Bir yolculuk hikâyesidir Yolcu – Pasazerka; geçmişin bugüne sürüklediği ve herkes için ortak olan bir utancın hikâyesi. Sadece sinemasal açıdan bir yolculuk da değildir Pasazerka’nın yolculuğu, hikâyeye üfleyen yönetmenin de yolculuğunu bir anlamda temsil eder. Andrzej Munk, Polonya sinemasının çok bilinen ve kendilerine özgü sinema anlayışına sahip olan Roman Polanski, Andrzej Wajda, Krzysztof Kieślowski gibi yönetmenleriyle birlikte anılması gereken, hikâye seçimlerinde olduğu kadar anlatım tekniklerinde de öne çıkan bir yönetmendir. Sayılan büyük isimlerin yakalamış oldukları başarılı kariyere Munk’un, hem oldukça genç yaşta ölümü hem de dış pazar ile bağlarının az oluşu sebebiyle tam anlamıyla erişemediği söylenebilir. Buna rağmen Polonya sineması özelinde çağdaşlarıyla birlikte sinemaya eşik atlatma konusunda yarar sağladığı, günümüze devreden ve üzerine koyulmaya devam edilen mirasın sinemasal mimarlarından birisi olduğunu da unutmamak gerekir.

Özellikle sinemanın kendi varlığının bilincinde olma/kendinin farkında olma noktasında ve bilinç dışı alana itilen merak ögesinin karşımıza bir kimlik-aidiyet krizini çıkarması, Munk’un sinema anlayışının değişmez parçaları arasındadır.

Pasazerka: Geçmişin Yarattığı Tedirginlik ve Kimlik Bozumu

Pasazerka’nın çekimleri sırasında karşılaşılan ve Munk’un ani ölümüyle oluşan olağanüstü durum, hikâyenin iki farklı eksende gelişmesiyle sonuçlanır. Anlatının ilk kısmı insan doğasının iyiliğinin daha doğrusu saflığının bir kopyasını sunmaya çalışırken diğer kısım ise insanın kaçınılmaz arzularını, tehlikeli heyecanlarını ve sorunlu bütünlüğünü aktarmaya çalışır. Bu açıdan filmin, olan ve olması gereken ütopya arasında gidip geldiği de söylenebilir.

Cinayetin normalleştirildiği Auschwitz toplama kampında, SS subayı ve kamp denetçisi olan Liza’nın, aynı kampta alıkonulan Marta ile tek taraflı ilişkisinin yarattığı psikolojik tedirginlik, hikâyenin her iki bölümünde de kendini hissettirir. Biz anlatı sürüp giderken yalnızca Liza’ya ve onun Marta üzerinde kurmaya çalıştığı iktidara odaklanırız. İnsan ruhunun saflığını ve iyimserliğini vurgulamaya çalışan ilk bölümde kadın subay, kendine verilen görevlerden damıtılmış bir yeniden üretim olarak karşımıza çıkar. İnsanlık hâllerinin en aşağılanmış koşullarında dâhi olsa Marta için küçük beklentiler yaratmaya çalışır. Liza’nın tek otoritesi Marta üzerinde gibidir. Mevcut bağlamın dışında hareket ettiği ve bunu tamamıyla Marta üzerinden şekillendirdiği görülür. Temel motivasyonu tamamen diğer kadın karaktere bağlanmış durumdadır. Marta’nın eylemleri sonucunda kendisini gerçekleştirme fırsatı yakalayan antagonist bir yapıya sahiptir. Böylece hikâyedeki rolünün de aslında farkına varmış bir karakter olduğu da söylenebilir. Zamansal sıçramalar aracılığıyla Liza’nın savaş sonrasında yaptığı gemi yolculuğu ve bu yolculuk sırasında Marta’ya benzettiği kadının varlığı, ruhsal bir tedirginlik yaratarak geçmişe dönmesine yol açar. Pasazerka’yı benim için önemli kılan durum ise tam olarak bu zamansal geçişleri yapış şekli ve ana karakter üzerinde yarattığı baskıyı aktarma biçimi olduğunu söyleyebilirim. Filmin geçmişi hareketli ve canlı görüntüler ile kurulurken filmin bugünü yani Liza’nın gemi yolculuğu sırasındaki hâlleri hareketsiz, fotografik görüntüler aracılığıyla aktarılır.

Hikâyenin bugününde kullanılan hareketsiz görüntüler karakterlerin psikolojik derinliğini aktarma da başarılı olduğu gibi aynı zamanda geçmişle kurulan hatalı kopuşu da vurgulamaktadır. Ana karakterin gemi hareket ettiği an da gördüğü kadın, onun geçmişine dönmesine yol açar. Hikâyenin bugününün kurulduğu yerin transatlantik bir gemi olduğu düşünüldüğünde Hamid Naficy’in tanımladığı göç olgusunun da işaretlerini görmek mümkündür. Liza, eşiyle birlikte sabit olmayan bir mekân-araç üzerindedir. Bu, kuşkusuz geçmişinin kendi üzerinde yarattığı utancı, kuşkuyu simgelemektedir. Herhangi bir yere ait olduğunu ya da sabit şekilde yaşarken Marta ile karşılaşmasını izlemeyiz. Aynı şekilde Marta’da yaşananların ardından artık bir göçebedir. İki kadın karakterde de bu durum açıkça görülür. Nazi subayı olan ana karakter âdeta varlığını diğer kadın karaktere bağlamış gibidir. Bu yüzden bugünü hareketsiz hâde verilen ve tedirginliğini yansıtan görüntülerden oluşurken geçmişi onu büsbütün yakalar. Geçmiş izleriyle değil tam anlamıyla canlı dokusuyla onu ele geçirmiştir. Böylece Lisa karakterinin yaşadığı kimlik-aidiyet krizi daha da belirginleşir.

Yaptığı görevin ve ait olduğu sosyal yapının bir ürünü olan Liza, hikâyenin ikinci bölümünde daha farklı temsil edilir. Artık bilincinin yarattığı korkuyu yaşar hâle gelir. Bu korku onu yapılanların bir temsilcisine dönüştürmüştür. İlk bölümde mekâna ve zamana dışsal bir şekilde bağlıymış gibi görünen kadın karakter, artık tamamen bu yapının içindedir ve daha önemlisi belirleyenlerinden birisidir. Pasazerka’ya ilk bakışımızda karşımıza imkânsız bir dostluk-yardımlaşma hikâyesi çıkacağını ya da aynı koşullar altında bir aşk hikâyesi gelişeceğini sanmamız normaldir. Fakat anlatının tam olarak bunların dışında gelişip, Nazi subayını aklamak veya insan saflığını göstermek yerine tam olarak ruhunun derinliklerine ve kötülüğün merkezine inmeye çalıştığını görürüz.

Hikâyenin saflıktan arındırılmış ve gerçeğe yakın anlatımı tercih eden bölümünde Liza’nın eylemleri, her ne kadar Marta’yı mutlak sondan az da olsa uzaklaştırmayı hedefliyor gibi görünse de bu eylemlerin özünde toplama kamplarında yaşananları ve bunların herhangi bir Nazi subayı tarafından nasıl alımlandığını görmek mümkündür. Örneğin çengelli baston ile oynanan ve sonucunda ağır çalışma koşulları ya da ölüm olan “oyun” sırasında Liza, bastonuyla Marta’nın boynunu yakalar. Böylece kısa bir süre daha yaşaması için ona imkân tanımıştır. Bunun gibi Marta’nın kendisine ve otoritenin genel ağırlığına karşı sivil itaatsizlik yaptığını düşünür fakat buna rağmen onu açık açık rapor etmez. Aslında sadece onu öldürmez. Bunun dışında insanlığın en kötü hâlleri yaşatılmaya devam edilir. Filmin bugününü anlamamıza yardımcı olan hareketsiz görüntüler aslında Liza’nın canlılığını yitirmesi olarak da okunabilir. Artık yalnızca yaptıklarının bilinciyle ve utancıyla yaşamaktadır. Tercih edilen bu tutum, Nazi subayının kendinden kaçmasını ve sonucunda kendine yabancılaşmasını da beraberinde getirir. O, geçmişiyle övünen ya da onu silip atan bir karakter değil tam tersi aynı geçmişin kendisini zihinsel bir toplama kampına hapsettiği bir karakterdir.

Yarım kalmış olmasına rağmen Pasazerka için hiç kuşkusuz başarılı bir anlatımın ürünü olduğu söylenebilir. Munk’un sahnelerin kurulumu için çektiği fotoğraflar, ani ölümünün ardından arkadaşları tarafından filmi tamamlamak ve hikâyenin bugününü anlatmak amacıyla kullanılmıştır. Bu anlamıyla filmin yarım kalmışlığını farklı bir biçime bürünerek gidermeye çalıştığını söylemek mümkün. Günümüzün göçmen sinemasının yapı taşlarından olan yolculuk fikrini, farklı yöntemler ile ve daha önemlisi psikolojik derinliği esas alarak ortaya koymasıyla kıyıda köşede kalması zor anlaşılır bir film olduğunu söyleyebilirim. Munk’un yarım kalan yolculuğuna benzer biçimde Pasazerka’da aynı dönemde yarım kalan yolculukların tümüne seslenmeye başarmış bir film. Sonuç olarak bilinç dışı alanın sınırlarına ve etki gücüne vurgu yaptığı gibi aynı zamanda bunu anlatma-aktarma tarzıyla da farklı bir örnek olarak karşımıza çıktığını söyleyerek bitirmek doğru olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi