Amerikan yönetmenleri ister istemez, kabaca iki gruba ayırmak gerekiyor. İlki tamamıyla stüdyo sistemi içerisinde çalışan, bu şartlar dahilinde sanata önemli katkılarda bulunan yönetmenler. Bunlar arasında, Steven Spielberg, Martin Scorsese, Michael Curtiz, Frank Capra, Billy Wilder gibi büyük isimler bulunuyor. Diğerleri ise, zaman zaman Hollywood sistemi içine dahil olsalar da, marjinal olarak kalmış, bağımsız sinema ile stüdyo sistemi arasında savrulup gitmiş, çoğu zaman hakkı yenmiş ancak genellikle de tarihe adını yazdırmış isimler. Bunların arasında, John Cassavetes, Nicholas Ray, Samuel Fuller, Francis Ford Coppola gibi yönetmenler ve bugünkü yazımızın konusu Phantom Thread filminin yönetmeni, Paul Thomas Anderson bulunuyor. Giderek kendine özgü, tamamıyla orijinal bir dil yaratan, bunu erişilebilirliğinden ödün vermek pahasına gerçekleştirmeyi kafasına koymuş bütünlüklü bir üretici, bir auteur Anderson. Bu izleğini de, There Will Be Blood - Kan Dökülecek filminden bu yana çektiği (bence) en erişilebilir filmi olan, son eseri Phantom Thread’de de devam ettiriyor. Reynolds Woodcock, 1950’ler Londra’sında kendi adından bolca söz ettiren, leydilerden prenseslere üst tabakanın en görkemli kıyafetlerini tasarlayan bir modacıdır. Ablası Cyril ile mesafeli fakat abla-kardeş, yönetmen-yapımcı, yaratıcı-yönetici gibi farklı ikiliklerle belirlenmiş girift, anlaşılması dışarıdan güç, fakat uzun süreli iktidar mücadeleleri ile dengeye oturmuş bir ilişkileri vardır. Moda evlerini beraber yürütürlerken, Woodcock dönem dönem kendine aşık olan bazı genç kadınlardan ilham alır ama şımarık, adam-çocuk, bu kadınlardan çabucak sıkılsa da ayrılmayı bile beceremez. Bu tip “pis” işler, Cyril’in görevidir. Woodcock, bir gün Alma ile tanışır. Alma da, diğerlerinden farklı değildir. Woodcock’un üretici-iktidarına olduğu kadar, Cyril’in perde arkası gücüne de boyun eğmesi beklenir. Fakat, Alma’nın gelişi Cyril ile Woodcock arasındaki ince dengeyi bozduğu gibi, Woodcock’un insan ilişkilerine hastalıklı bakışını da yerle yeksan edecektir, hem de tam anlamıyla... Phantom Thread filminde Reynolds Woodcock rolünde belki de kendine benzeyen bir karakter ile Daniel Day-Lewis karşımıza çıkıyor. İşine karşı tutkulu, ablası ve diğer kadınlarla olan ilişkilerinde sıkı kuralcı ve 50’li yaşlarında bir adam ne kadar mızmız olabilirse o kadar mızmız. Bu izlediğimiz deli-dahi erkekliğin kutsanması mı, çeşitli eleştirmenlerin (özellikle yurt dışında) ileri sürdüğü gibi, yoksa deli-dahi erkekliği her şeye rağmen (!) kutsamanın absürtlüğüne dair bir düşünce deneyi mi? Day-Lewis’in söylemeye elbette gerek bile olmayan harikulade oyunculuğunda Reynolds Woodcock’un tüm iniş ve çıkışlarını, işine karşı olan tutkusunu gözlemlemek mümkün. Woodcock ona bahşedilen yetenek ile değil, etrafındakilerin şımartması ile bu noktaya gelmiş belki de. Paul Thomas Anderson sinemasının belki de en güçlü yanı oyuncu yönetimi. Nasıl ki There Will Be Blood’da Paul Dano, Day-Lewis’in karşısında ezilmediyse, bu filmde de benzeri bir şey ile karşı karşıyayız. Hatta belki daha iddialı. Cyril’i canlandıran Lesley Manville ve Alma’da Vicky Krieps, hayatlarının en iyi performanslarını vermekle kalmıyor, Day-Lewis’in filmi ele geçirmesine hiçbir suretle izin vermiyorlar. Anderson’un The Master’da Philip Seymour Hoffman, Joaquin Phoenix ve Amy Adams ile yarattığı sinerji burada da mevcut. Filmin görüntü yönetmenliğini de üstlenen Anderson’a müziklerde yine Radiohead’in yaramaz çocuğu Jonny Greenwood eşlik ediyor. Filmin uzandığı tek Oscar heykelciği de zaten filmin muhteşem kostümlerini tasarlayan Mark Bridges’a gitti. Film, yönetmenin ve pek çok eleştirmenin değindiği gibi Hitchcock’un Rebecca’sından Joseph Losey’nin The Servant filmine kadar pek çok İngiliz üst sınıf hicvinden esinler taşıyor. Ancak filmin bir…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Paul Thomas Anderson’un son filmi Phantom Thread, görece erişilebilir olsa da, kendine has bir dil yaratmayı başarabilmiş bir yönetmenin, pek de alışkın olmadığımız bir hikayeyi kendi özgünlüğü içinde anlattığı bir başyapıt. Aşkın tüm diğer yanları gibi karanlık yanlarının da evrensel olduğunu bize hatırlatan bir film bu.

Kullanıcı Puanları: 4.47 ( 5 votes)
90

Amerikan yönetmenleri ister istemez, kabaca iki gruba ayırmak gerekiyor. İlki tamamıyla stüdyo sistemi içerisinde çalışan, bu şartlar dahilinde sanata önemli katkılarda bulunan yönetmenler. Bunlar arasında, Steven Spielberg, Martin Scorsese, Michael Curtiz, Frank Capra, Billy Wilder gibi büyük isimler bulunuyor. Diğerleri ise, zaman zaman Hollywood sistemi içine dahil olsalar da, marjinal olarak kalmış, bağımsız sinema ile stüdyo sistemi arasında savrulup gitmiş, çoğu zaman hakkı yenmiş ancak genellikle de tarihe adını yazdırmış isimler. Bunların arasında, John Cassavetes, Nicholas Ray, Samuel Fuller, Francis Ford Coppola gibi yönetmenler ve bugünkü yazımızın konusu Phantom Thread filminin yönetmeni, Paul Thomas Anderson bulunuyor.

Giderek kendine özgü, tamamıyla orijinal bir dil yaratan, bunu erişilebilirliğinden ödün vermek pahasına gerçekleştirmeyi kafasına koymuş bütünlüklü bir üretici, bir auteur Anderson. Bu izleğini de, There Will Be Blood – Kan Dökülecek filminden bu yana çektiği (bence) en erişilebilir filmi olan, son eseri Phantom Thread’de de devam ettiriyor.

Reynolds Woodcock, 1950’ler Londra’sında kendi adından bolca söz ettiren, leydilerden prenseslere üst tabakanın en görkemli kıyafetlerini tasarlayan bir modacıdır. Ablası Cyril ile mesafeli fakat abla-kardeş, yönetmen-yapımcı, yaratıcı-yönetici gibi farklı ikiliklerle belirlenmiş girift, anlaşılması dışarıdan güç, fakat uzun süreli iktidar mücadeleleri ile dengeye oturmuş bir ilişkileri vardır. Moda evlerini beraber yürütürlerken, Woodcock dönem dönem kendine aşık olan bazı genç kadınlardan ilham alır ama şımarık, adam-çocuk, bu kadınlardan çabucak sıkılsa da ayrılmayı bile beceremez. Bu tip “pis” işler, Cyril’in görevidir. Woodcock, bir gün Alma ile tanışır. Alma da, diğerlerinden farklı değildir. Woodcock’un üretici-iktidarına olduğu kadar, Cyril’in perde arkası gücüne de boyun eğmesi beklenir. Fakat, Alma’nın gelişi Cyril ile Woodcock arasındaki ince dengeyi bozduğu gibi, Woodcock’un insan ilişkilerine hastalıklı bakışını da yerle yeksan edecektir, hem de tam anlamıyla…

Phantom Thread filminde Reynolds Woodcock rolünde belki de kendine benzeyen bir karakter ile Daniel Day-Lewis karşımıza çıkıyor. İşine karşı tutkulu, ablası ve diğer kadınlarla olan ilişkilerinde sıkı kuralcı ve 50’li yaşlarında bir adam ne kadar mızmız olabilirse o kadar mızmız. Bu izlediğimiz deli-dahi erkekliğin kutsanması mı, çeşitli eleştirmenlerin (özellikle yurt dışında) ileri sürdüğü gibi, yoksa deli-dahi erkekliği her şeye rağmen (!) kutsamanın absürtlüğüne dair bir düşünce deneyi mi? Day-Lewis’in söylemeye elbette gerek bile olmayan harikulade oyunculuğunda Reynolds Woodcock’un tüm iniş ve çıkışlarını, işine karşı olan tutkusunu gözlemlemek mümkün. Woodcock ona bahşedilen yetenek ile değil, etrafındakilerin şımartması ile bu noktaya gelmiş belki de. Paul Thomas Anderson sinemasının belki de en güçlü yanı oyuncu yönetimi. Nasıl ki There Will Be Blood’da Paul Dano, Day-Lewis’in karşısında ezilmediyse, bu filmde de benzeri bir şey ile karşı karşıyayız. Hatta belki daha iddialı. Cyril’i canlandıran Lesley Manville ve Alma’da Vicky Krieps, hayatlarının en iyi performanslarını vermekle kalmıyor, Day-Lewis’in filmi ele geçirmesine hiçbir suretle izin vermiyorlar. Anderson’un The Master’da Philip Seymour Hoffman, Joaquin Phoenix ve Amy Adams ile yarattığı sinerji burada da mevcut.

Filmin görüntü yönetmenliğini de üstlenen Anderson’a müziklerde yine Radiohead’in yaramaz çocuğu Jonny Greenwood eşlik ediyor. Filmin uzandığı tek Oscar heykelciği de zaten filmin muhteşem kostümlerini tasarlayan Mark Bridges’a gitti. Film, yönetmenin ve pek çok eleştirmenin değindiği gibi Hitchcock’un Rebecca’sından Joseph Losey’nin The Servant filmine kadar pek çok İngiliz üst sınıf hicvinden esinler taşıyor. Ancak filmin bir İngiliz filmi yahut sınıfsal bir taşlama yapma dertleri ikincil.

Phantom Thread: İmkansız Birlikteliğin İmkanları

Peki film, Anderson filmografisinde nerede duruyor? The Master ve There Will Be Blood filmlerinde olduğu gibi, Phantom Thread filmi de, erkek bir erkin ve etrafındaki hayatların hikayesini anlatıyor aslında. Gücün, iktidarın, erkekliğin nasıl inşa edildiğini, nasıl sürdürülegeldiğini anlatan bu filmler arasında Phantom Thread, belki de en komplike karakteri sunuyor bize. Burada bir petrol arayıcısı, erken dönem kapitalist ya da bir din/spiritüalizm tüccarı neo-lider yok. Burada bir moda tasarımcısı var ve diğer karakterlerin aksine taviz vermek ve kendi hastalıklı ruhu ile yine hastalıklı bir cevap karşısında yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu sebeple bu üç filmin kapanışı olarak Phantom Thread, üstü kapalı bir cevap da sunuyor. Öte yandan filmi, çok daha evrensel bir temada, bir aşk hikayesinin marjinalize edilmiş hali olarak görmek de mümkün. Anderson, iki insanın arasındaki en doğal fakat en özel o ilişkinin üzerine gidiyor ve bağımlılık, muhtaç olmak gibi durumları fiziksel ve ruhsal perspektiften değerlendirmeye alıyor. Her birliktelik bir anlaşmadır, her anlaşma taviz gerektirir. İki insanın birbirine ait olması, birbiri için yaratılmış olması bir mit. Ancak doğru oranlarda tavizler verilerek iki insan bu kaosun içinde birbirine tutunabilir. Woodcock’un hastalıklı erkine taviz vermeyi hatırlatan kadının, ona aynı “erkek” cevabı vermiş olmasını sorunlu bulan eleştirmenler de var. Fakat belki de, mükemmel ve ideal kavramlarından uzaklaşmak gerekiyor. Buradaki sorun, Woodcock gibi bir insanın olumlanması değil, ona aşık olan bir kadının, onun erkine boyun eğmeden, iki ayrı birey olarak bu ilişkiyi yürütebilmenin bir yolunu bulmuş olması. Şüphesiz ki bu ideal bir ilişki değil, eleştirilebilecek çok şey taşıyor, ama dediğim gibi her birliktelik, her anlaşma, her aşk ilişkisi bu marjinallikten ve bu ayrıksılıktan bir parça barındırıyor.

Sonuç olarak, Paul Thomas Anderson’un son filmi Phantom Thread, görece erişilebilir olsa da, kendine has bir dil yaratmayı başarabilmiş bir yönetmenin, pek de alışkın olmadığımız bir hikâyeyi kendi özgünlüğü içinde anlattığı bir başyapıt. Aşkın tüm diğer yanları gibi karanlık yanlarının da evrensel olduğunu (farklı derecelerde de olsa!) bize hatırlatan bir film bu. Bu sebeple de hem seyirci hem de eleştirmenlerden çok farklı yorumlar alacağı, Anderson’un özellikle son üç filminde olduğu gibi pek çok insanı birbirine düşüreceği kesin. Nevi şahsına münhasır bu yönetmeni keşfetmek, 21. yüzyılın en orijinal filmlerinden birine beyazperdede tanıklık etmek için harika bir fırsat.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi