerlendirebilir miydim, tam olarak emin değilim.

Put Şeylere bir anlama indirgenmiş her ‘’şey’’ üzerine bir film. Filmde hem fiziksel olarak gerçek putlar (Antik dönem Tanrı anıtları gibi) yer alıyor hem de varlığa bu zamana kadar yüklenen tüm anlamlar put olarak görülüyor. Filmin dili de bu ‘’oluş’’ sürecine uyarak kendini tamamen sallantıya bırakıyor. Bununla beraber filmi izlerken sıklıkla bir şiirin bizde yarattığı imgelemi hissediyoruz. Aslında Onur Ünlü sinemasında şiirlere çok alışığız, fakat bu sefer şiir bir sinematik durumu süslemekten ziyade yarattığı duygular ve görüntülerle önümüze geliyor. Dolayısıyla zaman çizelgesi olarak film aslında ne başlıyor ne de bitiyor, sadece oluyor. Filmin jenerik kısmında ‘’Son’’ diye karşımıza çıkan yazı aslında sadece bir şaka. Ve zaten hangi şiir kendini ‘’Son’’ diye noktalar?

Sonuç olarak Put Şeylere filmine iyi ya da kötü demek, beğenip beğenmemek bir önem taşımıyor. Çünkü yargıya belirli kriterlere göre varılır. Film aslında bir varlık/hakikat sorgusu için araç olarak kullanılmış. Bu nedenle alışılagelen hiçbir filmsel öge kullanılmıyor. Dolayısıyla izleyici olarak filmsel tatminin peşindeyseniz Put Şeylere filmi beklentilerinizi boşa çıkaracağı gibi kendisinden nefret edilmesine de sebep olacaktır. Ama bunun dışında filmin size sunduğu bambaşka bir deneyime hazırsanız, koşulsuz kabul ediyorsanız izleyebilirsiniz.

Notlar:

  1. Puanı formalite olarak vermek zorunda olduğum için her zamanki puan verme kriterlerime göre belirledim. Böyle bir filmde, bir önem taşımıyor.
  2. Jenerik bitimini bekleyen seyircilere mail üzerinden cevaplanabilecek özel bir soru soruluyor.
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi