Punishment Park 1971 yapımı, Peter Watkins’in çektiği belgesel formatında yarı kurmaca bir filmidir. Film aslında giriş sekansında tüm hikâyesini bize anlatır. Bize de devamında tarihe tanıklık etmek kalır.

 ‘’McCarran Kanunu olarak da bilinen, 1950 İç Güvenlik Kanunu’nun 2. Maddesinin verdiği yetkiyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, meclisten onay almadan ülke genelinde ayaklanma çıktığına karar verme ve olağanüstü hâl ilan etme yetkisine sahiptir. Başkan ayrıca sabotaja karışmasından şüphelenilen kişileri şüphe için gerekçe bulduğu takdire yakalama ve alıkoyma yetkisine sahiptir. Yakalanan kişiler kefalet hakkı tanınmaksızın ve kanıta bakılmaksızın mahkemeye çıkarılacak ve gerekli görüldüğü takdirde cezaya çarptırılacaktır.’’

Filmi daha iyi anlayabilmek için temelde Peter Watkins’i, bir nebze de olsa tanımamız gerekiyor.  Kraliyet Sanat Akademisi’nde oyunculuk eğitimi alan yönetmen, tüm filmografisi boyunca çok derin bir sistem ve medya eleştirisi yapar. İngiltere doğumlu yönetmen aslında tam bir sürgündür, yurtsuzdur. Culloden’de 1745 Jakobite Ayaklanması’nı, La commune’de Paris komün günlerini ve Punishment Park filminde de 1970’lerde savaşın gölgesindeki Amerika’nın politik ayıplarını anlatır. Kariyeri boyunca çektiği tüm belgesel-drama (docurama da diyebiliriz) filmleri hep aynı şeylerden bahseder: Adalet, ezilenler, hak, isyan ve emek.

Punishment Park: Ne Yazık ki; Geçmişin, Şimdinin ve Geleceğin Filmi

Punishment Park ise Amerika özeline odaklanan bir filmdir. Amerika, 1970 yılında Kamboçya’yı işgal etmek üzeredir ve elindeki kolluk kuvvetlerine ekstra olarak 100.000 kişi daha eklemiştir. Bir yandan dünyanın diğer ucunda bir operasyona girişen Amerika, diğer yandan da kendi içindeki ‘’tehlikeleri’’ ayıklamanın derdine düşmüştür. Watkins bu filmde, dönemin üniversite gençliğinin isyanı sonucunda ülkede ortaya çıkan karışıklık hâlini kendine meta olarak belirlemiştir. Punishment Park’ta herkesin bir mucize olarak bildiği Amerikan Rüyası kavramını yerle yeksan edilmiştir. Temeli, hak ve özgürlükler olan bir ülkenin aslında özünde insanları nasıl kendi çıkarlarına göre konsolide ettiğini, lafını hiç eveleyip gevelemeden izleyicinin suratına çarpmıştır Watkins. Amerika savaş hâlindedir. Zamanın ruhu ise savaş karşıtı gençlerin yükselişini ateşler.  Watkins, o dönem gençlere uygulanan baskıyı hikâyeye muhteşem bir detay ekleyerek anlatmayı seçmiştir. Mahkeme karşısına gelen bu ‘’marjinal’’ gençler aldıkları hapis cezası yerine seçebilecekleri alternatif bir uygulama ile karşı karşıya kalır: Ceza Kampı. 15-20 yıl arası ceza alan gençlere alternatif olarak sunulan ceza kampının resmiyetteki anlamı şu şekildedir: ‘’Ceza kampı ABD Senatosu Asayiş Sağlama Altkurulu tarafından silah zoruyla hükumete başkaldıran kişileri eğitim yoluyla cezalandırarak geri dönüşümlerini sağlamayı amaçlar.’’ Kaliforniya çöllerindeki bu parkta gençler dört gün süren bir hayatta kalma mücadelesine sürüklenir. Gençler, hedefteki Amerikan bayrağına ulaşırsa özgür kalacaklardır. Kolluk kuvvetleri ise gençlere yalnızca belirlenen alanın dışına çıkmaları durumunda müdahil olacaktır ama tarihin her döneminde olduğu gibi kolluk kuvvetleri yetkilerini misliyle aşar. İşte tam bu noktada Watkins’in dahiyane kurgusuna tanık oluruz. Watkins, filmi iki grup üzerinden kurgular. İlk grup parkta hayatta kalma mücadelesi verirken, diğer grup ise mahkeme karşısında yargılanmaktadır. Yargılanan grubun içerisindeki gençlerin çeşitliliği üzerinden neredeyse tüm toplumsal sorunlar üzerine etkileyici diyaloglar izleriz. Emperyalizm, soykırım,  siyahilerin ülkedeki durumu, azınlıklar, kadın hakları, sivil itaatsizlik, vicdani ret, savaş karşıtlığı, öğrenci hareketi, kültür-sanat erozyonu, medyanın tekelleşmesi… Yargılanan gençler canhıraş bir şekilde dertlerini anlatmaya çalışırken, hemen hemen aynı sebeplerden dolayı ceza alan diğer gençler de parkta hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Watkins aslında bu işin bir çıkmaz olduğunu ve örgütlenmezsek her zaman kaybedeceğimizi ince ince beynimize işler. Sistem çarklarını kurmuştur ve bizleri öğütebildiği sürece işlemeye devam edecektir. Sisteme isyan etmek de kolay değildir. Parkta hayatta kalma mücadelesi veren gençlerden biri bu durumu çok güzel açıklar: ‘’Derdimiz isyan etmek, özgürleşmek ama kuralları polisin koyduğu bir oyunda hayatta kalmaya çalışıyoruz.’’ Hayatta kalmaya çalışan grup kendi içinde fraksiyonlara ayrılsa da sonunda hiçbiri başarılı olamaz. Çünkü sistem sizi bir kere komünist diye işaretlediyse isyan etseniz de, orta yolu bulmaya çalışsanız da muktedir sizin üstünüzden dozer gibi geçmeye çalışır. Mahkemelere kendinizi anlatamazsınız çünkü mahkemeler muktedirin çıkarlarına hizmet etmekle yükümlüdür. Orta sınıf milliyetçi-muhafazakâr değerlere zarar gelmesine asla izin vermezler. Onlar için binlerce kilometre uzaklıktaki savaş bir fetihtir.

Konu olarak etkileyici ve her döneme uyun bir tema seçen Watkins, teknik anlamda da oldukça başarılı bir iş çıkarır ortaya.  Çift katmanlı olarak düşündüğü kurgu, hem seyircinin heyecanını diri tutar hem de sağlam geçişlerin etkisiyle seyircinin mesajı direkt almasına katalizör olur. Watkins oyuncuları da ideolojik olarak gerçekten oynadığı role inanan insanlardan seçmiştir. Diyalogların çoğu emprovize olsa da asla sakil kaçmaz.

Peki bu film neden bu kadar değerlidir ve neden hak ettiği değeri görememiştir? İlk olarak ikinci sorudan başlayacağım. Film hak ettiği değeri görememiştir çünkü çekildiği döneme göre inanılmaz cesur söylemleri olan bir yapımdır. Bu film sebebiyle Watkins Amerika’dan göç etmek zorunda kalmıştır. Punishment Park, birkaç festivalde gösterildikten sonra Amerika’da yasaklanmış ve tamamen underground bir film hâline gelmiştir. Filmi bugün izlediğimizde hikâye bize klişe gelebilir ama 1971’de bu söylemlerde bulunmak oldukça yenilikçi ve cesur hareketti. Watkins kendisinden sonraki birçok insana ilham kaynağı olmuştur. Bedel ödemiştir ama sarsılmaz denen kapıları sonuna kadar açmıştır.

İlk sorumuza dönelim? Bu film neden bu kadar değerlidir? Aslında bu sorunun da çok basit bir cevabı var. 47 yıl önce çekilen bu film hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bu, aslında çok acı bir durum olsa da ne yazık ki sistem işlemeye devam ettikçe 147 yıl sonra da film güncelliğini korumaya devam edecektir. Aslında yazıyı başından beri okuyan herkesin gözünde canlanan tek şey var: Bu topraklar. Olağanüstü hâl, baskı, şiddet, polis devleti, devletin bekası, adalet, vicdan, hak, hukuk… Faşizm dünya üzerindeki en büyük hastalık ve ne yazık ki biz de iliklerimize kadar bu hastalığı hissediyoruz. Konuşamıyoruz, yazamıyoruz, hareket edemiyoruz ya da bunları yaparken korkuyoruz, susuyoruz. Üzücü olsa da Punishment Park bu yüzden değerli. 47 yıl sonrayı görebildiği için.

Filmin sonunda yargılanan gençlerin avukatının son savunmasıyla yazımı bitirmek istiyorum. ‘’Ülkemizin sokakları kargaşa içinde. Üniversiteler başkaldıran ve isyan çıkaran öğrencilerle dolu. Komünistler ülkemizi yıkmaya çalışıyor. Rusya bizi gücüyle tehdit ediyor ve cumhuriyet tehlikede. Evet içeriden ve dışarıdan tehlikeler var. Ulusumuzun düzeni için kanun ve düzene ihtiyacımız var. Tüm bunlar bizim başkanımızın sözleri olsaydı bağışlanabilirdik ama değiller. Bu sözler 1932’de Adolf Hitler tarafından söylendi.  Bu ülkede bir kanun ve nizam olduğunun farkındayız. Bana cezanın neden uygulanmaması gerektiğini soruyorsunuz, söyleyecek bir şeyim olup olmadığını soruyorsunuz. Bütün bu insanların genç olması, önlerinde uzun bir hayat olması, Anayasa ve insan haklarından faydalanabilen vatandaşlar olmaları dışında aklıma hiçbir şey gelmiyor.’’

Hitler’in 1932’de söylediklerinin bir kelimesi bile bize yabancı değil. Her sabah gazetelerde, televizyonlarda duyuyoruz. Her isyanımızda, her düşüncemizde, her hareketimizde ‘’vatan haini’’ damgasını yemeye devam ediyoruz. Sistem işlemeye devam ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi