Yaşadığı devrin Caruso'su olarak anılmayı sonuna dek hak eden ünlü tenor Pavarotti, geniş kitlelerin ilgisine mazhar olmakla ilgili sıkıntı yaşamayan bir süper yıldızdı. Tüm dünyada tanınan ve neredeyse her anı toplumun gözü önünde, kayıt altında olan Pavarotti'yle ilgili görülmedik, söylenmedik ne kalmış olabilir, yahut hakkında yeni bir perspektif getirebilecek ne anlatılabilir? Şüphesiz böylesi bir devin kariyeri ve yaşamına dair anlatılabileceklere dair geniş bir ihtimal havuzu söz konusu. Ron Howard'ın imzasını taşıyan belgeselinse bu sorularla da bu ihtimallerle de ilgilendiğini söylemek güç. Howard'ın belgeseli, daha çok ünlü tenorla ilgili derli toplu, "temiz" bir portre çıkarmayı hedefleyen, bunu yaparken de efsanevi tenoru tanıyanlarla yapılmış röportajlara, performanslara, televizyon programlarından arşiv görüntülerine yer veriyor. Belgeselin muhtemeldir ki izleyiciye en ilginç gelebilecek kısımlarıysa, şimdiye dek gün yüzüne çıkmamış, kişisel arşivinden elenerek filme dâhil edilmiş görüntüler. Pavarotti: Bir Süper Yıldıza Ağıt Bunlardan biri filmin başlangıcında yer alıyor. Brezilya ormanlarındaki bir yolculukla açılan film, arşiv görüntüleri sayesinde Pavarotti'yi yıllar önce Enrico Caruso'nun konser verdiği, ormanların içindeki eski bir opera salonunda gösteriyor bizlere. Ünlü tenor burada Caruso'nun konserini yinelemek, âdeta kutsal bir görevi tamamlamak için sahneye çıkıyor. Salondaki kısıtlı sayıda şanslı izleyiciye verdiği tek kişilik konserle Pavarotti, operanın omuzlarındaki mirasıyla âdeta "helalleşiyor" bu görüntülerde. Böylesi müthiş bir arşiv görüntüsüyle açılan film, bazıları tıpkı az önce andığımız sahne gibi tek başına muazzam bir yolculuğa dönüşebilecek olan önemli hadiselerin bir kolajı gibi ilerliyor devamında. Pavarotti'nin biyografik bir portresini çıkaran film, uzunca bir süre eğlence kanallarının informatik belgeselleri gibi ilerliyor. Bu noktada Ron Howard'ın bir sinemacı olarak Pavarotti'ye dair sonsuz sayıdaki arşiv görüntüsünden yola çıkarak bir bakış açısı, sinemasal bir anlam ortaya koyabildiğini söylemek sahiden de zor. Buna ek olarak Howard, Pavarotti'ye olan hayranlığını da gizleyemediği filmde neredeyse ona dair karanlık, kıyıda köşede kalmış hiçbir şeye paye vermemeye çalışıyor. Örneğin kızlarıyla olan ilişkisi, yakınında olduğu meslektaşlarıyla olan ilişkisi, geneli itibarıyla hep Howard'ın Pavarotti'ye duyduğu büyük hayranlığın süzgecinden geçerek perdeye yansıyor. Filmde yer verilen röportajlarda da benzeri bir durum söz konusu. Büyük bir dünya yıldızı olmakla beraber, muazzam da bir opera sanatçısı olan Pavarotti'nin bu esas kimliğiyle ilgili sadece kronolojik bilgilere yer veriliyor filmde. Mesleğe nerede, nasıl başladığı, Paris sahnelerinde La Boheme'le nasıl ünlendiği, 60'lardan bu yana opera dünyasında nasıl tırmandığı gibi bilgiler, daha çok konu başlıkları hüviyetinde iletiliyor izleyiciye. Bu anlamda filmin Pavarotti'nin opera için ne anlama geldiğine dair veya tam tersi operanın ünlü tenore ifade ettikleriyle ilgili derinlikli bir anlatı ortaya koyamadığını görüyoruz. Bu konuda da film, kronolojik bilgiler ve çok popüler olmuş, örneğin Üç Tenorlar konseri gibi antolojik performanslara yer vermekle yetiniyor. Şüphesiz filmdeki en seyirlik anları, Pavarotti'nin gündelik yaşamından kesitleri izlediğimiz bölümler oluşturuyor, ancak sorun şu ki film bu anlar ve performans görüntüleri arasında sıkışıp kalıyor genellikle. Bu da Howard'ın belgeseli herhangi bir televizyon belgeseli şablonundan uzaklaştırmasına hiç yardımcı olmuyor. Yine Pavarotti'nin müthiş performanslarından anlar da belgeselin tek başına yükselmesine sebep olmuyor (seyri zevkli olmakla beraber), zira bu performanslar tam olarak anlatıda bir bağlama da oturmuyor çoklukla. Belgesel sinemanın anlatı sınırlarını zorladığı ve bu anlamda kurmacanın neredeyse ötesine geçtiği günümüzde, Oscar ödüllü Ron Howard gibi bir sinemacının, Pavarotti gibi…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Pavarotti'nin biyografik bir portresini çıkaran film, uzunca bir süre eğlence kanallarının informatik belgeselleri gibi ilerliyor. Bu noktada Ron Howard'ın bir sinemacı olarak Pavarotti'ye dair sonsuz sayıdaki arşiv görüntüsünden yola çıkarak bir bakış açısı, sinemasal bir anlam ortaya koyabildiğini söylemek sahiden de zor.

Kullanıcı Puanları: 4.8 ( 1 votes)
55

Yaşadığı devrin Caruso’su olarak anılmayı sonuna dek hak eden ünlü tenor Pavarotti, geniş kitlelerin ilgisine mazhar olmakla ilgili sıkıntı yaşamayan bir süper yıldızdı. Tüm dünyada tanınan ve neredeyse her anı toplumun gözü önünde, kayıt altında olan Pavarotti’yle ilgili görülmedik, söylenmedik ne kalmış olabilir, yahut hakkında yeni bir perspektif getirebilecek ne anlatılabilir? Şüphesiz böylesi bir devin kariyeri ve yaşamına dair anlatılabileceklere dair geniş bir ihtimal havuzu söz konusu. Ron Howard‘ın imzasını taşıyan belgeselinse bu sorularla da bu ihtimallerle de ilgilendiğini söylemek güç. Howard’ın belgeseli, daha çok ünlü tenorla ilgili derli toplu, “temiz” bir portre çıkarmayı hedefleyen, bunu yaparken de efsanevi tenoru tanıyanlarla yapılmış röportajlara, performanslara, televizyon programlarından arşiv görüntülerine yer veriyor. Belgeselin muhtemeldir ki izleyiciye en ilginç gelebilecek kısımlarıysa, şimdiye dek gün yüzüne çıkmamış, kişisel arşivinden elenerek filme dâhil edilmiş görüntüler.

Pavarotti: Bir Süper Yıldıza Ağıt

Bunlardan biri filmin başlangıcında yer alıyor. Brezilya ormanlarındaki bir yolculukla açılan film, arşiv görüntüleri sayesinde Pavarotti’yi yıllar önce Enrico Caruso’nun konser verdiği, ormanların içindeki eski bir opera salonunda gösteriyor bizlere. Ünlü tenor burada Caruso’nun konserini yinelemek, âdeta kutsal bir görevi tamamlamak için sahneye çıkıyor. Salondaki kısıtlı sayıda şanslı izleyiciye verdiği tek kişilik konserle Pavarotti, operanın omuzlarındaki mirasıyla âdeta “helalleşiyor” bu görüntülerde. Böylesi müthiş bir arşiv görüntüsüyle açılan film, bazıları tıpkı az önce andığımız sahne gibi tek başına muazzam bir yolculuğa dönüşebilecek olan önemli hadiselerin bir kolajı gibi ilerliyor devamında. Pavarotti’nin biyografik bir portresini çıkaran film, uzunca bir süre eğlence kanallarının informatik belgeselleri gibi ilerliyor. Bu noktada Ron Howard’ın bir sinemacı olarak Pavarotti’ye dair sonsuz sayıdaki arşiv görüntüsünden yola çıkarak bir bakış açısı, sinemasal bir anlam ortaya koyabildiğini söylemek sahiden de zor. Buna ek olarak Howard, Pavarotti’ye olan hayranlığını da gizleyemediği filmde neredeyse ona dair karanlık, kıyıda köşede kalmış hiçbir şeye paye vermemeye çalışıyor. Örneğin kızlarıyla olan ilişkisi, yakınında olduğu meslektaşlarıyla olan ilişkisi, geneli itibarıyla hep Howard’ın Pavarotti’ye duyduğu büyük hayranlığın süzgecinden geçerek perdeye yansıyor.

Filmde yer verilen röportajlarda da benzeri bir durum söz konusu. Büyük bir dünya yıldızı olmakla beraber, muazzam da bir opera sanatçısı olan Pavarotti’nin bu esas kimliğiyle ilgili sadece kronolojik bilgilere yer veriliyor filmde. Mesleğe nerede, nasıl başladığı, Paris sahnelerinde La Boheme’le nasıl ünlendiği, 60’lardan bu yana opera dünyasında nasıl tırmandığı gibi bilgiler, daha çok konu başlıkları hüviyetinde iletiliyor izleyiciye. Bu anlamda filmin Pavarotti’nin opera için ne anlama geldiğine dair veya tam tersi operanın ünlü tenore ifade ettikleriyle ilgili derinlikli bir anlatı ortaya koyamadığını görüyoruz. Bu konuda da film, kronolojik bilgiler ve çok popüler olmuş, örneğin Üç Tenorlar konseri gibi antolojik performanslara yer vermekle yetiniyor.

Şüphesiz filmdeki en seyirlik anları, Pavarotti’nin gündelik yaşamından kesitleri izlediğimiz bölümler oluşturuyor, ancak sorun şu ki film bu anlar ve performans görüntüleri arasında sıkışıp kalıyor genellikle. Bu da Howard’ın belgeseli herhangi bir televizyon belgeseli şablonundan uzaklaştırmasına hiç yardımcı olmuyor. Yine Pavarotti’nin müthiş performanslarından anlar da belgeselin tek başına yükselmesine sebep olmuyor (seyri zevkli olmakla beraber), zira bu performanslar tam olarak anlatıda bir bağlama da oturmuyor çoklukla.

Belgesel sinemanın anlatı sınırlarını zorladığı ve bu anlamda kurmacanın neredeyse ötesine geçtiği günümüzde, Oscar ödüllü Ron Howard gibi bir sinemacının, Pavarotti gibi bir figüre dair çektiği belgeselden sinemasal anlamda daha incelikli ve derinlikli bir çalışma bekliyor olmaya hakkımız olsa gerek. Lakin Howard’ın bu beklentiyi karşılayan bir belgesele imza atmadığını, daha doğrusu böyle bir anlatının peşinde koşmaktan ziyade Pavarotti’yle ilgili bir övgü kolajına giriştiğini söyleyebiliriz son kertede.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi