Kendine has üslup geliştirmiş Fransız sinemacılardan biri Jacques Tati. Bedensel performansa ve görselliğe dayalı komedi anlayışı, modern hayatın getirip bizlere dayattığı yaşam biçimine alaycı yaklaşımlıyla akıllarda kalmış bir isim. Sessiz sinema dönemi oyunculuk ve mizah anlayışını kendi kuşağındaki temsilcisi desek yeridir. Geleneksel ya da yerleşik olanla yeniyi temsil eden modernite arasındaki gerilim, Tati’nin çıkış noktası diyebiliriz. Yarattığı ve bizzat kendisinin canlandırdığı Şarlovari bir karakter olan Mösyö Hulot, karakteri ve yaşatmaya çalıştığı değerleriyle modern hayatın getirdiklerine bayrak açıp direnişe geçmiş bir karakter. Tati, kendi deyişiyle sistemleştirmeyi ve mekanizasyonu sevmiyor. Modernitenin tüm hayatlarımızı belirli bir düzene ve plana bağlama eğilimi onda bir tedirginlik yaratıyor. İşte Mösyö Hulot bu tedirginlik ve karşı duruşun bir dışavurumu, adeta yaratıcısı Jacques Tati’nin iç sesinin vücuda gelmiş hâli gibi. Israrla ve büyük bir alaycılıkla modernitenin rasyonel aklına ve teknolojisine direniyor. Bu çabası ona sempati uyandıran romantik bir boyut katıyor. Esasında Hulot’nun bu romantik tutuculuğu hiç de yersiz değil, bugün yaşadığımız çağdaki hız saplantısı ve karmaşa içindeki sıkışma ve çaresizlik hislerini düşündüğümüzde ona hak veriyoruz. Bu alaycılık, bu direniş boşuna değil.

Sinema yaşamı boyunca beş uzun metraj film çekmiş olan Jacques Tati, ilk filmi dışında diğerlerinde olayları kendisinin canlandırdığı Mösyö Hulot karakteri etrafında kurgulamıştır. Uzun boyu, sportmen görünümü, ağzından düşürmediği piposu, şemsiyesi, pardösü-şapka-papyondan oluşan kıyafet üçlüsü ve kendine has tavırlarıyla sıra dışı bir karaktere ve komik bir görünüme sahiptir. Düzenli bir işi olmayan, gamsız, keyfe keder yaşayan, çevresiyle iyi ilişkiler kuran biridir. Alıştığı hayattan ve çevresinden vazgeçmek istemez. Modernite ve teknolojiden azade bir duruş insanıdır. Başına gelen tüm komik hâller bu çelişkiden kaynaklanır. 1967 tarihli Oyun Vakti – Playtime, Tati sinemasının eleştirel bakışının modern kenti mercek altına aldığı bir kesiti temsil eder. II. Dünya Savaşı sonrası hızlı bir kentleşme-endüstriyelleşme sürecine giren Fransa’nın en büyük metropolü Paris, hızla artan nüfusu ve köklü biçimde değişen sosyal-ekonomik yaşam biçimiyle ilginin merkezi olur.

Gelenekle Modernite Arasında Mösyö Hulot

Playtime’de gördüğümüz Paris, 1960’lı yılların hızlı bir toparlanma, değişme evresine girmiş şehridir. Yeni sosyal ve ekonomik düzen eskiden kopuşu, bunun yerine küresel bazlı modern hayatı getirmiştir. Değişim farkı boyutlarda, çoklu biçimde yaşanır. Buna kentleşmenin yeni biçimleri de dâhildir. Senaryosu da kendisine ait olan yönetmen Tati, bir önceki filmi Amcam – Mon oncle’da ev üzerinden kurduğu eleştirel bakışı bu sefer şehir üzerinden kurar. Hedefinde yine modern hayat, teknoloji, yeni mimari ve eskinin karşıtını temsil eden yeni yaşam biçimi vardır. Mösyö Hulot’nun yolu bu sefer Paris’e düşer. Kentsel alanın eleştirel bakışın merkezinde olduğu filmde masraftan kaçınılmamış, “nesnel, acımasız ve steril bir dünyanın yer aldığı, vahşice düz hatlı dekorlardan oluşan soğuk bir fütürist kent olan ‘Tativille’ inşa edilmiştir” (Şener ve Şenyurt, 2015: 212). Bu tasarım, ilhamını hızla yeni bir kentsel kimliğe bürünen dönemin Paris’inden alır. Savaş sonrasının kenti, küreselleşme eğilimlerinin de etkisiyle hızlı bir inşa sürecine girmiş, gökdelenler ve vinçler şehrine dönüşmüştür. Tativille, bu durumun bir yansımasıdır.

Filmde karşılaşılan belli başlı ana mekânlardan ilki, işlevi ilk anda anlaşılamayan havalimanıyla başlar. Dikdörtgen prizma biçiminde tasarlanmış, dış yüzeyi camla kaplı mekânın iç kısmıysa gri tonların hâkim olduğu steril bir görünüme sahiptir. Uzun koridorlarında gidip gelenler olur ancak burası tam olarak neresidir ilk bakışta anlaşılmaz. Dakikalar ilerledikçe buranın bir havalimanı olduğunu anlarız. Modernist tarzda Uluslararası Üslup’ta inşa edilmiş yapı, “soğuk ve düzgün formlara” ve geometrik netliklere sahiptir (Şener ve Şenyurt, 2015: 212). Kendisi diğer yapılardan ayıracak net bir ayırt ediciliği yoktur. Bu sebeple tatil için kente gelen Amerikalı turistler mekânı hiç yadırgamaz. Turist kafilesinin havalimanından otele giderken görülen şehir, yeni metropol hakkında önemli ipuçları verir. Birbirinin benzeri çok katlı, cam cepheli binalar yol boyu sıralanmıştır. Hepsi Uluslararası Üslup’ta yapılmış bu binalar, dünya şehirlerinin giderek birbirlerine benzemeye başladığının işaretidir. Her yerde aynılık ve standartlaşma, şüphesiz yeni kentsel paradigmanın bir ürünüdür. Yeni metropol izleyiciye gösterilirken şehri deneyimleyenlerin Amerikalı turistler olması ironiktir. Gördüklerinin benzerliği karşısında şaşıran Amerikalılarda yeni Paris, “tıpkı Amerika” hissiyatı yaratır. Bu benzerlik film boyunca devam eder.

Karşılaşılan ikinci ana mekân ofis binasıdır. Şeffaf camlarla bezeli, uzun koridorları olan, gri tonların hâkim olduğu yapı, görünüm itibariyle çevresindekilerden farklı bir özelliğe sahip değildir. Mösyö Hulot ilk olarak burada karşımıza çıkar, bir görüşme yapmak için yolu istemsizce buraya düşer. İçine girdiği mekânın cam malzemeyle sağlanmış şeffaflığı kafasının karışmasına neden olur. Her köşesi birbirine benzeyen büyük yapı, insanın yön bulma duygusunu zorlaştırır. Bunun dışında atmosferik olarak da baskılayıcıdır, “uzun ince koridorların çizgiselliğinin zaman kaybı ve sıkıcılık yaratması dışında bir anlamı olmadığı görülür” (Şener ve Şenyurt, 2015: 214). Zamanın en yeni teknolojisiyle döşenmiştir; ancak bu da işleri kolaylaştırmak yerine, ne işe yaradığı bilinmeyen bir sürü düğme/butonun varlığıyla kafa karışıklığına sebep olur. İşlevselliğin düşünüldüğü sade döşeme-aksesuar kullanımı dikkat çeker, modern tarzla uyumlu bu seçimin mekânın soğuk ve resmi atmosferi pekiştirmekten öteye gitmeyen bir katkısı olur. Öte yandan ofis tasarımları “iç içe geçmiş kutular ve mekân içinde mekân” anlayışından hareketle yapılmıştır. Hâliyle Mösyö Hulot da burada vakit geçirirken sıkılır, kaybolur ve istediği görüşmeyi yapamaz, oradan oraya savrulur. “Modern mimarinin sürprizli mekânları doğru bir işlevsel algı yaratmanın önüne geçer ve istem dışı davranışları gerçekleştirmek üzere özneler üzerindeki yaptırımı ve yön duygusunu kaybettirir.” Mösyö Hulot’nun bir türlü yönünün bulamayıp sürekli kaybolmasının temel nedeni “mekânın kimliğini okuyamamasındandır” (Şener ve Şenyurt, 2015: 217). Sade bir hayattan ve modern olmayanın alanından gelir, modernitenin mekânı onda şok etkisi yaratır.

Küreselleşen Dünya, Benzeşen Kentler ve Tüketim Olgusu

Ofis binalarının ardından kendisini bir anda fuar alanında bulan Mösyö Hulot, bu sefer alışveriş çılgınlığına tanık olur. Kendisiyle beraber Amerikalı turistler de oradadır. Burada en yeni ürünler sergilenir. Turistler büyük bir merakla tanıtımı yapılan ürünleri izlerler. Burada eleştirilen tüketim toplumu ve değişen tüketim alışkanlıklarıdır. Savaş sonrası dönemde görece refahı elde eden insanlar, sistemin yönlendirmesiyle kendilerini tüketimle ifade ederler. Ürünler, tasarımın hayli zorlandığı yeni biçimlerde sunulur; bunlardan biri Grek sütunu görünümlü çöp kutusudur. Antik medeniyeti ve geçmiş değerleri temsil eden sütun, bugünün dünyasında kendisine ancak çöp kutusu olarak yer bulabilmiştir. Eskinin yerine koyulan yeni, onunla bağını koparmıştır, tarihsiz bir yeni olarak karşımızda durur. Bu durum, Hulot örneğinde olduğu gibi insanda büyük bir şaşkınlık ve şok etkisi yaratır. Amerikalı turistler önemli bir anlatı unsuru olarak filmde yer alırlar. Gerek filmde eleştirilen mimari tarz, gerek yeni tüketim alışkanları ve kültürel kodlar Amerika menşeilidir. Dünya hız ve teknolojinin etkisiyle giderek küçülmekte, zaman-mekândan kaynaklı engelleri ortadan kalkmaktadır. Hızlanan iletişim kültürel alışverişi de artırır. Paris’te gördüğümüz yeni kentsel yapılanma ve gündelik hayat pratikleri giderek Amerikanvari bir hâl almaktadır. Tati, küçük anekdotlarla durumu hicveder. Amerikalı turistlerden biri cam kapıdan girerken yüzeyine Eyfel Kulesi ve çok katlı prizmatik binalardan birinin görüntüsü peş peşe yansır. Eski-yeni karşıtlığı ve değişim bu yansıma üzerinden bir kez daha vurgulanır. Bir başka örnekte dünya şehirlerini tanıtan afişlerin hepsinde var olan ortak şey, çok katlı modern binalardır. Amerika öncülüğünde dünyada yaygınlaşan bu tarz, bütün şehirleri birbirine benzeştirmekte ve özgünlüğü ortadan kaldırmaktadır. Tektipleşen mekân ve şehirler, Herbert Marcuse’nin deyişiyle giderek tek boyutlu insanı ortaya çıkarır. İnsanlar açısından oluşan durum her yerde olmak hissidir ancak bu, özünde hiçbir yerde olmakla eşdeğerdir. Tati’nin hissettirdiği şey buna tekabül eder.

Mösyö Hulot’nun tesadüfen karşılaştığı bir arkadaşına konuk olduğu ev, bir diğer ana mekândır. Ev, filmdeki diğer mekânlar gibi modern tarzda inşa edilmiş, cam cepheli, iç-dış karşıtlığı belirsizleştirilmiş, şeffaf ve yeni teknolojiyle donatılmıştır. İçerisi dışarıdan izlenebilir/gözetlenebilir hâldedir. Yeni tarz, özel alanın mahremiyetini ortadan kaldırıp onu seyirlik hâline getirmiştir. Yükselen orta sınıf, ev yaşantısını kamusal ilgiye açarak onu bir gösteriye dönüştürür. Bugün, sosyal medyada benzer şekilde gösteriye dönüştürülen özel yaşamları düşündüğümüzde bu eleştirinin haklılığı ortaya çıkar. Bununla birlikte evin iç düzenlemesinde işlev önceliği ve sadelik dikkat çeker. Duvara gömülü televizyon, evin kalbi durumundadır. Mobilya döşemesi ona göre ayarlıdır ve ilgi merkezi konumundadır. Oluşturulan simetriyle birbirine komşu iki dairenin karşılıklı birbirlerine baktıkları yanılsaması yaratılır, esasında olan şey törensel bir ritüeli andıran televizyon izleme pratiğidir. İnsanlar yeni yaşamlarında imajlar dünyasını seyre dalmışken kendi yaşamlarını da birer imaj hâline getirmişlerdir. Aynı zamanda bu durum bir gözetim/kontrol mekanizmasını da oluşturur. İktidar aygıtı toplumun özel alanını dahi teknoloji ve yeni mimariyle kontrol ve gözetim altına almıştır. Modern mimarinin tasarım/işlev çelişkisine iç mekânlar üzerinden getirilen son eleştiri, uzunca süren restoran sahnesinde dile getirilir. Açılışını yapacak olan şık mekânın tadilatı tam olarak bitmemiştir. Oldukça şık ve gösterişli olması düşünülen bu yerde pek çok ayrıntı tasarlanmıştır ancak iş bunları kullanmaya geldiğinde bir karmaşa ortaya çıkar. Çalışanlar ve müşterilerden hiç kimse mekânı rahatlıkla kullanamaz, sürekli aksilikler oluşur. Mösyö Hulot da bu aksiliklerden payına düşeni fazlasıyla alır, bütün mizah zorlama tasarımın açmazı üzerine kurgulanır. “Modern mimarinin işlevsel çözümleri hedeflemesine rağmen işlevsizliği”, “teknik yönden kusursuz ve makine gibi işleyen binalar inşa etme hedeflerinin ne kadar geçersiz hâlde olduğu” uzun sahne boyunca eleştirilir (Şener ve Şenyurt, 2015: 223-224).

Görsellik üzerine malzeme sunan Playtime’de Jacques Tati, 70 mm. film kullanmıştır. Moderniteye mekân üzerinden getirdiği eleştiriyi olabildiğince geniş açılar kullanarak verir. Masraftan kaçınmayarak inşa ettirdiği dev plato, özünde modern kentin simülasyonudur. Modern kentsel planlama düşüncesi, şehirleri gridal adacıklara bölmüş içlerini çok katlı prizmatik kulelerle doldurmuştur. Bu geometrik biçimli keskin hatlar, temelini şüphesiz modernitenin rasyonel aklından almaktadır. Bu aklın her şeyi belirli standartlara bağlama isteği, dünya üzerindeki şehirleri aynılaştırırken insanlar üzerinde benzer bir etki yaratmıştır. Giderek benzer davranış kalıpları sergileyen insanlar, yabancılaşmanın yeni bir boyutuyla karşılaşmışlardır. Jacques Tati, kendine has mizah anlayışıyla bütün bir modernite eleştirisini kentsel mekânı temel alan bir perspektiften anlatır. Playtime bu yönüyle eşine az rastlanır bir başyapıttır.

Yazılı ve Görsel Kaynakça:

  • Oya Şenyurt, Mehmet Şener (2015). ” Playtime Filmi ve Modern Mimarlık Kuramlarına İlişkin Eleştirel Bir Deneme”. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi – Sayı 41 / Güz 2015. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi
    Süreli Elektronik Dergi: Ankara.
  • Playtime (1967). Yön: Jacques Tati. 115 dk.
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi