Türkiye’de sinemanın önemli bir değişim sürecine girdiği 2000’li yıllarda ürettikleri filmlerle yeni bir Türkiye sinemasının önünü açan yönetmenler kuşağının önemli temsilcilerinden biri Pelin Esmer. 2005 yılında çektiği belgesel Oyun, yurtiçinde aldığı ödüllerin yanı sıra Tribeca Film Festivali’nde de En İyi Belgesel Ödülü’nü kazanmıştı. 2009 yılında çektiği 11’e 10 Kala, 2012 yapımı Gözetme Kulesi ve son kurmaca filmi İşe Yarar Bir Şey, yönetmenin Türkiye sinemasındaki yerini sağlamlaştırdı. Esmer, bu yıl belgesel sinemaya geri dönerek Kraliçe Lear’a imza attı. Dünya promiyerini 25. Saraybosna Film Festivali’nde yapan Kraliçe Lear, Türkiyeli seyircilerle Adana Film Festivali’nde buluştu. 26. Uluslararası Adana Film Festivali’nde Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan belgesel, SİYAD En İyi Film Ödülü, En İyi Müzik Ödülü ve Yılmaz Güney Ödülü’ne layık görülmüştü. Pelin Esmer’le Beyoğlu Sineması’nda buluştuk ve 15 Kasım’da vizyona giren Kraliçe Lear hakkında konuştuk.

Röportaj: Murat Emir Eren, Güvenç Atsüren

Murat Emir Eren: Yıllar sonra ilk uzun metrajlı belgeseliniz Oyun’un dünyasına dönmenize sebep olan şey neydi? Kraliçe Lear’ı çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

Pelin Esmer: Aslında iki temel şey söyleyebilirim. Birincisi; umuda çok ihtiyaç duyduğum bir dönemde, Oyun’da hikâyelerini anlattığım Arslanköylü kadınların bir turne yapacakları bilgisi bana geldi. Ülkedeki her şey bu kadar karanlık giderken onların tiyatro yapmaya devam ediyor olmaları benim için çok etkileyiciydi (aslında ara ara tiyatro yaptıklarını biliyordum). Böyle bir projeyle yeniden ortaya çıkmaları, suyun, yolun zor gittiği köylere tiyatro götürmeye çalışmaları uzun süredir mumla aradığım umut ışığıydı. Oyun filminde lise müdürü olarak tanıdığımız, sonradan Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde Sinema ve Tiyatro Şube müdürü olan Hüseyin Arslanköylü, bir turneye çıkacaklarını, turnede Oyun’u göstermek istediklerini söylemek için aramıştı aslında beni. Bu telefon konuşması, benim de turneye katılmamla sonuçlandı. O anki coşkuyla kesinlikle ben de orada olmalıyım diye düşündüm. Çünkü böyle bir şey duyduğunuz zaman bu ülkede yaşayan, her gün bir acıyla yüzleşmek zorunda kalan bir vatandaş olarak tepkisiz kalamıyorsunuz. Birkaç hafta içinde elimdeki imkânlar neyse onları kullanarak yola çıkıp belgeseli yapmaya karar verdim. İkinci bir sebep de şuydu; 14 yıl içerisinde Oyun’daki karakterlerin hayatında değişen ve değişmeyen şeyleri merak ediyordum. Sonra Kral Lear fikri geldi aklıma. Aslında bu turnede, Arslanköylü tiyatrocular Cennet, Ümmü, Zeynep, Fatma ve Behiye ile Şehir Tiyatrosu oyuncularından meydana gelen bir ekip, köy seyirliği, Karagöz-Hacivat ve Oyun filminin gösteriminden oluşan bir gösteri yapacaklardı, ki bunların da bir kısmını çektik. Köy seyirlikleri oradaki köylüleri de dahil ederek oynadıkları matrak ve neşeli oyunlardı. Ancak aklıma bir Shakespeare uyarlaması da yapılabileceği geldi ve bu fikrimi Şehir Tiyatrosu’nda görev yapan oyun yönetmeni Ahmet Bey’e açtım. Daha önce de başka bir oyuncu grubuyla Shakespeare çalıştığını söyledi ve olumlu yaklaştı. Birkaç gün içerisinde ekip Kral Lear’ı kendi dillerine ve dünyalarına adapte ederek bir nevi köy seyirlik oyununa çevirdi. Ciddi bir Shakespeare uyarlaması gibi değildi elbette yaptıkları. Shakespeare’in günümüzde bir köyde nasıl algılanabileceğini görmeye dair bir heyecan yarattı bu bende. Bütün bunlar beni filmde gördüğünüz uçurumlu yollara sevk etti.

Güvenç Atsüren: Kral Lear’ı tercih etmenizin özel bir sebebi var mıydı?

Pelin Esmer: Ahmet Bey ile hangi Shakespeare eserinin olabileceğini konuşurken daha önce çalıştığı gruplarda Kral Lear uyarlaması yaptığını söyleyince ben de Kral Lear’ın bu gruba uygun düşebileceğini söyledim. Kral Lear benim için çok uygundu çünkü yaşlılık, hayatın geçiciliği gibi kavramlar oyunda çok baskındır. Ben de zamana, hayata, ölüme dair temalar etrafında dolanırken bu belgeseli çektim. Oyundaki kader, mal mülk ve aile meselelerinin zamansız mekânsız meseleler olması nedeniyle de eserin oyuncu arkadaşlarım tarafından çok iyi yorumlanacağını sezdim.

Murat Emir Eren: Kral Lear’daki karakterlerin ilişkileriyle, belgeselin objesi niteliğindeki kadınların hayatla ilişkisi arasında ne gibi paralellikler kurdunuz?

Pelin Esmer: Onlar için hayat mücadelesi ağır ve zorlu koşullarda devam ediyor her an. O nedenle Kral Lear’da kızların babalarından istediği vaatler daha da sahici bir yere oturuyor. Bizim versiyonda kızlardan bir tanesi gidip babasından Anamur’u istiyor örneğin. Bu sadece bir şaka değil, aynı zamanda hayat mücadelesini hafifletecek bir hayalin parçası. Turne bitip, kadınlar eve döndüklerinde eşlerine gezdikleri yerlerde karşılarına çıkan yenilikler üzerinden bütün turneyi anlatıyorlar. Bu da aslında fark ettirmeden oynadıkları oyunun nasıl hayatlarına sızdığını gösteriyor. Biz Anamur, Mersin civarındaki köylerde seyahat ettik uzunca bir süre. Anamur’da muz tarlaları vardı, oradaki köylülerle tanıştılar. Deniz kenarında yaşamanın ekonomik olarak daha avantajlı olduğunu gördüler. Kendi hayatlarıyla karşılaştırdılar. Dağdaki bir hayata nazaran deniz kenarındaki hayatın daha kolay olup olmadığını sorguladılar. Bu gibi sebeplerden dolayı da Shakespeare’in cümlelerini kendi hayatlarından cümlelere çevirmekte zorlanmadılar. Çünkü oyundaki kavramlar, yazıldığı ve anlatılan dönemden bağımsız biçimde çok hayatın içinden kavramlar. Shakespeare’in oyunuyla ayrıştıkları yerler de oldu. Örneğin kadınlardan biri, bana bütün o muz tarlalarını versen yine de evimden ayrılmam diyor. Bu, oyundaki karakterlerin tavrından farklı bir tavır.

“Oyun’da çektiklerim de, Kraliçe Lear’da olanlar da, ben orada olsam da olmasam da gerçekleşecek olaylardı ve benim orada olmam, olanaklarımı o duruma adapte etmem gerekiyordu.”

Güvenç Atsüren: Film için ivedilikle hareket ettiğinizi ve teknik olanakların kısıtlı olduğunu biliyoruz. Bu da filme samimi bir atmosfer katıyor. Sizce daha geniş olanaklarla çalışma imkanınız olsaydı bu filme nasıl etki ederdi?

Pelin Esmer: Belgeselin hızlı ve atak olmanızı gerektiren bir yapısı var ve buna adapte olmanız gerekiyor. Oyun’dan sonraki süreçte üç tane uzun metraj kurmaca film yaptığım için farklı bir düzene de alışmıştım. Sonuçta kurmaca filmlerde her şey daha kontrollü, daha farklı imkânlarla çalışıyorsunuz (hiçbir zaman çok geniş imkânlarla çalıştığımı söyleyemesem de). Belgesele nazaran daha fazla zaman harcamanız gereken daha uzun zamana yayılan işler olduğunu söyleyebilirim. Ama belgeselde olay olduğu an orada olmak zorundasınız, dolayısıyla imkânlarınızı olabildiği kadarıyla gerçekleştirip o anda olay yerinde olmak çok önemli. O an, o zihinsel hazırlık ve o heyecanla orada olmak gerekli. Daha çok imkânım olsaydı ne olurdu? Mesela tamamlanması iki sene sürmezdi. Çünkü biz belgeseli iki yıl önce çektik, tamamlanması uzun sürdü. Yapısal olaraksa daha fazla imkân çok büyük bir değişiklik yaratmazdı. Belgeselde şartların olgunlaşmasını beklemenin çok büyük dezavantajları olduğunu düşünüyorum, ama Kraliçe Lear türü filmler için geçerli bu. Oyun’da çektiklerim de, Kraliçe Lear’da olanlar da, ben orada olsam da olmasam da gerçekleşecek olaylardı ve benim orada olmam, olanaklarımı o duruma adapte etmem gerekiyordu.

Murat Emir Eren: Filmdeki turne sırasında Oyun filmi de köylerde izleyiciyle buluşuyor. Filme nasıl tepkiler geldi bu gösterimler sırasında?

Pelin Esmer: Köylerde, kendilerine benzeyen insanları beyazperdede izlemek seyirci açısından ilgi çekici bir durumdu. Aynı zamanda belgeselde yer alan kadınlar için de geçmişteki hâllerini 14 yıl sonra yeniden, seyirciyle izleme deneyimi söz konusu oldu. Daha da önemlisi, filmi izleyen köylü kadınlara “Bakın biz bunu yapabildik, siz de yapabilirsiniz” diyebilme fırsatı sundu onlara bu gösterimler. Bu durum izleyenlerde olumlu bir etki yarattı diye düşünüyorum. Çünkü birkaç saat önce çay, kahve içip, inek sağmasına yardımcı olmuş insanları sahnede, bir filmde izlemek, bu işi yapanların da kendilerinden farklı olmadığı hissi yaratıyordu. Gittiğimiz köylere mutlaka erken gidiyorduk ve evleri dolaşıp herkesi davet edecek zamanımız oluyordu.

Murat Emir Eren: Gösterimlerin sonrasında size en çok neler soruldu?

Pelin Esmer: Benden ziyade belgeseldeki kadın oyunculara bu işe nasıl başladıkları, eşlerinin nasıl buna müsaade ettiği soruldu çoklukla. Köyde eşlerini çocuklarını bırakıp bu turneye katılabiliyor olmalarına şaşırıyorlardı. Bu kadınlar çok büyük bir mücadelenin sonucunda bugünkü durumlarına gelmiş kadınlar. Eşleriyle, komşularıyla akrabalarıyla ciddi mücadeleler vererek, yavaş yavaş herkese anlatarak bir tiyatro kumpanyası olarak köy köy gezecek duruma gelebilmiş, herkesin saygısını kazanmışlar… Bunun bir yandan işleri hâline gelmesi, profesyonel olarak bu işi yaparak para kazanmaları da ilham vericiydi köylüler açısından.

Güvenç Atsüren: Oyun’da hikayesini izlediğimiz kadınları yıllar sonra yeniden kamera karşısında görüyoruz. Ancak bu kez her birinin kamera önünde olmaya da, sahnede olmaya da daha alışkın oldukları gözleniyor filmde. Siz neler düşünüyorsunuz? Karakterlerin kamerayla olan ilişkileri değişmiş mi? Bu filmi nasıl etkiledi sizce?

Pelin Esmer: Oyun onlar için de benim için de ilk tecrübeydi. Kendi hayat hikâyelerini sergileyecek olmalarıyla ve oynanacak oyunla ilgili büyük bir heyecan vardı orada. Bu oyun çıkacak mı çıkmayacak mı, insanlar oyuna nasıl tepki verecek, katılım gösterecek mi gibi sorular dolanıyordu. Burada aradan geçen yıllar tiyatronun getirdiği rahatlık, ferahlama hissi ve her birinin yaş almış olmaları herkesin kameranın daha fazla farkında olma hissini de beraberinde getirdi. Burada bir “başarmışlık” hissi ve bu hissi başkalarına aktarma durumu da var. Kendilerini ve aradan geçen yılları sorguladıkları bir turne süreciydi filmdeki. Hâliyle kameranın daha fazla farkında olmaları doğal. Ama bu vaziyeti, eski hukukumuzla aştığımızı düşünüyorum. Kamerayı ortamdan ayrı düşünmedik ve film yaptığımızın farkında olarak ve eski sohbetimizi devam ettirmeye çalışarak o yapaylıkları bertaraf ettik.

“Biliyoruz ki taşrada her zaman da çok kötü şeyler olmuyor. Zaten bu hayatın olağan akışına aykırı.”

Murat Emir Eren: Türkiye Sineması’nda taşrayla ilgili birçok film üretiliyor. Bilhassa erkek sinemacıların elinden çıkan filmlerde taşraya dair boğucu, karanlık, genellikle erkek karakterlerin bakış açısından ele alınmış hikayelere rastlıyoruz. Bu anlamda Kraliçe Lear önemli bir yerde duruyor ve umut taşıyan hikayesiyle çoğunluktan ayrılıyor. Ve bu kof bir umut da değil. Sizin sinemamızdaki mevcut “taşra sıkıntısı”na dair düşünceleriniz neler?

Pelin Esmer: Toplum olarak acımızla var olmaya ve acılarımızı yarıştırmaya alışkınız. Elbette kof bir umutla değil, ama Kraliçe Lear’daki gibi, bize umut aşılayacak türden bir hadise olduğunda sinemacı olarak onun peşine düşmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Bu sıkıntı böyle filmlerle aşılabilir. Çünkü biliyoruz ki taşrada her zaman da çok kötü şeyler olmuyor. Zaten bu hayatın olağan akışına aykırı. Bunun biraz da yurtdışında Türkiye’den gelen filmlerden böyle bir beklenti olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu vaziyetin altında da bir nevi kendini rahatlatma duygusu yatıyor. Palyaço sendromu gibi. Palyaçoya güleriz ama çok acıklı bir karakterdir aynı zamanda. Ona gülmemizin sebeplerinden biri onun yerinde olmadığımız için duyduğumuz bir nevi sevinç, bir nevi “iyi ki ben onun yerinde değilim” hissidir. Bu duygular çok geçici ve bizi hiçbir yere götürmeyecek duygular. Filmde denildiği gibi “Arsızlığı insanoğluna vermiş Allahım, şurada ağlarken şurada gülebiliyorsun.” Hayat böyle bir şey. Taşrada da bunun farklı olmadığı kesin.

Murat Emir Eren: Belgeseldeki karakterlerle yıllar içinde sıkı bir dostluk geliştirdiğinizi düşünerek, çok özel anlarına da şahit olduğunuz bu karakterlerle ilgili neyin kurgunun dışında kalacağına ve neyin filme dâhil edileceğine karar vermek sizin için güç olmadı mı?

Pelin Esmer: Çok ağır ve zor bir süreç o. Karakterlerinizi korumak adına sorumluluk duygusuyla otosansür uygulamanızı gerektirecek durumlara sebebiyet veriyor. Kurmaca yaparken hissettiklerinizle belgeselde hissettikleriniz arasındaki en büyük farklarından biri de bu zaten. Gerçekten tanıdığınız insanlarla duygusal olarak zor bir süreçten geçmenize neden oluyor belgesel. Ben bir otosansür uygulayarak ama bir yandan filmin sinemasal değerini de gözeterek bir denge kurmaya çalıştım. Ama tekrar ediyorum bu zorlu bir süreç ve belki de bu nedenle belgesel yaptıktan sonra kurmaca filmler çekerek kendi dengemi de korumaya çalışıyorum.

Ana Fotoğraf: Krzysztof Zieliński

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi